9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 24, 2021
Ana Sayfa Kitap YARATIŞ VE PSİKANALİZ

YARATIŞ VE PSİKANALİZ

YARATIŞ VE PSİKANALİZ

 Kendinizin ancak bir bölümünü, belki de en küçüğünü biliyoruz. Bobbio, bilinç denilen şeyin, bir kuyu ağzından görülen yuvarlak su yüzüne benzediğini söyler dururdu.
Luigi Pirandello

Freud’un araştırmalarına ufuk açan bir olay, Freud, bilinç dışı ile nasıl karşılaştı? Daha pek genç bir hekim olarak Nancy’de profesör Bernheim’in yanında akıl hastalıkları stajını yaptığı sırada bir ruh hastası üzerindeki bir ipnotizma deneyinde hazır bulunmuştu. İpnotizma yoluyla uyutulan bir kimseye hekim telkinde bulunur, uyandıktan belirli bir süre sonra belli bir işi yapmasını, söz gelimi salonda, bütün saçmalığına rağmen, dört ayaküstünde yürümesini emreder.  Hemen sonra uyandırılan hasta, bütün bilincine kavuştuğu halde verilen emri hiç anımsamaz. Ama hekimin saptadığı saat gelince, hastanın bir takım hareketler yapmaya başladığı, bir şeyi arar göründüğü, sonunda yere eğilerek, dört ayak üzerinde yürür gibi hareket ettiği, söz gelimi düğmesini ya da para çantasını yitirdiğini söyleyerek, bu durumda sağa sola gittiği, böylece verilen emir gereğince salonu dolaştığı görülür. Bu hareketleri yapan, aldığı emri hiç mi hiç anımsamaz. Özgür iradesiyle böyle yaptığını sanır.

Bu deney, Freud’un araştırmalarına yeni ufuklar açmış, ilk önce bilinç dışı ruhsal yaşamın varlığını, sonra bilinç dışının insan davranışları üzerindeki etkisini açığa çıkarmıştır. İşte psikonalatik kuramın özü bu iki noktada toplanmaktadır. Freud’un sonraki araştırmaları, insanın her şeyden önce, hazza dönük olduğu, aralıksız onu aradığı noktasında toplanır. Çocuğun ilk yılları, yapay uykuya, yani ipnoza benzer. Çocuk bu yıllarda, isteklerine, eğilimlerine karşı koyan etkilere açıktır. Bundan da çocuğun ve ergenin hiç anımsamadığı iç çatışmalar; duygu sarsılmaları meydana gelir ki, bunlar bilmeden yaptığı her işe karışır. Toplumun çocukluktan başlayarak, her birimizin insan bıraktığı halde, onları bütünüyle yok edemediği bir gerçektir.

İnsan niçin düş görür?

Din, ahlak ve törelerle yasalar yüzünden bilinç dışına itilen, ama yok edilemeyen çeşitli eğilimler, özellikle cinsel etkiler, toplumsal alışkanlıklarımızın kabuğu altında yaşamlarını sürdürürler. Bu arada bilince çıkmak için fırsat ararlarsa da, bu pek kolay olmaz. Freud, bilinç dışının gücünü anlatmak için, aysberg denilen denizdeki buz dağlarını örnek olarak gösterir. Bunların su yüzündeki bölümü, su altındaki bölümünün ancak sekizde biridir. Freud, düşüncesini şöyle tamamlıyor: 
«Bilinçdışı, ruhsallığın ta kendisidir, onun asıl gerçekliğidir». Bu demektir ki, Descartes’ın, «Düşünüyorum, öyleyse varım» yargısı temelsizdir. ​

Toplum içinde yaşayan insanda, yukarıda değindiğimiz türlü yasakların, tabuların baskısı ile bilinçdışı sürekli olarak kabarmaktadır.  Eğer bastırılan cinsel kökenli itkiler, örgütlenen imgeler ve anılar, doyurulmazlarsa, ya da başka çıkışlara yöneltilmezlerse, insanda nevroz denilen ruh hastalıklarına yol açarlar. 

Ama bilinçdışının yoğunlaşan tehlikelerinden insanı koruyan doğal araçlar vardır. Bunlardan biri düştür. Freud’a göre, düş, doyurulmamış isteklerin gerçekleşmesidir. Yalnız burada söz konusu olan pek küçük’ çocukların düşleri değildir. Bunların düşleri seçiktir ve gündüzün, doyurulmamış olan isteklerin geceleyin kendiliğinden gerçekleşmesidir. Bu düşler, bilinçdışından bilince geçerken kılık değiştirmezler, çünkü içe bastırma henüz söz konusu değildir. Kimi ergenlerin düşleri de çocuk düşleri gibidir, ama onların çoğu düşleri, bu sadelik ve açıklık özelliğini göstermez. ​

Freud’un düşlerle uğraşması, Düşlerin Bilimi (900), ‘Düşlerin Yorumu (1901) üzerinde durması, düşler için yeni anahtarlar ardında koşmasından değildir. Amacı, sadece nevrotiklerde başarı ile uyguladığı çözümleyici yöntemin düşlere de uygulanmasıdır. Çünkü toplumsal yasakların etkisiyle bilinç dışına atılan eğilimler, istekler, özellikle cinsel itkiler, gerilimlerin gevşediği uyku hallerinde bilinç yüzeyine çıkarlar. Bu çıkış, bastırılmış isteklerin doyurulmasından başka bir şey değildir.  Ama ne var ki toplum, insan varlığına öylesine sinmiştir ki, uykuda bile onun denetiminden geri kalmaz. Bu yüzden de, düşler, maskeli balolara benzerler. Herkes ve her şey kılık değiştirmiş olarak bilinç sahnesinde görünürler. 

Biraz önce değindiğimiz gibi, düşlerin bir açık, bir de gizli içerikleri vardır. Açık içerik, uykudan uyanır uyanmaz anımsadıklarınızdır. Bunların özelliği tutarsız ve saçma görünmeleridir. Bir de bu saçmalıkların gerisinde gizli bir içerik vardır ki, çözümlenemediği sürece, ilişkili insanı tedirgin eder ve ruh hastalıklarına sürükleyebilir.  Peki, bu kapalı kutu nasıl açılacaktır? Freud, çağrışım anahtarıyla, diyor. İşte o, ipe sapa gelmez görünen düşlerin gerçekte tutarlı bir anlam taşıdığını, ruh hastalarına uyguladığı bu yolla meydana çıkarmıştır. Freud, hastalarını divan üzerine uzatıp onlara: «Vaktiyle yokluğunuzda geçmiş olan, şimdi sizi tedirgin eden, bu sıkıntı ile ilişkili şeyleri ya da dün gece gördüğünüz düşü hatırlamaya çalışınız!» derdi. Bu yolla hastanın herhangi zorlamalı bir düşünceden kaçınarak, kendiliğinden, aklına düşe geliyorsa, kendisini onların akışına bırakmasını ve başka herhangi bir şeyle ilgilenmemesini isterdi. Çağrışımla hastanın bilincinde beliren düşünceler, imgeler, kaba, önemsiz, yersiz görünseler bile, bunları söylemekten kaçınmamalıdır. Gerçi elde edilmiş olan içerikler, bilinçdışına bastırılmış olanları tümüyle, doğrudan doğruya göstermiyordu ama birtakım ipuçları veriyordu ki, bunların yorumu, bir çözüme bağlanması hekime kalıyordu. Freud’un bu konuda birçok başarılı deneyi vardır. 

Adam and Eve” by Peter Paul Rubens

Sanatçı yaratarak baskıdan kurtulur:Kurtarıcılığı bakımından düşe benzeyen başka bir araç da sanat eseridir. Düş görerek, bilinçdışının baskısından kurtulan kişi eğer sanatçı ise, düş göreceğine eser yaratarak bilinçdışının yoğunlaşan baskısından kurtulabilir. Birçok oyun yazarının, romancının, şairin, müzisyenin, ressamın bu gerçeğe değindikleri görülmüştür. Sözgelimi Goethe’nin: «Şiir yazmak kurtuluştur», Dostoyevski’nin «Yazmak, varlığımızdaki hayaletleri atmaktır» sözleri gibi. 

Kısacası, sanatta yaratış, burada psikanaliz yoluyla yapılan bir tedavi yerine  geçmekte, sanatçı içini dökerek, nevruza paydos demektedir. Bu bakımdan Dostoyevski’nin, (Sanat eseri, yaratıcısının itirafıdır); sözünü benimsememeye olanak yoktur. Ama onu anlamasını bilenler için. Bu gözlem, ne kadar akla yakın  görünüyorsa, tersi de o kadar anlamsızdır. Yani, bir romanı yazarının görünürdeki yaşamına bakarak kavramak ya da yorumlamak olanaksızdır. 

Burada bir soru ile karşılaşıyoruz: Sanatçı, içinde yaşadığı toplumun türlü yasaklarına karşın, bütün isteklerini doyursaydı, böylece de bilinçdışı konuksuz kalsaydı, hiç bir büyük sanat eseri yaratılmış olmayacak mıydı? Çok yerinde görülen bu soru, hiç bir zaman yanıtını bulamayacaktır, çünkü toplum dışında insan düşünülemeyeceği gibi, toplum içinde geçen yaşamları da, bilinçdışı etkenlerden boşalmış varsaymak insan gerçeğine aykırıdır birlikte iki olay dikkati çekmektedir. Birisi, dramın baba Shakespeare öldükten hemen sonra yazılmış olması, biri de Shakespeare’in doğan oğluna, Hamlet adının değişik bir biçimi olan Hammet adını vermiş olmasıdır. 

İşte bunlar şairin kimi gizli Duygularıyla şaheserinin yaratılışı arasındaki bilinçdışı bağların birliğini sezdirmektedir. 

Salt güzellik yoktur.

Her yaradılış, bir sanat yapıtı ile sonuçlanır. Yaratıcısını da sanata kavuşturur. Ne var ki, bununla iş bitmiş olmaz, Çünkü ortada yaratıcısından kopmuş ya bir roman, ya bir şiir, ya bir heykel, ya da bir resim vardır. Peki, kimler içindir bütün bunlar? Kuşkusuz okurlar ve seyirciler için. Demek bunların yaşaması bir bakıma bizlere bağlıdır. 
        Ama bir bakıma da, bizim yaşamamız, onlara. Bir yandan roman, okunduğu sürece yaşarken, bir yandan da okuyanı yaşatır. Romanet yasaklar yüzünden itkilerini bilinçdışına atmıyor muydu? O halde, “böyle yaratılmış olan bir romanı okuyan da, kendi komplekslerini onda duyuyorsa, büyük bir zevk alması doğaldır. Başka bir deyişle,” heyecanın ve zevkin doğması için, romancı ile okurun kompleksleri arasında bir benzeşimin bulunması gerekir. Ama okur ya da seyirci, bu komplekslerin benzeşiminden ve doyurulmasından ve uyuşumundan habersizdir.  Bir romanı okumanın gerçekte onu yaşamak anlamına geldiği bu gerçeğe dayanır. Böyle olunca metafizikçilerin salt diye niteledikleri bir güzelli olmadığı da: Kendiliğinden anlaşılır. Çünkü birini coşturan bir şiiri, bir romanı, bir başkasının soğuk bulması bir gerçektir. 

Okurlar ya da seyirciler arasındaki bu beğeni uzaklığı, bir yandan üstün nitelikteki yapıtların gücü, bir yandan da ilkel nitelikteki eğilim ve isteklerin doğal amaçlarından saptırılarak toplumca tutulan yüce amaçlara yöneltilmesi ile kısaltılır ya da yok edilebilir. 

Böylece, insan varlığını yönete güçlerin bilinç dışarısını bulunduğu açığa çıkmış ve Pirandello’nun sözünü ettiği kuyunun ağzından görünen yuvarlak su yüzünün derinliklerine inilmeye başlanmıştır. Bu bakımdan bugünkü bilimsel psikolojiye, derinlikler psikolojisi denilmiştir. 

not: İnkilap ve Aka yayınlarının Estetik ve Ana Sorunları adlı kitaptan alınmıştır. 
diğer bölümlerine de yer vereceğiz… İlgililer takip etsin…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan Mehmet Aslan Ara sıra derslerimde, beğendiğim yazarlardan öyküler okurum öğrencilerime. Okuduğum yazarlar içinde, Yervant Gobelyan kadar, öğrenciler üzerinde etki bırakan başka...

M. GÜNER DEMİRAY’IN ŞİİRİ: Yürekten Yüreğe Kanatlanan Şiirler

M. GÜNER DEMİRAY’IN ŞİİRİ: Yürekten Yüreğe Kanatlanan Şiirler Mehmet ASLAN M. Güner Demiray, Yunus Emre’den Pir Sultan’a, Tevfik Fikret’ten Nazım Hikmet’e dek sürüp gelen gerçekçi şiir...

HARABATİ BABA TEKKESİNDE NE OLUYOR?

Bir İşgal, Bir Asimilasyon Hareketi ve Alevi Bektaşi Toplumunun Bir Büyük Sınavı HARABATİ BABA TEKKESİ   Kuruluşu 480 yıl önceye kadar giden Makedonya'nın Tetova kentindeki Sersem...

Reina ve Pasha

            Reina ve Pasha            Genç ve güzel bir kadın yaklaştı, “saat kaç?” dedi.            ...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK