9 C
İstanbul
Çarşamba, Haziran 23, 2021
Ana Sayfa Edebiyat ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF:

TKP’yle ve Ahmed Arif’in çevresindeki solcu arkadaşlarla yaşadığı bu durum, o süreçte solun Kürt sorununa nasıl baktığını göstermesi acısından ilginç. Günümüzde bu sorun hala katlanarak devam ediyor. CHP ve SBKP’nin oluşturduğu ulusallık anlayışının dışına çıkamayan bir sol hala Kürt sorununa böyle bakıyor. Daha doğrusu bakmıyor.

“Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Mustafa Suphi hakkında bir şey yazmam için onu iyi bilmem gerekiyor. İtiraf etmek gerekiyorsa fazlaca bilgim yok, ayrıca Mustafa Suphi şimdiki konumuz değil. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.” İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Devamlı telgraf çekmiş İsmet Paşa’ya, yani sıcak tutmuş konuyu. Bu da Demokrat Parti’nin arayıp da bulamadığı bir şey. DP bunu bir siyasi sömürü haline getirdi.
Demek ki bu halkı yaralayan bir olay. Bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum. Elbet benim biraz farklı bir yanım olacak. İyi kötü mürekkep yalamış bir adamım. Destan nedir, ağıt nedir biliyorum. Bu havayı vermeye çalıştım. Ve dikkat edersen utanıyorum. Çünkü öğünmek namertliktir. Ama şunu da söylemek lazım. Bu, Türk şiirinde Türkçeyi çok geniş ufuklara götüren bir şiirdir. Bir de bu gözle bak. O zamana kadar bu tarz şiirden yalnız Attila İlhan’ın “Cebbar Oğlu Muhammed’in Türküsü” var. İşte bu “Otuzüç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım.”

Fakat bu şiiri, bir yanıyla halkın sorunlarını sahiplenmeye çalışan Anadolu’dan gelen gençler olarak görmek lazım. Yani bir Kürt sorununu sahiplenmeden daha çok, Anadolu’da yaşayan insanların sorunlarına sahip çıkmak. Yoksa Ahmed Arif’in bu şiirinden Kürt gerçekliği çıkartılır ama, Kürt sorununu sahiplenme çıkartılmaz. Bu şiir daha çok Kürtlerin varlığını bildirmekten daha çok, Cumhuriyet süreci içine Kürtleri de katmaya çalışan bir şiirdir. Şiirin içindeki, söylemin bize gösterdiği budur. Zaten şair daha çok Anadolu insanının bu çileli, acı çekmiş yanını şiirleriyle açığa çıkartmaya çalışıyordur. Ve şöyle der:
“Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda
Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…”

Ahmed Arif’in feodallığa dair dedikleri, solun ve cumhuriyetle birlikte başlayan feodalitiye dair bakışa bir tepki gibi görebiliriz. Yine de biz bu durumu üzerine geniş bir şekilde düşünülmemiş, bir gönderme olarak görelim. Feodaliteyi ilericilik, gericilik bağlamında değerlendiren sol, bu geleneği daha çok SBKP’nın devamcısı TKP ve küçük burjuva ideolojisiyle şekillenen CHP’den edinmiştir. Aslında ilericilik, gericilik tartışmasında hep atlanan, bu cemaat kültürünün bir yanının ilkel komünal kültüre dayandığıdır. Gericilik zeminine itilen cemaat bu noktada aşiret kültürü, tamamıyla gerici bir kültür olarak lanse edilir. Geçmişin var olan çoğu olay ve olgusu gericilik ilericilik tartışması içinde eritilir. Tarihe böyle sınıflar savaşımından kopartarak bakmak ne yazık ki, günümüzde hala devam ediyor. Tarih ilericilik, gericilik tartışmasıyla açımlanacak bir alan değildir. Tarih sınıflar savaşımının olduğu bir alandır, bir ilericilik, gericilik alanı değildir. Örneğin cemaatin toplumsallığı gözetmesi, cemaatlerin gerici olduğu söyleminin haksızlığını göstermez mi? Sınıf savaşımı içinde toplumsallığı gözetmeyecek bir sol hareket olabilir mi? Gerçekten sol, bu anlamda, cemaatlerin veya aşiretlerin tarihsel koşulları içinde getirdiği, toplumsallıkları ve komün kültürünü yenidünyaya uygun yaşanabilinirliğini görerek hareket etmelidir. Bu anlayış o yüzden Alevilerin sınıf savaşımı içindeki yerini göremez. Ne yazık ki, bu olgucu anlayış solun bütün damarlarına yansımıştır. Aslında bu tipik bir burjuva ideolojisidir ve Marksizmin tarihe bakışıyla hiç bağdaşmaz.

DUYGUCULUK VE HALKÇILIK:
Ahmed Arif halkçı ve duygucudur. Duyguculuğu, aşiret kültürünü önemsemesinden gelir. Fakat daha çok, akıl yerine duyguyu önemsemesinden gelir. Ona göre yiğitlik duygu işidir ve aynı zamanda kan bağıyla ilgilidir. Aşiret kültürü ona göre yiğitlik üzerine var olur. Cesaretin daha çok bilgiyle ilgili olduğunu düşünmemiştir sanki. Kapitalist ahlakın karşısına, aşiret ve bıçkın ahlakını kor. Nasıl bir ahlak sorununu pek sorgulamamıştır. Çoğu şeyi sorgulamadığı gibi. Zaten onun şiiri yetkin bir sorgulama şiiri değildir. Bu yüzden fazla bir felsefi derinlik şiirinde gezinmez. Sanatın işlevinin insan açımlaması olduğunu pek bilmez. Tekil olgular üzerinden evrensel olana varmak diye bir şey, şaire yabancıdır. Öyle yabancıdır ki, A. Kadir’in tekil olgudan evrensel olana varma çabası olan bir şiirini eleştirir. Bu anlamda şiiri bir çeşit esrimedir. Fakat onda bu esrimenin görünmeme nedeni, her dize üzerine ritim ve ses olarak çok düşünmesidir. Onda daha çok dize önce ses ve ritimdir.

Onun şiiri kendisine ve halkına acı çektirenlere tepki şiiridir. Düşmanlarıyla şiiriyle savaşım verir. Çoğu kereler sanki şöyle sesleniyordur dünyaya. Biz böyle yaşamayı seviyoruz, ey kapitalistler, bizim yaşamımızı değiştirme hakkını kimse size veremez. Çünkü, biz yiğitliği, namuslu olmayı, sözünün eri olmayı seviyoruz. Ve bunların hiçbiri sizde yoktur. Bu anlamda onun savaşımı yiğit olanlar ve olmayanlar arasındadır. Bu ise bir çeşit hala masalsı kültürden kopmama halidir. Bu yüzden şairin halkçılığı ise baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzer. O halkını bütün saldırılara karşı koruyan bir baba, bir kahramandır. Bu yüzden halkın önüne kendini koymuştur. O düşmana şunu der. Benimle uğraşın halkla değil. Halkın bunu bilmesi pek önemli değildir. O inanır halk bir gün anlayacaktır onu. Halk kavramı ona göre, bütün saflığı taşıyan bir olgudur. Çok çeşitli sınıfsal katmanları taşımaz. Daha doğrusu, üzerine pek düşünülmemiş, masalsı, yiğit bir halk. Onun halkı bu anlamda, kutsal bir halktır, iyidir, kötülükleri barındırmaz. Nazım Hikmet’in dediği gibi bir halk değildir. “Akrep gibisin kardeşim
Akrep gibi
Korkak bir karanlık içindesin
… Ya da Onlar
korkak, cesur, cahil ve çocuktular.”

Ahmed Arife göre bütün halk doğuştan iyidir. Bütün kapitalistler doğuştan kötü. Zaten şiirindeki temel hava iyinin ve kötünün savaşı mı üzerinde şekillenir. Dünya ona göre meleklerle şeytanların savaşım alanıdır. Bu yüzden şair şeytanlara karşı halkı korumayı kendine görev edinmiştir. Kendini öne çıkartırken, şair kendi yiğitliğini de gizliden ortaya sürer. O kahraman ve yiğittir kolay kolay yıkılmayacak bir güçtür. Artık, sezemediği abartı, onu bir efsane anlatıcısı kimliğine büründürmüştür. Şairin şiirindeki o kahraman, aslında mitsel bir kahramandır ve masalsı olgulardan sıyrılmamıştır. Bu anlamda Ahmed Arif’in kahramanı bir profesyonel devrimci veya modern işçi sınıfının bir temsilcisi örgütlü mücadeleyi önüne koymuş biri değildir.
O Nazım Hikmet gibi, artık güneşin altında bahtiyar olamaz. Bu duygu ona göre çocuksudur. Yiğitlik, hiçbir çocuksuluğu veya insani zaafları barındırmaz. Olgunluk ise güneşin altında bahtiyar olmayı reddeder. Ona göre halk için savaşım veren insan her adımını büyük bir ciddiyetle atmalıdır. Bu ciddiyet ise aşiret kültürünün otaya çıkardığı ciddiyettir. Bu anlamda devrimcilik ve çocuksuluk birbirleriyle bağdaşmayan olgulardır.

Ahmed Arifin düşürdüğü her dize, düşmana atılan bir tokattır. Şairin çoğu şiiri yenmek ve yenilmemek denklemi üzerinde gider. Düşmana karşı ayakta kaldığını ifade etmek, onun için haz kaynağıdır. Gönül acılarından arınır şiirle böylece. Şiir daha çok acıları dindiren, sağaltan, okuyanı da yazanı da bir çeşit, sözle coşturan öğeleri taşır. Şiirini sıradan hangi insana okusan, coşar, haz alır. Şiirleri yendim, yenemedim denkleminde giderken, olgun bir dervişi görürüz.

Ahmed Arif’in kavga anlayışı aşırılıklara düşkün bir şekilde ortaya çıkar. Daha çok yıkımı ve şiddeti, öncül ediyor gibidir. Bıçkınlık her şeye karşı risk alan bir insanın tavrıdır. Özgürlük ve gelecek, bu bıçkınlık üzerinden kurulacaktır sanki. Bu yüzden, onda devrimci değerler, aşiret kültürü içinde şekillenmiş erkeksi değerlerle ortaya çıkar. “Erkekçe olsun isterim” veya “Delikanlı bir bahar” der. Bütün devrimci yanına rağmen, feodal değer yargılarından çıkamamıştır, bu değer yargılarından çıkmayı da pek düşünmüyor gibidir. Yine de güçlü devrimci bir şiirdir. Nazım Hikmet gibi bilinçli proleter devrimci gibi görünmese de.

SİGARA İMGESİ:Şiirlerinde ortaya çıkan sigara imgesi onun hazcılığının uzantısıdır. Orhan Veli’nin “Rakı şişesinde balık olsam” söyleminin farklı bir uzantısıdır sanki. Bu sigara imgesinin fazlalığı, aşırılıklara düşkün bir feodalliği gösterir gibidir edebiyatımızda. Fakat yine de 1923’larla başlayan ulusal kültür yaratma sürecinin içinde de görmek lazım bu durumu. Bir yandan tekellerin oturtulması, yani sigara ve içki fabrikalarının, bir yandan yerli malı haftaları süreci, reklam ve tanıtımlarla içki ve sigarayı körüklemiştir. Cumhuriyet sürecinin oturtulması bir anlamıyla tekellerin kar yapmaya başlamasıyla iç içedir sanki. Cumhuriyetin kurulması sanki sigara ve içkinin yarattığı hazla kutlanıyordur. Bunun yanında Atatürk’ün içiciliği, sanki bir alışkanlıktan daha öte, sigara ve içki satışını da olumlayan ve satışı körükleyen bir durumdur. Sadece Garip Akımında değil, Kırk kuşağında ve İkinci Yeni şiirinde çok fazla içki ve sigara imgesi vardır.

Fakat sigara imgesinin çok kullanılmasının nedeni hüzünle içice yaşadığını göstermekten daha ötedir. Bu sigara imgesi öyle çok kullanılmıştır ki, şiirde, dikkatli baktığımızda bir hedonistliğin ötesinde, erkekliğini simgeleme öğesi veya halkın içine açılma öğesi olarak önümüzde durur sanki. Halkla birlikte olmanın yolu tütünle içicedir. Aslında bir çeşit erkekliğe geçiş aracıdır veya ayinidir tütün. Sanırsınız buluğ çağına girme ile içki, tütün ve uyuşturucu arasında ilişki var. Eski çağın şenlik kültürü ile ortaya çıkan törenlerle buluğ çağına girişi sağlanırken, sigara ve içki imgelerini kullanmakla buluğ çağına giriş ispatlanıyor sanki. Bu güdüleme hikayesi ile şekillenen törenler kendi doğasına uyum ya da toplumsal doğaya uyumla içice geçişi sağlarken, sigara ve içkiyle gençler buluğ çağını aşmış oluyorlar böylece. Bu anlamda edebiyat, buluğ çağına gecen insanlarının yolunu gösteriyor gibidir. Kişinin varolması eski toplumsal yapı içinde bu törenlere uyumla ilgiliyken şimdi sigara ve içki bu törenin farkı bir şekilde devamıdır. Bu güdüsel olarak var olan durum Cumhuriyetle birlikte genelleşmiş gibi. Buluğ çağına gelen her insan içki, tütün, esrar ve benzeri kullanmadan kendini bu toprakların insanı olarak hissetmeyecek sanki. 1940’ların şekillenen edebiyatı bu duyguyu genel olarak sürekli üretiyor anladığım kadarıyla. Keyif, keder, hazla yaşamak, sadece sigara ve içkiyle yaşamak gibi gösterilmiş çoğu kereler. Farklı imgeler üretebilmenin yol ve yordamı aranmamıştır. Bu durumu sadece feodal kültürün hazcı yanı demek yetmez, Cumhuriyetle birlikte körüklenen reklam ve tanıtımlarında ilgisi var. Bu süreç, sanki sigara ve içki içmeyen yazar olamaz gibi bir algı yaratmıştır. Ahmed Arif’te ise sigara imgeleri sırıtır. Şimdi bu dizelere bir bakalım.
“Tütünsüz, uykusuz kaldım,

Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

İki yaprak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin İncecik,
ak kâğıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini,
Dostun susan dudağına…

Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kahrına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
ilk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sarılan cıgaranın…

Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık…
Ve zehir – zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık…

Hırsla çakarım kibriti,
İlk nefeste yarılanır cıgaram,
Bir duman alırım, dolu,
Bir duman, kendimi öldüresiye.

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü, Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.”

CİBALİ VE AHMED ARİF, A. KADİR

Yine şairin Refik Durbaş ile yaptığı söyleşi deki bir olguya bakalım. Hem de Cibali’deki tütün emekçilerine dair. “Ama Türkiye’de Cibali deyince tütün akla gelir. Ayrıca benim büyük abilerim de onu işlemiş. Mesela Kadir Abi, A. Kadir’de var. “Cibali deyince aklımıza siz gelirsiniz kadınlar” demiş. Bu kadar özele inmez şiir. Ben seni çok severim, çok beğenirim, senin hallerini yazarım ama, ille de akrostiş koyup adını yazarsam ölür o şiir. Dediğim gibi o kadar dar almamak gerekir bir sanatçıyı, bir şairi. “ Aslında bu şiir çok güzel şiirdir ve kadın sorununu da işaret etmesi anlamında. Şiirde özelin nerede başlayıp nerede bittiği ise ayrı bir sorun. Şiir her zaman tekille, genel arasında gider. Şiirde imge kurmak farklı bir şekilde tekil olan gibi görünen imgeyle, genel olan simgeyi işaret etmektir. Ahmed Arif aslında çoğu kendinin de şiirde eylediği eylemlikler üzerine pek düşünmemiş. Şimdi A. Kadir’i Cibali şiirine bakalım. Aslında muhteşem bir toplumsal gözlem vardır bu şiirde.

CİBALİ

Cibali dendi mi
aklıma siz gelirsiniz, kadınlar,
kiminizin beş çocuğu,
kiminizin nar gibi yanakları var,
kiminiz kocasız kalmış,
kiminiz ihtiyar,
kiminiz daha körpe henüz.
Bana umulmadık,
eskimiş türküler düşündürür
siyah başörtüsü altında yüzünüz.

Parmaklarda tütün kokusu.
Tütün kokusu pazen entarilerde.
Biriniz ekmek alır fırından,
biriniz durmuş öksürüyor ilerde,
geçiyor bizim mahalleden biriniz.

Cibali dendi mi
aklıma siz gelirsiniz, kadınlar.
Çarpık ayakkaplarınız gelir
ve kahraman elleriniz.

Şimdi Ahmed Arif’in eleştirdiği bu şiirin gösterdiği olgularla devam edelim. Annem tütün fabrikası işçisi olduğu için ve ben tütün fabrikasında büyüdüğüm için tütün fabrikalarını bilirim. ‘Parmaklarda tütün kokusu Tütün kokusu pazen entarilerde’ Gerçekten tütün siner her şeye ve gitmez. Öyle lanet kokudur ki, siner nefesini keser. Hele tütün fabrikasının ambarında çalışıyorsanız, tütün tozu sürekli burnunuza, genzinizi yakar. Ambarda kalkan toz bütün fabrikayı kaplar. Genellikle kadınların çoğu tütün pakette çalışır. Toz ve duman içinde seri olmaları gerekir. Tütün her yanlarına siner. Çoğu tütün işçisi bu tempo da ya verem olur ya kanser. Bu iki hastalığa ciğerleri hazır olmayan kadınlar tez yakalanır. Gerçekten tütünle bu kadar fabrika içinde içice olmak yeni bir süreçtir. Diğer gözlemde muhteşemdir. ‘Çarpık ayakkabılarınız gelir’ genellikle servis sistemi olmadığı için kadınlar geç kalmasınlar diye hem eve hem işe koşa koşa o makadam kaldırımda giderler. Bir yandan evdeki yemekler, çocuklar, öte yandan işe yetişme. Bunun yanında onların işe gittiği saatlerde yollarda hiçbir kadının olmaması. Kendilerinin yollu bir kadın gibi görünmesini sağlaması başka bir sorundur. Bunun yanında küçük topuklu ayakkabıları makadam yoldaki taşların arasına girer. Çarpık ayakkabıların bir yanı o, bir yanı da bu yolda hızlı giderken dengede kalmak için yolda izledikleri çabanın yansısıdır çarpık ayakkabılar. Şairimiz A. Kadir’in bu anlamda özele inmesini anlayamamıştır.

AŞK VE AHMED ARİF
Aşk tutulmuş beyin, hele karşılıksız aşka tutulmuş beyin, farklıdır farklı düşünür. En önemlisi gerçeklik algısını yitirir. Bu tarz düşünme bildiğimiz düşünme tarzının dışında düşünmedir. Ne kadar sağlıklıdır veya değildir bu ayrı bir tartışma. Ama karşılıksız tutulmanın travma hali daha çok düşünce de egemen olur. Ahmed Arif ile Leyla Erbil arasındaki mektuplaşmaları okuyunca, hele de şairimizin Leyla Erbil’e, Sait Faik’e attığı tokadı attığı yere gelince, şaşırıp kaldım. Aşk böyledir, karşılıksız aşk, bir çeşit şizoid hal alır. Olmayanı olmaz yapar, aklındaki düşsel kurguyu doğruymuş gibi aktarır. Karşılıksız aşkta insanın hastalıklı durumu yaşaması olağan. Gerçekte olmayacak bir durumu düşsel evrende yaşar şizoid olan veya travmatik kişilik. Bu durum o kişinin uydurduğu ve bütün koşullarının kendi düşsel evreninde belirlediği bir durumdur. İşin kötüsü bu düşsel evrende uydurduğu şeyi bir süreç sonra onda sahicilik kazanır ve ona göre tek gerçek odur artık. Ahmed Arif şizoid değildi tabii, bu tarz durumlar hastalıklı durumun görüntüsüdür. Aşkla hele karşılıksız aşkla, gerçeklik algısının yitimi arasındaki travmatik ilişkiye bir de burada bakalım, derim.
Fakat burada kısa bir ayrıntı açalım. Şairin şiirini bir düş evreni içinde, mitolojik bir tearal eylemlilikle kurar. Onun yalnızlığı veya diğerlerinden kısmi kültürel farklılığı, düşsel evreni içinde, toplumu gözeterek daha farklı toplumsal dayanakları güçlü bir şiir yaratmasını sağlamıştır. Şimdi 40 kuşağı deyince, bir başka durumdan bahsetmek lazım. Enver Gökçe, Ahmed Arif, Rıfat Ilgaz ve Hasan Hüseyin şiiri daha çok Anadolu merkezli yapmışlardır. Bu durumun ne kadar bilinçli bir tercih olduğu ayrı bir tartışma sorunu olsa da, burada önemli olan diğer öğe ise bu şairlerin doğdukları ve büyüdükleri yerde Anadolu’dur. Yani İstanbul veya Ankara merkezli bir kültürle şekillenmemişlerdir. Sivas’lı, Diyarbakır’lı, Kastamonu’lu, Erzincan’lı. Şiirlerinin Anadolu merkezli olmasıyla o süreçte var olan siyasal durumla ne kadar ilişkilidir, üzerine gerçekten sistemli bir çalışma yapmak lazım.

Neyse Ahmed Arif hiç bir zaman Sait Faik’e tokat atmadı. Bu tokat olayını Leyla’sına anlatmasının nedeni Leyla’sının da ona bir tokat atması, böylece kendisine bir kapı açması ve kısa sürede Sait Faik’in onda bıraktığı etkiyi kaldırması için. Böyle yapınca Ahmet Arif haksızlık yapan Sait Faik’i cezalandırırken kendi haklılığını da Leyla’sına ispat etmiş oluyor. Ama sadece haklılığını ispat etmiş olmuyor, erkekliğini gücünü, kadınını koruyabilecek tek erkek olduğunu ispatlamış oluyor. Ona göre Leyla’sını koruyabilecek tek erkek kendisi. Bütün bunlara rağmen olumlu olan bir yan ise şairin aşkı üretilecek bir eylemlilik olarak görmesi. Onda, İkinci Yeni şiiriyle bilakis Cemal Süreya’da görünen bedeni işgal alanı veya şiiri bir çapkınlık olgusu olarak görme pek yoktur.
Karşılıksız aşk çoğu önemli sanat eserini yaratan önemli bir duygusal yoğunluktur. Gerçeklik algısını yitirmeden tabiî ki. Bu anlamda Ahmed Arif’in şiirlerine biraz da olsa şu karşılıksız aşktan da bakabiliriz.

ESKİ ŞİİR GELENEĞİ DESTANLAR, DENGBEJLER:

Eskiden şiiri müzikten ayırmanın imkânı yoktu. Şiirin kendisi müzikle var olabilirdi. Bunun yanında şiirsel yazılmış destanlar ise kendini masalsı anlatımla bulurdu. Fakat bu anlatı da ezgisel bir dokuya sahipti. Destanları anlatan Dengbej’ler her zaman sesin tınsı içindeki büyüsel sesleri kullanırdı. Şiirde tekrar ve uyakların ritmik salınışı hipnoz etkisi yaratır. Eski şiirde bu yan çok kullanılırdı, dua kitapları ya da kutsal kitaplar bir yanıyla şiirin bu yanı gözetilerek üretilmiştir. Bilakis Fars ve Arap şiiri kurduğu şiir kalıplarıyla farkında olarak olmayarak bu hipnoz etkisini gözetmiştir. Hipnozu iki yandan görmek lazım birincisi uyuşturma ve müziğin salınımına bırakma ikincisi doğa da var tekrarları kullanarak büyüleyici seslerin içine bırakma. Sözcüğün hiç bir şey ifade etmese de büyüleyici etkisi, müziğin yaptığı salınımla hipnoztize edecek şekilde yüzyıllarca kullanılmıştır. Arap eleştirmen ve şair kendi şiirlerinden bahsederken birincil özelliğinin hiç bir şey ifade etmese de müzik olduğunu söyler. Bu ritmik salınımın kişileri hipnoz ettiğine dair pek bir şey söyleyen olmasa da şimdiye kadar. Bu hipnotizme etme özelliğinin sağaltma yanı da olduğu da az çok bilinir. Yüzyıllardı yapılan ayinlerden ve şenliklerden çıkarılmış bir sonuç bu. Şiirin büyüleme etkisi ve büyüleme etkisini oluşturduğu kalıp belirli ölçütlere alınarak süreç içindr belirginleştirilmiş. Bu belirginleşmenin müziksel karşılığına makamlar ya da ağız diyebiliriz kısmi de olsa. Tabi şiirin bir dua olmasıdır duadan farklı düşünülmemesi, tanrıya sesleniş olduğunu bilmemiz lazım. Büyüleme eylemi tanrıya ulanmayla içice. Kutsal olanın hipnotize etmesi üzerine uzun uzun düşünülmüş mü bilemiyorum. Tekrarların yarattığı etki üzerine düşünülmüş. Bunun yanında içkili şenlikler sürecisinde etkisi var sanırım. Çünkü hipnotize etmek bir anlamıyla, çakırkeyif ruh halini yakalamak gibi, geçmiş kültürden gelen dem geleneğiyle de ilişkisi var. Yine de şiir de uyak ritmik salınışı işindeki yüzyıllardır süzülerek gelen doğa gözlemini de unutmamak lazım. Ses belirli ahenkle bir hipnoz etkisi yaratır. Genel olarak Dengbej bu dokudan hareket eder. Şairin şiiri bu anlamda Dengbej şiirinin devamıdır. Demek ki günümüz şiirinin eski süreçten gelen iki kaynağı var. Biri şiirin müzikle içiçeliği diğeri ise Dengbejlerin anlattığı destanla. İşte Ahmed Arif şiirinin önemli yanı bu.

Şiirin üretimi ile müzik arasındaki ilişki üzerine dair çok durulsa da, şiirle destan arasındaki ilişkiye dair pek düşünülmemiş. Bunun en önemli nedeni Avrupa merkezli şiir geleneğinden etkilenmemiz. Hala ülke şiiri bu geleneğin etkisi dışına çıkmamıştır. Böyle olunca şiirle müzik arasına dair yazım olduğu halde şiirle destan arasındaki ilişkiye dair tek satır bulamayız. Çünkü Avrupa şiirinde yoğun bir destan geleneğim olsa da, şekillenen modern şiir bu geleneği bir anlamıyla göz ardı etmiştir. Daha doğrusu Avrupa destan geleneğine yabancı olmasa da, destanın oluşumunu o modern şiir geleneği içinde görmemiz zor. Çünkü destan geleneğini gözlemenin yolu daha çok kendi topraklarımız olmalı. Bizdeki destan geleneği ise daha çok dengbejler üzerinden gider. Dengbejlikte bir anlamıyla, Mezopotamya geleneği ve Kürt geleneği. İşin diğer yanı ise destan anlatıcıları, serçeşme anlatıcılarının devamcısıdır. Genel divan edebiyatına karşı olmak ister istemez serçeşme kültürüne de karşı olmayı getirmiştir. Bunun en somut örneği Cemal Süreya’dır. Cemal Süreya, Ahmed Arif şiirini tarif ederken oral şiir der. Aslında bu bir itiraftır bir anlamıyla ülke şiirinin destanlara ve dengbejlere ne kadar yabancı olduğunun. Vecihi Timuroğlu, Adama Sanat’taki yazısında şöyle diyor. “Uy Havar!”, Diyarbakır ağzının tüm özelliklerini taşıyan bir şiirdir ve acılar çeken insana, yalın bir sevgiyle yaklaşımın, onun acısını şairce dindirmenin en güzel örneklerinden birisidir. Bu yoksul insanlara karşı gösterilen sevgisizliği, “Oy sevmişem ben seni…” dizesiyle protesto ediyor” Aslında bu Diyarbakır ağzı gibi görünse de, daha çok bir Dengbej yani masal anlatıcı ağzıdır.

Müzik ve şiir arasındaki ilişkiye yine dönecek olursak, İkinci Yeni şiirine kadar müzik ve şiir arasındaki ilişki gözetilirdi. İkinci Yeni şiiriyle müzikle şiir arasındaki ilişki parçalandı. İkinci Yeni kendini Avrupa’da gelişen modern şiirin içine bırakınca, hızlı bir şekilde Anadolu ve Mezopotamya şiir geleneğinden kopuşta yaşandı. En önemlisi, yeni bir şair protipi çıktı ortaya, Avrupa’dan İkinci Yeni şairleriyle ortaya çıkan snop (züppe) şair. Oysa Anadolu geleneğinde halkın içinde, halkla birlikte, derviş kültürüyle şekillenen bir şair anlayışı vardı. Bunların temel yaşam anlayışı dünya nimetlerinin rededen bir hırka, bir lokma anlayışıdır. Bunun yanında ukalalık yapmadan büyük bir tevazuuyla insanı anlamaya çalışmalarıdır. Ahmed Arif bir anlamıyla bu derviş geleneğinin devamcısıdır.

Ahmed Arif’in şiiri arkaik öğeler taşır bunun en önemli nedeni şiirin dayanakların eski şiire dayalı olmasıdır. Şiir bir anlamda arkaik, yasayı, adaleti karşılayan bir metindir. Bir yanı dinselliği ifade eden duadır. Bu anlamda dilin gücü şiirin içindedir. Şiiri yasadan, duadan bu anlamda sözün gücünden ayırmak imkansızdır. Şiir şair tarafından verilmiş tutulması gereken sözdür. Şaire bu söze veya söz vermeye dayandırır şiirini. Şiirin içindeki yiğitlik olgusu ve sahiciliği, güçlü damarı bu söz vermeyle ortaya çıkar. Şiirin, sahiciliğinin gücü bu söze dayanır. Bir anlamıyla yığınlarda karşılık bulması, destansı hava içinde topluma söz verme olgusunu kullanır. Toplumun onu sahiplenmesiyle, yiğit ve sözünün eri birini sahiplenmesi içicedir.

Bu anlamda şiirde anlamı dışlamak, şiiri anlamsızlaştırmak, şiirle hakikat arasındaki ilişkiyi dışlamak, Şiire hakikat olgusunu kazandıran o verilmiş olan sözün gücünü dışlamaktır. Anlam Ahmed Arif’te, sözün gücüyle dile gelir. Halkın Ahmed Arif’te görüp sahiplendiği de bir anlamda budur. Bizim gibi kadim değer yargılarını taşıyan toplumlarda sözün gücüne hala inanılır. Söz senettir bir anlamda, söz hakikatın belirginliğidir. Günümüzde sözün veya söze yüklenmiş olan güvenin önemi gitgide azalıyor. Bu azalmanın önemli noktası insani ilişkilerinde azalmasıdır. Aşk sözde dile gelir ona sahicilik katan ifade ettiği anlam kadar sözün gücüdür. Bu anlamda aşkı diri tutar diriltir söz. Son aşamada, bir anlamda bizim gibi toplumlarda, sözün estetize edilmiş halidir şiir. Şiirde anlam dışına kayması, sevdayı, inancı, yiğitliği ret etmek olarak anlaşılır bizim toplumda. Söz söylemeyen şiir olmaz. Sözün gücüdür isyana aşka çağıran. İşte Ahmed Arif bu sözün gücüne dayanır.

Ahmed Arif’in şiirine baktığımızda, tema zenginliğiyle karşılaşamayız. Şiirleri üç dört temayı geçmez. Genel olgu bir karşı koyuştur. Her şey bir karşı koyuşla başlar, biter gibidir. Oysa şiirlerinde insan sorgulamasını yetkin bir şekilde yapan tema zenginliğini şiirlerinde barındıran şairler, bu anlamda göz ardı edilmiş gibidir. Sürekli üreten şairler hep göz ardı edilmiştir. Bugün Ahmed Arif’i aşma sorunu, tema zenginliğini yaratmakla ilgilidir. Günümüz şiirinin kısırlığı, yetkin bir insani sorgulamayla tematik zenginliği olan şiirleri üretememesidir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Savaş yoksulluktur, işsizliktir, açlıktır, yetersiz beslenmedir!

"Savaş yoksulluktur, işsizliktir, açlıktır, yetersiz beslenmedir, bunun sonucu ortaya çıkan hastalıklardır..." *** ERİCH MARİA REMARQUE (123. Doğum gününde saygıyla...)   Almanya'da Hitler faşizminin iktidara gelmesiyle birlikte kitapları meydanlarda...

İkinci Yeni’den Toplumcu Şiire: Kemal Özer’in Şiir Serüveni

İkinci Yeni’den Toplumcu Şiire: Kemal Özer’in Şiir Serüveni  Giriş Cumhuriyetin ilk yıllarında Tük şiiri çeşitli vadilerde gelişimini sürdürürken çeşitli arayışlar içerisinde olan ve bunun sonucu şiirinde...

TYS BASIN AÇIKLAMASI

BASINA VE KAMUOYUNA Ekonomik krizin her gün derinleştiği ülkemizde, tüm halkı ayrıştıran ve çatışma iklimi yaratan bir politika izlendiğini görüyoruz. Devletle içiçe olan bir suç...

“Perspektif olmaksızın bir sanatsal üretimin ortaya çıkarılması düşünülemez”

Halen kurucusu olduğu “Sanat ve Toplum” internet sitesinin editörlüğünü yürüten Sinan Abuzer AKDAĞ ile genel anlamda sanatın sorunları, özel anlamda sanata bakışı ve alana ilişkin çözüm...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK