9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Kritik Yaratışta Dış Etkenler

Yaratışta Dış Etkenler

Yaratışta Dış Etkenler

Sanatı yalnız dış etkenlere bağlamak ne kadar yanlışsa, yaratışı yalnız aklın ya da yalnız duygunun ve içgüdünün ürünü saymak da o kadar yanlıştır. Böyle bir davranış insan gerçeğine aykırıdır.

 

Sanatçının, doğa ve toplum ile olan ilişkilerinde, etkilenmekten çok  etkilediği bir gerçektir. Bununla birlikte, doğanın ve toplumun sanatçıya kimi olanaklar hazırladığı da görmezlikten gelinemez. İlkin sanatçının içinde doğup büyüdüğü doğal çevrenin etkisinde kaldığını, yağışlı iklimlerde yetişenlerle kurak iklimlerde yetişenler arasında büyük ayrılıklar bulunduğunu söyleyelim. Sanatçı bütün izlenimlere açık olduğundan, yetiştiği çevrenin doğa koşullarından aldığı izlenimleri hiçbir zaman unutamaz. Buna koşut olarak bu çevredeki dinsel inancın, siyasal ve ekonomik düzenin, törelerin geleneklerin etkisinden kurtulamaz. 

Fransız düşünürü Hippolyte Taine (1828-1893) doğanın etkisini Sanat Felsefesi adındaki kitabında şöyle anlatır: 

«Güneyde bulunan bir memleketten hareket ederek kuzeye doğru çıkarsanız, bir bölgeye gelince, bir çeşit değişik ekinin ve bir çeşit değişik bitkinin başladığını görürsünüz. İlkin sarı sabır otu ve portakal ağacı, biraz sonra zeytin ağacı ya da üzüm asması, biraz daha uzakta çam ağacı, sonunda liken ve yosun. Her bölgenin kendine özgü ekini ve bitkileri vardır; her ikisi de bölgenin başlangıç noktasında başlar ve bölgenin sonunda biter. Her ikisi de ona bağlıdırlar. Varlıklarının şartı odur. Bulunması veya bulunmamasıyla onların görünmesini ya da görünmemesini gerektiren odur. Böyle olunca, bölge bir sıcaklık ve nem derecesi değil de nedir? 

«Değişmeleriyle şu ya da bu bitki türünü meydana getiren fiziksel bir sıcaklık derecesi olduğu gibi değişmeleriyle şu ya da bu sanat türünü meydana getiren manevi bir sıcaklık derecesi vardır… İnsanın fikir ürünleri de doğa ürünleri gibi, içinde bulundukları çevre ile açıklanırlar.» 

Görülüyor ki, Taine, doğa bilimlerinin gerçekçilik ilkesini güzel sanatlara da uygulanmakta ve örneğin Hollanda sanatı için şöyle demektedir. «Denilebilir ki, bu memlekette su otu, ot hayvanı, hayvan peyniri, yağı, eti, bunların hepsi birlikte, birayı da eklerseniz, memlekette yaşayan insanları meydana getirir.» (Philosophle de Tart, c. I, s.9-10) 

Doğanın sanata etkisi 
Şimdi bu görüşü yansıtan mimarlığa bakalım. Hollanda, çok yağışlı  bir ülkedir. Bunun içindir ki, yapılarında çatılar dik ve yüksek tutulmuştur. Sıcak ve kuru ülkelerde ise çatılar alçalır, yayvanlaşır. Ayrıca kuzeydeki katedraller, bol ışık alsın diye yüksek ve geniş yapılan pencerelere karşılık, güneydekiler. Söz gelimi Güney Fransa’daki Albi Katedrali’nin pencereleri ancak ışığı sızdıracak kadar dar tutulmuştur. Bu örnekler çoğaltılabilir. 

 Güney Fransa'da, Albi Katedrali.
Country: France Site: Albi Cathedral Caption: Exterior Original: email from Ben Haley

Resme gelince Venedik ile Floransa arasındaki iklim değişikliği Taine’e göre bu iki kentin resim sanatını şiddetle etkilemiştir. Kuru, sıcak iklimli Floransa’da biçimlerin çizgileri belirgindir; ilkin dikkati çeken onlardır. Görünen bütün şeyler keskin açılarla berrak hava içinde yükselir. Rutubetli olan Venedik’te ise havadan eksik olmayan gözle görülmez buhar, eşyanın çevre çizgilerini gevşetir, hafifleştirir. Önemli olan lekelerdir. Taine, bu konudaki görüşünü şöyle tamamlıyor:  «Çizginin renk önünde nasıl gerilediğini görmek için bu kentte birkaç gün bulunmanız yeterlidir. Kanallardan, nehirlerden, denizden, suya boğulmuş topraktan, eşyanın çevresinde,  güzel havalı günlerde bile nemli bir gaz meydana getiren mavimtırak ya da külrengi bir buhar, her yanı kaplayan bir buğu aralıksız yükselir, sabah akşam, çayırların üzerinde, yerlerde sürünen sarmaşıklar, yan yırtılmış olarak uçuşan beyaz tülbentler vardır … » 
Böylece Floransa ressamlarının çizgici, Venedik ressamlarının renkçi olmaları rastlantıya değil, gerekirciliğe bağlanmak isteniyor. 
Bu görüş mutlak olarak geçerli olsaydı, Venedik ressamlarının birbirine benzemesi ya da Floransa’lı ressamlarda renk bulunmaması gerekirdi. Oysa bunun aksi  görülmektedir. Sanatta yaratıcı kişiliği unutan bu görüşü katı çizgileriyle kabul etmeğe olanak yoktur.

Politikanın sanat ve sanatçıyla ilişkisi 
Toplumsal etkilere gelince, bunlar siyasal düzenlere göre değişir. Bu kez İran Ahemenileri’ni alalım (550-339). Şehinşah devlettir; dinsel inanç ateşe tapmaktadır. Ateş de kare biçiminde basit bir yapı içinde sürekli olarak yakılır; buna da ateşgede denilir. Bundan ötürü, tapınağa gerek yoktur. Buna karşılık büyük, görkemli saraylar yapılmıştır. Şehinşah, mutlak güç olduğundan, sarayları da ona layık olmalıydı. Nitekim törenlere, protokole aşırı düşkünlük, büyük hükümdar olmanın doğal gereğiydi. Sözgelimi Daryüs’ün İ.Ö. VI yüzyıl sonunda yaptırdığı, V. Yüzyılda Serhas’ın genişlettiği, 10 metre yükseklikteki, geniş ve düz bir tepe üzerine yaptırdığı saray, büyüklük ve şatafat düşkünlüğünün parlak bir örneğidir.

Toplumun ekonomik ve estetik durumları arasında koşutluk yoktur. 
Sanatın siyasal, toplumsal, dinsel etkenlere bağımlı olarak doğup geliştiğini açıklayan kuramların yanında, XDÇ. Yüzyılın ortalarında beliren ve siyasal çıkarlarla güçlenen yeni bir kuram, tarihsel maddeciliktir. Bu kuram bütün güzel sanatları, doğrudan doğruya üretim ekonomisinin bir ürünü olarak görmektedir. Ekonomik etkenin kimi zamanlayıcı sanatın gelişmesine olanak sağladığı doğrudur. Ama din, ulus, aile, ahlak, güzellik gibi insanı insan yapan her şeyi üretim ekonomisinin ürünü saymak olanaksızdır, çünkü hiçbir çağda bir toplumun ekonomik durumu ile estetik durumu arasında zorunlu bir koşutluk yoktur. Tarihten önceki mağaralarda yaşayan ilkel insanların kimi zaman çok gelişmiş estetik duyguları vardır; hiç  ölmezse plastik sanatlar için. 
Ama bu estetik duygunun verimi olan sanat, ekonomik bakımdan daha  ileride olan tarım çağına geçildi mi, düşmeğe başlar. Kimi zaman ekonomi ile sanatın atbaşı gittiği olmuştur. Sözgelimi, XVII. Yüzyılın Hollanda’sında zenginlik ve sanat en yüksek düzeye varmışsa da, birçok başka ülkenin ekonomide daha ileride oldukları halde, büyük sanatçılar yetiştirmediği de bir gerçektir. Çoğu zaman, bir ekonomik çöküntünün, bir sanat gelişmesiyle birleştiği görülür. 
Sözgelimi Venedik, ekonomik bakımdan yıkılmağa başlarken, sanatça yükselmiştir. Sanat tarihçisi E. Munz’un dediği gibi: 
«Venedik’te olduğu gibi, Floransa ya da Milano’da sanatın Yükselişi,  ulusal zenginliğe uygun düşmez. Bizans’ın fethinden sonra, Venedik Cumhuriyetinin gücü yıldan yıla düşmüştür. Türkler daha önce onun Akdeniz’deki sömürgelerini elinden almıştı. T/zun zaman bolluğun, başlıcakaynağı olan Hindistan’la ticaret tekelini böylece elinden kaçırmıştı. Ama Dojların sitesi, siyaset ve ticaretteki üstünlüğünü yitirince, hiç olmazsa sanat ürünleriyle çelengine yeni bir çiçek eklemişti. Oysa rakipleri olan Portekizliler, Lizbon’da, Oporta’da biriken zenginliklerden sanat, edebiyat, bilim, uygarlık için hiç de faydalanmadılar. Gerçekten Venedik, denizlerde yıldızının sönmek üzere olduğunu gördüğü zaman, kiliselerinde ve saraylarında yeni bir sanatın doğduğunu gördü.» (E. Munz, Titien et la formation de I’Ecole de Venlse, Revue des Deu:x  Mondes, 15 mars 1894, s.318. Charles Lalo’nun L’Art et la vie sociale kitabından, s. 96). 

Söylediklerimizi özetleyerek, ekonomik kalkınma ile  sanat yükselişi arasında raslantıların olabileceğini, ama her iki olay arasında bir neden-sonuç gerekliliğinin bulunmayacağını söyleyebiliriz.  
Çağımız, XXI. Yüzyıla yaklaşırken kimi uluslar elektronik örgütlenmenin- en önünde gitmekte, kimileri de iyi kötü onları izlemektedirler. İnsan kafası yerine bilgisayarlar iş görmektedir. Büyük kent dolaylarında yeni fabrikaların kurulması, daha çok ürün almak için hız’a önem verilmesi, o kentlere insan akımını gerektirmiştir. Bu yüzden konut yapacak arsalar azalınca ya da yer kalmayınca, yayılamayan yapılar yükselmeğe başlamıştır. Kuşkusuz, Paris Evrensel Sergisi için 1889’da yapımı tamamlanan 300 metre yüksekliğindeki çelikten Eiffel Kulesi olmasaydı, belki de New York ve Chicago kentlerinde, bu yüksekliği de aşan gökdelenlerin yapımı çok gecikecekti. Bugün çelikle, plastik  elektrikle birleşince, aşılamayacak yükseklik yoktur. 

Daha çok üretim isteğinden doğan hız, çağdaş uygarlığın tanrısıdır.  Bu hız, fabrikalardan günlük yaşama da sıçramıştır. Bundan yirmi, yirmibeş yıl önce saatte 500 kilometreyi aşmayan uçak hızı, bugün saatte iki bin kilometreyi bulmuştur. Otomobil için de aynı şey söylenebilir. En azından saatte 150 kilometre hızı olmayan arabalara bugün müzelik gözüyle bakılıyor.

Sanat ve edebiyat eserleri de hızın etkisi ile değişti bugün. Daha 1930’larda yazdığı «Hız Üzerine» başlıklı denemesinede Paul Morand şöyle diyordu: «Sanat bile hız yönünden değişti. En iyi ressamlarımız 
günde üç tablo yapıyorlar; roman 200 sayfayı aştı mı, doldurma sayılıyor. Uzun olan her şey okunmaz, oynanmaz, yaşanmaz oluyor.» 
(Sürat Hakkında, «Görüş», Şubat 1932; Ankara, çev. S. Kemalettin ve A. Hamdi).

Bugün eski alışkanlıklarını sürdüren ve cilt cilt roman yazanlar yok değil, Ama bunların sayıları giderek azalıyor. En çok sürümü olan romanların, Francoise Sagan’inkiler gibi, sayfalan 200’ü aşmaz. Sonra Mareel Proust gibi uzun ve dolambaçlı cümleler kurmak da bırakılıyor. Satırlar kısalıyor telgraf üslubu denilen bir yazış doğuyor. 

Hız, plastik sanatlara da sıçramıştır. Hız, biçimi ve renk farklılıklarını öldürüyor. Uçaktan görülen bir manzaradan ne kalır? Morand bu soruyu da şöyle cevaplandırıyor: «Hiçbir şey! Birinci ve ikinci planlar yok olmuştur. Saniyede 300 metreden fazlasında fotoğraf makineleri bile yanılıyor… Küremiz, çeşitliliğini yitiriyor, uçakta iken ayaklarımızın altındaki söğüt ya da kestane ağaçları yoktur; sadece ağaç vardır… Gene jiroskop döndüğü zaman kurşuni oluyor. Bugünkü resme bakalım. Kurşuni, kurşunı yeşil, siyah kurşuni. Braque, Picasso, Juan Gris, Derain, Vlamink, torpido, zırhlı tren renklerini kullanırlar. Zaten bu ressamlar hızlı arabalar kullanırlar.» Bugün hız çılgınlığına kendini kaptıran çağımızın resmi, Amerikalı ressam Jakson Pollok’un, yere serdiği beze, tüpten fışkırttığı renkleri, büyük bir fırça ile birbirine karıştırarak meydana getirdiği eserlerdir. 

Buraya kadar anlatmağa çalıştığım çeşitli etkenler teker teker ele  alınırsa, buna karşılık sanatçının yaratma gücüne gözler kapanırsa,  her şey söylenmiş, ama hiçbir şey açıklanmamış olur. Sözgelimi Yunan  mimarlığında kullanılan, dorik ya da iyon sütun başlıklarının Yunan çoktanrıcılığı ya da ekonomisi ile ne ilişkisi vardır? Yunanlıların atkı taşını, Romalıların yarım daire kemeri; İspanya Emevilerinin üstüste binen at nalı kemerler kullanmaları hangi dinsel, toplumsal yada ekonomik nedenlerle açıklanmıştır? İşi daha basite dönüştürerek kimilerinin yaptığı gibi, eşsiz Yunan heykellerini pantelik, naksos yada paros mermerlerinin sonucu saymak da sadece gülünçtür. Birleşik Amerika’nın Vermont kentinde en güzel mermer yatakları bulunduğu halde, neden bugüne dek bir heykelci çıkıp da şaheserlerini vermemiştir? 

Sanatı yalnız dış etkenlere bağlamak ne kadar yanlışsa, yaratışı yalnız aklın, ya da yalnız duygunun ve İçgüdünün ürünü saymak da o kadar yanlıştır; böyle bir davranış insan gerçeğine aykırıdır. 

not: ESTETİK  ve Ana Sorunları Suut Kemal Yetkin’in eserinden alınmıştır

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikSanatçı Nasıl Yaratır?
Sonraki İçerikİnadına Yaşamak

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK