9 C
İstanbul
Çarşamba, Haziran 23, 2021
Ana Sayfa Edebiyat ŞİİRİMİZİN BIÇKIN DELİKANLISI: AHMED ARİF

ŞİİRİMİZİN BIÇKIN DELİKANLISI: AHMED ARİF

TEK KİTAPLI AHMED ARİF

Ahmed Arif’in tek kitabı olduğu halde, bu kitap otuzun üzerinde baskı yapmıştı. Üstelik korsan baskıları da var piyasada. Tek kitap iki yüz elli bin satıyor. Benim için bu anlaşılmaz bir durumdu. Buna rağmen şiirlerinin özeliklerine ve yarattığı halenin nedenlerine dair yeterli bir çalışma göremiyoruz. Şair, öyle dergilerden sürekli yazan biri de değil. Diyebiliriz ki, yetmişlerden sonra tasını tarağını toplamış, edebiyatın bir gözlemcisi olmuştur. Buna rağmen böyle geniş bir kitleyi yakalaması şaşırtıcıdır. Aynı şeyi devrimci mücadele içinde öne çıkartılan şairlere baktığımızda da söyleyebiliriz. Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Atila İlhan, Rıfat Ilgaz bir yana, sanki Ahmed Arif bir yanadır. Bunun yanında her devrimcinin ezberlediği şiirler olsa da, diyebilirim ki, ezberinde Ahmed Arif şiiri olmayan devrimci yok gibidir. Bunu sadece şairin şiirinin içinde devrimci öğe demek, ne kadar karşılar, bu şiirin özelliklerini göstermeye. Sonradan onu tekrar etmeye kalkışan olsa da, hiç kimse bu haleyi yakalayamamıştır. Bu anlamda çoğu şairin kıskandığı bir şairdir.
Afşar Timucin şöyle diyor Ahmed Arif’e dair, “Enver Gökçe’nin şiirine çok yakın duran şiirleriyle Ahmet Arif (1925-1991) de halkın dili, halkın gözü kulağı olan toplumcu şairlerimizdendir. O da halkın söyleyiş biçimlerinden çokça yararlanmıştır. O, ortaya koyduğu daha çok bir gerilla savaşını duyuran görünümler çizer. Gece, yıldızlar, tüfekler, savaşlar… her şey kırsal alanda, dağ başlarında geçer gibidir. Ahmet Arifin şiirinde insan savaşa adanmış insan görünümdedir. Şair bütün anlattıklarını bir türkü havasında, bazen bir ağıt gibi, ama her zaman bir halk şiiri ve inceliğiyle ortaya koyar”. Afşar Timucin’in dediği bu, ama yine de, bu söylem Ahmed Arif şiirinin halesini açmaya yeterli değil gibi bence. Eğer bilinen anlamda popüler şiir desek de, şairin şiirine onun şiirini okuyanlar daha çok devrimci mücadeleye katılan insanlar. O zaman bu popülerliği yaratan da bunlar mı diyeceğiz?

Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının çok baskı yapmasında Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin etkisini unutmayalım. Filmde Yılmaz Güney ve Melike Demirağ’ın kitaptan şiirler okuması kitabın yayılmasında büyük rol oynadı. Filmi izleyen on binlerce seyirci bu kitaptan edinme gereği duydu. Küçük kasabamda daha önce hiç şiir kitabı almamış arkadaşlarım da dahil olmak üzere 100’ün üzerinde kitap sipariş edildi. Bu, katlayarak kitabın satış ve baskı sayısını arttırdı. Aynı filmde sadece şiirlerini okumuyor Yılmaz Güney, birde Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının, kitap tezgahında sevgiliye alınma sahnesi vardır.
Aynı filmde telif hakkı ödenerek Muammer Hacıoğlu’nun bir şiiri bir oyuncu tarafından okundu ama ismi hiç anılmadı. Onun ismi, bir kitabının ismi filmde geçseydi, Muammer Hacıoğlu unutulmuş perdesi arkasına itilmezdi. Kitaplarını kendi basıp satma zorunda kalmazdı.

Aslında devrimci mücadelenin yetmişlerden sonra değişen rotasıyla Ahmed Arif’in şiiri çakışmıştır diyebiliriz. Tabii, köyden şehre göçen insanın yani gecekondu insanının duygu dünyasını da yakalamıştır. Birde yetmişlerle birlikte yükselen Kürt hareketinin tutunacağı bir dal bir ses olmuştur. İşin diğer tarafı ise şairimiz, CHP’nin kurduğu Halkevlerinin ideolojik boyutundan, bunun yanında yoğun bir şekilde Garip akımından etkilenmiştir. Bütün bunlar yine de şairin şiirinin neden bu kadar geniş yığına ulaştığına dair yeterli bilgi verse de, bizi yine da düşündürür. Bu kendi işinde bir sosyoloji çalışması taşısa da, bu şiirin yaratığı çağrışım ve etki ülkenin dokusuyla özdeşleşmiş gibi. İşin diğer tarafı ise Ahmed Arif’in şiiri çok yetkin bir şiir değildir. Kendi içinde çelişkiler, çatışkılar taşıyan bir şiirdir. Ülke de geniş bir yığına ulaşsa da bu şiir, aynı durumu yurt dışında göstermemiştir. Kısacası onun şiiri bildiğimiz anlamda evrensel diyebileceğimiz şiir de değil. Bu yazı da bunun nedenlerine de gireceğim, ama ne kadar yeterli olabilir, bu da ayrı bir sorun.

AHMED ARİF’İN YAŞADIĞI BÖLGE VE ÇOK ÇEŞİTLİLİK:

Kendi ağzından Ahmed Arif; “Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza. Biri diyor ki beni göstererek, “Bu çocuk Arap”. Öteki diyor ki: “Yok yahu, bu çocuk Kürt.” Üçüncüsü “Bu, ne Arap, ne Kürt. Bu çocuk Zaza” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde. Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, “Bu çocuk nedir” diye… Beş lirasına mı ne bahse de girmişler. O zaman çok büyük para tabii. Esnaf, “Üçünüz de yanıldınız” diyor. “Bu çocuk Türk” Ahmed Arif bu cevabı, Refik Durbaş’la yaptığı söyleşi de söylüyor. Ahmed Arif’in Babası Türk, annesi Kürt.
Yine bu söyleşiden şairin annesine dair söylediklerine bakalım. Anlaşılıyor ki, babasının çoklu evliliği Ahmed Arif’e geniş hısım akraba sağladığı gibi, çoğu aşiretle veya etnik grupla içiçe geçtiğini de gösteriyor.

AHMED ARİF —Benim anam, babamın üçüncü hanımı, yani öz anam Kürttür. O çağın soylu bir ailesinin tek kızıdır. Dedem, yani anamın babası ünlü bir din bilgini, çağında ulema arasında çok sayılırmış. Adı İmam Yahya Abdülkadir. Ayrıca Şeyh Abdülkadir Cibrali diye de anılır. Anamın nüfustaki adı Sâre. Serohan, Zehrahan, Zörehan öteki isimleri. Babasının tek kızı, yedi erkek kardeşi var. Hepsi de ünlü İngiliz casusu Lawrence’in kiralık katillerince öldürülmüş. Anam ben çok küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten, adam eden Arife anamız. Babası Sabri Bey babamın komutanı, anası Ayşe Hanım… Bingöl’ün Musyan yöresinden soylu bir aile. Nenemiz de, teyzelerimiz de birer melekti. Gerçek birer melek. Beni sevdiler, sevdiler, sevdiler’ Ahmet Arif böyle bir bölgede büyüyor. Fakat bu bölgenin çok çeşitliliği Ahmet Arif’in şiirini etkilemiştir. “Siverek’te, yani şehir içinde Türkçe’den çok Zazaca konuşulduğu için, Zazaca’yı hemen öğrendim. Karakeçi’de çoğunlukla Kürt aşiretleri olduğu için Kürtçeyi öğrendim. Harran’da ise Arapça konuşuluyordu. Arapçayı ise Harran’da öğrendim.”

Ahmed Arif’in çok dilliliği, onun kültürel çeşitliliğini göstermesi bakımından önemli, sadece bu değil tabiî ki, dilin şiir içinde yetkin bir şekilde kullanma yetisini de bu çok dillilikle kazanıyor Ahmet Arif. Onda çok çeşitli dilsel dokunun olması, şiire geniş bakmasını sağladığı gibi, sözcüklerle büyü arasındaki diyalektik bağı görmesini de sağlamıştır. Ahmed Arif 21 Nisan 1927 doğumlu. Bu bölgede sadece Arapça, Zazaca, Kürtçe, Türkçe konuşulmuyor. Bunun yanında Ermenice ve Süryanice var. Ülkede çok çeşitliliğin yaşandığı bir bölge burası. Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Araplar, Türkler ve Yezidiler var. Türkiye’nin çoğu yerinde böyle zengin yerleşik bir hayat pek bulunmaz. Her halkın değişik örf ve adetleri var. Buradaki yaşam İstanbul’daki gibi değil. İstanbul sarayın bulunduğu bir yer, olduğu halde her halkın kültürel baskıyı yoğun hissettiği bir yer. Bunun yanında İstanbul’daki gelip gidenin geçici olduğu bir şehir olduğu gibi, yerleşik olanların bir anlamıyla getto gibi yaşadığı şehir. İstanbul’daki yerleşik yaşamı daha çok Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler belirlemiş. Bunların belirlenimi ise daha çok ticarete yönelik bir belirlenim. Sürekli devlet gözetimi altında yaşar insanlar. Bu yüzden İstanbul’daki yerleşik hayat daha katı ve geçirimsiz, farklılıkları bir zenginlik olduğunu hissettirmekten bir anlamıyla uzak yerleşik bir yaşamdır. Yaşadığı yerlerde ise, insanlar çeşitliliğin içinde insan bu çok çeşitliliği yok saymadan yaşar. Bu Türkiye’nin öteki bölgelerinden biraz daha farklı bir kültürel olgudur. 

Burada bir anekdot gireyim. Sorun daha iyi anlaşılsın diye, Sarkis Çerkezyan’ın Belge Yayınlarından çıkan Dünya Hepimize Yeter kitabından. “Okulda Ermeni tarihi okumak yasaktı. Yasağı koyan Milli Eğitim’di. Ama okul müdürümüz yasağa rağmen okulda bize Ermeni tarihi dersi verdirirdi, çok iyi de tarih kitaplarımız vardı. Başka bir Ermeni öğretmen, muhtemelen Boğosyan Efendi’yi kıskandığı için, okulda Ermeni tarihi dersi verildiğini ihbar ediyor Milli eğitime. Tam Ermeni Tarihi dersi sırasında geldiler maariften, kitaplarımızı yakaladılar; okul müdürü Boğosyan Efendi ile Ermeni tarihi dersi veren hocaları görevden aldılar. Boğosyan Efendi yerine de o ispiyoncuyu müdür yaptılar. Ben o zaman ilkokul dördüncü sınıftaydım. Bizden büyük sınıftakiler büyük tepki gösterdiler bu olaya; ispiyoncuya hakaretler yağdırdılar. Adam bir hafta dayanamadı kaçtı okuldan. Bezciyan’da Emin Bey adında bir Türkçe öğretmeni vardı. Cumhuriyetin heyecanlı yılları. O kel kafalı Emin Bey, ikide bir ‘Ermeni diye bir şey yok, siz hepiniz Türksünüz’ derdi. Benim o zamandan kafama takılırdı, biz Türk’üz de burada ne işimiz var.” Bu İstanbul’daki baskıyı göstermek acısından önemli. Şimdi birde Cemal Süreya’ya bakalım. Cemal Süreya Kürtlüğünü 1985’lerden sonra açıkladığı halde, onun en önemli özelliğiymiş gibi sürekli öyle vurgulanıyor ki, insan şaşırmadan edemiyor. Görende sanacak ki, Cemal Süreya’nın büyük şair olmasının tek nedeni Kürtlüğü. Arkadaşlar 1950 de de, Kürt vardı ve bütün baskılara rağmen kendi çevresinde pek saklamadan konuşurdu veya çevresindeki insanlara Kürt olduğunu söylerdi. Kürtçeye yönelik yasaklar olduğu halde. Bunun yanında Kürt mücadelesi 1960’dan sonra siyasi yapılarıyla devam etti. 1970’de DDKD’ler kuruldu. Sanki Cemal Süreya bunları görmemiş, bunları bilmeyen bir insan gibi veriliyor. Seksenlerden önce çoğu sol yapının programında Kürt sorunu vardı CHP’nin programında bile. Çevresinde Ahmed Arif var, duyduğu bildiği Kürdistan Sosyalist Partisi’nin kurucusu şair Kemal Burkay var. İstanbul’da, Ankara da ben Kürtüm diyen dolu tanıdığı var. Cemal Süreya’nın 1985’den sonra Kürtlüğünü, Zazalığını açıklaması köylü kurnazlığından başka bir şey değil. Daha geniş bir kitleyle ilişki içine girmek için. Fakat bütün bunları anlatmamın nedeni, Ahmed Arif için bu çok çeşitlilik kanıksanmış normal hayatın bir parçasıyken, aynı durumu Cemal Süreya’da göremeyiz. Onun için şaşılası, bir şov durumu. Bunun dışında Cemal Süreya sanki kendi ülkesine yabancı, öyle olmadığı halde. Ahmed Arif bu olağanlığın güzelliğini duyumsayarak yaşar.

AHMED ARİF’İN İÇİNDE BULUNDUĞU TOPLUMSAL KATMAN:

Şimdi Ahmed Arif’in nasıl bir toplumsal katmana dahil olduğuna bir bakalım. Bu toplumsal katmanı önemiştir. “Annenin babası Şeyh Abdülkadir Cibrali ünlü bir din bilginidir.” Şairin dedesinin bu özelliklerini şöyle aktarıyor. “Derler ki Kafkas’tan okyanusa kadar, Akdeniz’den Hazar denizine kadar onun adının anıldığı yerde düşmanın korkudan dudağı yarılırmış. Verdiği bir fetva ilginç olmaktan öte bir cesaret, bir başkaldırı örneğidir. Bilindiği gibi, ülkeleri düşman işgalindeyken Müslümanların cuma namazı kılmaları yasaktır. Dedem verdiği fetva ile yalnız cuma namazını değil, bütün namazları yasaklarken Allah katında en makbul ibadetin düşmanla savaşmak olduğunu kesin bir dil ile ilan eder.” Aynı zamanda babasının dedeleri arasında Mahmut Remzi Paşa. Şatır Paşa gibi paşalar var.

Demek ki, Ahmed Arifin bulunduğu topluluk daha çok şeyhleri, ağaların, paşaların, tüccarların oluşturduğu bir topluluk. Şairin toprağıyla alınıp satılan köylülerden değildir bunu nereden anlıyoruz, okumak için Afyon”a oradan da İstanbul’a gelemezdi. O yörenin sayılan aşiretleriyle hısımlılıkları var, Hiyan ve Bucak aşireti. Siverek’te okurken Bucak’larda kalıyor. Ahmed Arif bu soyluluğu önemsiyor. Onun için önemli olmasaydı bu soyluluk, belki, bulunduğu toplumsal yapının özelliklerini pek açmazdım. Şair, Refik Durbaş’la yaptığı söyleşide soyunun peygamber soyundan geldiğini ifade etmiştir.  Bu onun için övünç kaynağıdır.  Burada toplumsal yapısından övünç duyduğuna dair imler görebiliriz. Bu toplumsal gerçekçi bir şair açısından çelişkili bir şeydir.

Ahmet Arif’in Drej Ali’yle hısımlığı olduğu gibi Sedat Bucak’la da hısımlığı var. Burada işaret etmek istediğim durum daha çok şairin kendi aşiretiyle ortaya çıkan kan bağını önemsemesidir. Daha doğrusu kendi soyunun peygamber soyuna dayanması ile şiiri arasında bir ilişki varmış gibi göstermeye çalışır.  Yine aynı söyleşide cesaretin, kavgacılığın onun için ne kadar önemli bir olgu olduğunu çoğu kereler belirler. Şair yine bu söyleşide ne diyor. “Ünlü Faik Bucak var. Avukattı, öldürdüler. Bekir abi, Bucak ailesinde Faik abiden sonra geliyor. Ben Bekir abinin arkadaşıydım. Mesela bir Haşan Basri var. Gangster. Bütün esnafı haraca bağlamış hatta efsanesi var. Bir gün alaydan makineli tüfek çalmış. Urfa kalesine gitmiş, Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı yere makineliyi kurmuş. Öyle bir efsane anlatırlardı. Bekir Bucak gözümün önünde Haşan Basri’yi kaldırdı, palaskasından yakaladı karpuz gibi yere vurdu. (..) Haşan Basri’de bayağı babayiğit bir adamdı. Bekir Bucak onu yere vurunca bu olay yarım saat içinde bütün Urfa’ya yayıldı. Ve ondan sonra biz öyle çarşıdan geçerken kimse bize yan bakamazdı.(3) Bunun gibi şiirinde ve söyleminde çok çeşitli olgular var. Ona göre yiğitlik doğruyu savunmak değil. Ya da bilgelikli varılan bir olgu değildir. Bu arada hemen şunu söyleyeyim. Osman Şahin’in “Fıratın Sırtındaki Kan Bucakları” okunduğunda, sürekli insanların kan davasından dolayı birbirlerini öldürdüklerini görürüz. Bu kan davasının gerisinde, aslında Bucakların kendi aralarındaki toprak ağalığında iktidar olma savaşımı olduğunu anlarız. Sadece bu savaşta bir yıl içinde yirmibeş insan ölmüştür. Bugün şairimizin övündüğü Bucaklar, iktidarla sırt sırta vermiştir. Aslında o günde sırt sırtaydı. Nasıl ki, bu gün devlet pis işlerinde Sedat Bucak’ı kullandıysa, o günde, Bucak aşiretini kullanıyordu. Fakat şairimiz bir yandan şöyle der;
“Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?”
Bir yandan kendi soyunu övmesi onun çelişkisidir. Bu durum sanki Ahmed Arif ile Yahya Kemal arasında ortak bir nokta yaratıyor gibi, ikisi de soyluluğu önemser ve şiirin içindeki müziksel ritmi. İkisi de batıcı olmaktan daha çok doğuya has dururlar. Yahya Kemal eski Osmanlı divan edebiyatına ve kültürüne yaslanırken, şairimiz eski aşiret kültürüne yaslanıyor gibidir. İkisi de, batı da hiç bilinmezken, kendi topraklarında bilmeyen yok gibidir. Bu anlamda ikisi de evrensel olamamıştır.

KÜLHANBEYİ, AŞİRET KÜLTÜRÜ VE BIÇKINLIK:

Gelelim olgunun diğer yanına. Ahmed Arif öksüz büyüyor. Hısımları bakıyor ona. Okuyor, ama hırçın, kavgacı bir çocuk, bu yanını kendisi de belirler. Siverek’te okurken onu Afyon lisesine gönderiyorlar. Çünkü korkuları var. Bunun sebebi Ahmed Arifin gangster, haydut olma ihtimali.  Şairimiz Refik Durbaş’la yaptığı söyleşide yine ne diyor. “Çocukken sürekli dövüşürdük. Biz şehir mahallesi bebelerini kovalardık, onlar da üçüncü süvari alayına sığınırdı. Üçüncü Süvari Alayının üstü alüminyum kaplıydı. Onların camı çerçevesi kırılmasın diye biz savaşı durdururduk. Orada da ip sabanını kullanmasını bilen Doğulu askerler vardı. Bu seferde onlar çıkardı. Babayiğit, çoban, süvari adamlar. Bizi onlar kovalardı.”

“Şu ‘bebeler’ sözcüğü dikkatimi çekti. Ahmed Arifin kovaladığı insanlar gerçekten ‘bebe’ miydi. Oysa onun yaşıtlarıydı. Onlar sadece bez sabanını kullanmayı bilmiyordu. Bugün Filistinli’lerin kullandığı bez saban. Refik Durbaş bu söyleşiyi 1990’da yapmış. Ama şair hale ‘Bebe’ sözcüğünü kullanıyor. Yani, 1990’da bile yaşıtları Ahmed Arif’e göre bebe. Argodaki anlamıyla bebe sözcüğü karşındakini aşağılama, küçümseme, hafife alma olarak bilinir.  Argo konuşmak 1990 yılında şairin vazgeçemediği bir olgu. Yenen tam erkektir, yenilen bebe. Şiirinde sokak kültüründen etkilenme çoktur. Bu çok çeşitli olgularla kırılmış gibi görünse de.
“Koymuş postasını
Görmüş restini
He canım,
Sen getir üstünü
(…)
Vurun ulan,
Vurun
Ben kolay ölmem
Ocakta küllenmiş közüm
Karnımda sözüm var.”
Şiirindeki buna benzer söylemler onun sokak yaşamı içinde geçen çocukluğunun yansımalarıdır. Bu sokak sınıf savaşının olduğu bir sokak değildir. Keskin sınıfsal çelişkilerin olduğu bir yer hiç değildir. Doğuda, sistemin sokağı düzene sokmada pek etkisi yoktur. Zaten böyle bir olguya ihtiyacı da yoktur. Çünkü sokak kendisine muhalif bir yapı arz etmez. Hatta sokağın yapısının böyle olması onun da işine gelir. Bu yüzden sokağı belirleyen postasını koyan, restini görendir veya vurun ulan deyip kolay ölmeyendir. Doğu’da sokağı belirleyen olgu erkekliği ispat etme eylemlilikleridir. Aslında bu külhanbeyi kültürünün bir yanı aşiret kültürüne dayansa da, diğer yanı ise Osmanlı’nın yeniçeri kültürünün farklı bir uzantısı olan külhanbeyi kültürüdür. Fakat Anadolu ve İstanbul’da çok yaygın bir kültür olsa da külhanbeyi kültürü, buna dair yeterli çalışma yok. Aslında dikkatli bakıldığında sokak kavgalarıyla şekillenen her mahallenin bir külhanı yani külhanbeyi vardır. Anlaşılan o ki, mahalle kültürü oluşurken, külhanbeyi kültürü de bu paralelle var olmuş. Şairin bıçkın yanını oluşturan bu aşiret ve külhanbeyi kültürüdür.

Örneğin Garip şiirinin bir yanı mahalle kültürüne dayanırken, daha çok mahallenin şirin serserileri edasıyla şiirlerini yazarlar. Garip şiirinde külhani yan pek görülmez. Oysa şairde bu külhani yan kendini çok hissettirir. Yine de şairi hep bir üçlü doku da görmek lazım. Bir yanı mahalle kültürüyle şekillenen külhanlık, diğer yanı aşiret ahlakının belirlediği feodal ahlak, diğeri de devrimci mücadele içinde şekillenen devrimci bakış. Şiirlerinde belirgin olan bir devrimci bakış olsa da, yer yer feodal anlayışa yenik düşer.

Fakat şair yine bu söyleşi de, eleştiri okundan kaçan diğer yan ise gazze kültürüdür. Bu söyleşi de söylediklerini Ahmed Arif ve gazze kültürü adı altında nicin.biz sitesinde yayınladım. Kendisi gazze kültürünü eleştirse de, o kültürü oluşturan toplumu sahiplenir. Sanki o kültürün varlığıyla, gazze yapmanın gerekliliği içicedir. Şair bu dokunun nasıl değişeceğine dair pek bir şey söylemez. Aslında olay ve olgular yeterli derece de kuramsal bakamıyor. Bir anlamıyla olgulara teorik bakamadığı için böyle külhanbeyi veya erkeksi bir dil kullandığını da söyleyebiliriz.

Şimdi söyleşiden bir alıntı daha yapalım. “Unutmadan söyleyeyim, gelinler, genç kızlar için de bu böyledir. Bir gelinin, bir genç kızın namusu sadece kendi ailesinin değil, bütün o topluluğun namusudur. İstersen bazı sayılar vereyim. Mesela “Drej” aşireti yanılmıyorsam üç-dört bin kişidir. Ama elli bin, yüz bin kişilik aşiretler de vardır. “Beni Muhammed” aşireti Halep’ten ta Cizre’ye kadar yaygındır.
Şimdi bu törelere bağlı kalanlara feodal deniyorsa ben bu feodalliği kapitalist ahlaksızlığa, burjuva üçkâğıtçılığına karşı her zaman savunacağım. Çünkü bu insanlar, kadın olsun, erkek olsun dürüsttürler. Yalan söylemezler. İhtiyacı olana mutlaka yardım ederler. Ve birbirleri için ölümü göze almışlardır. Bu, böyle olmasaydı kendilerini başka türlü koruyamazlardı. Başka türlü ayakta duramazlardı.”
     Şimdi yeniden dönelim feodalite suçlamalarına… İnsan pekâla soylu da olabilir. Bu ayıp bir şey değil. Ayrıca insanın kendi elinde de değil. Daha önce anlattığım gibi bir çocuğu düşün, yüzlerce annesi var, yüzlerce dayısı var, baba gibi kanat geriyorlar ve o çocuk güven içinde büyüyor. Kesinlikle korku nedir bilmiyor. Yetişkin hale gelince de tam anlamıyla, gerçek anlamıyla bir erkek oluyor. Bu öğünülecek bir durumdur. Şu da var: Bu aşiretlerde soysuzlaşma diye bir şey söz konusu edildiğinde, “Falanca artık şehirli oldu, burjuva oldu” derler. Burjuvazinin ahlak ölçüleri ortada. Bunu anlatmaya gerek yok” Ahmed Arif kendi aşiretini överken dayandığı düşünce bu. Bir aristokrat kültürün üzerine şekillendiğini anlatmak ister bize. Bu kan bağına dayalı soy onun için önemlidir. Aslında burada şairin çözemediği aşiret kültürünün içindeki, komün kültürüdür. Zaten şairin önemsediği de bir yanda budur. Ama bu aşiret kültürünün üst yapısını elinde tutanlara dair pek bir eleştiri yapmaz. Uzun boylu üstüne düşünmediği için bu kültürün oluşturduğu sömürü çarkını oluşurken dinin önemli bir öğe olarak kullanmasını da görmüyor. Yukarıda söylediği bir kızın namusu bütün toplumundur, anlayışı, aslında aşiret ahlakıdır.

Not: yazı dizisi devam edecek….

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Savaş yoksulluktur, işsizliktir, açlıktır, yetersiz beslenmedir!

"Savaş yoksulluktur, işsizliktir, açlıktır, yetersiz beslenmedir, bunun sonucu ortaya çıkan hastalıklardır..." *** ERİCH MARİA REMARQUE (123. Doğum gününde saygıyla...)   Almanya'da Hitler faşizminin iktidara gelmesiyle birlikte kitapları meydanlarda...

İkinci Yeni’den Toplumcu Şiire: Kemal Özer’in Şiir Serüveni

İkinci Yeni’den Toplumcu Şiire: Kemal Özer’in Şiir Serüveni  Giriş Cumhuriyetin ilk yıllarında Tük şiiri çeşitli vadilerde gelişimini sürdürürken çeşitli arayışlar içerisinde olan ve bunun sonucu şiirinde...

TYS BASIN AÇIKLAMASI

BASINA VE KAMUOYUNA Ekonomik krizin her gün derinleştiği ülkemizde, tüm halkı ayrıştıran ve çatışma iklimi yaratan bir politika izlendiğini görüyoruz. Devletle içiçe olan bir suç...

“Perspektif olmaksızın bir sanatsal üretimin ortaya çıkarılması düşünülemez”

Halen kurucusu olduğu “Sanat ve Toplum” internet sitesinin editörlüğünü yürüten Sinan Abuzer AKDAĞ ile genel anlamda sanatın sorunları, özel anlamda sanata bakışı ve alana ilişkin çözüm...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK