9 C
İstanbul
Perşembe, Aralık 8, 2022
Ana Sayfa Eleştiri SANATIN SIR’LANAN SERÜVENİ

SANATIN SIR’LANAN SERÜVENİ

“Sanatın evrenselliği, sanatın toplumları bir ilke, bir amaç uğruna birleştirici özelliği, toplumlar üzerindeki fikirsel ve duygusal etkisi tartışılamaz. Bu etki eski dönemlerden günümüze değin bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak sanatın tüm alanlarında kullanılmıştır. Tarih boyunca tarihe yön veren devlet ve din adamları da sanattan yararlanmış ve sanatı toplumların yönlendirilmesinde etkin bir araç olarak kullanmışlardır. Sanatın manipülatif yapısı her dönem olumlu ya da olumsuz olarak toplumlar üzerinde etkili olmuş, bazen bu yönlendirme bilinçli olarak gerçekleri saptırmıştır. Kültürel yapılardaki değişime paralel olarak Ortaçağ, Rönesans, Yakınçağ ve günümüz sanatında, sanatın her alanında değişim ve gelişim görülmüştür. Günümüzde ise; bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi sanatın anlatım dilinde ve materyallerinde radikal değişikliklere sebep olmuştur. Buna bağlı olarak sanatın toplumlar üzerindeki etkisi, daha geniş kitleler üzerinde daha hızlı gelişmektedir.” (Prof. Nilgün Bilge)

Bu paragrafı atom gibi bölerek incelediğimizde sanat kadar sanat üzerinden şekillendirilmeye çalışılan dünyayı da anlayabiliriz. Genel olarak baktığımızda bizi ürküntü sarar. Tümelin büyüklüğü ölçüsünde karmaşıklığının, anlayışımızı aştığı hissine kapılırız. Bu ürkme hali kitleleri galeyana getirip arzulanana çekmek için bilinçli kullanılır. Aklınıza algı yönetimi mi geldi? Haklısınız. Ama konuya buradan dalarsak sözünü ettiğimiz yanlışa düşeriz. Diyelim ki adınız “Sistem” olsun. Sistem balık avlayacak. Bunun için suyu bulanıklaştırması gerekiyor. Dereyi görmeden kolları sıvarsa birkaç sorunla karşılaşır:

1) Bilmediği suda boğulma tehlikesi yaşar.

2) Bulanıklaştırmaya çalıştığı sularda balık
olmayabilir.

3) Zaman ve enerji kaybı yaşar. Öyleyse Sistem balık ve ortamını tanımalıdır. Hiçbir avcı tanımadığı avı avlayamaz. Sistem bunu bilir. Balık da yakalanmak istemiyorsa olta ucundakilere kanmamalı ve yapabiliyorsa avcıyı ortadan kaldırmalıdır. Örneği insana uyarladığımızda karşımıza sınıf savaşları ve bunlar için kullanılan materyaller çıkar. Materyallerle algı yaratılır. Bu yazıda, sistemin etkin parçası sanata ve algı yönetimleri uğruna araçlaştırılmasına ayna tutabilirsek ne mutlu bize!

Binlerce yıl öncesinden avcı toplayıcı atalarımızdan biri derede yıkanırken, suya yansıyan
yüzüyle algıladığı yüz aynıydı. Algıları dünyayı olduğu gibi bilincine aktarıyordu. Bu insan için algı, yaşananlara ve olup bitenlere tanık olmaktı. Ne aracı ne yabancılaşma vardı. Bu hata yapmasını önlediği kadar eylemlerini kontrol etmesini de sağlıyordu. Toplumsallaşma sürecinde (y)etkinleşen duyu ve algılar, insanlaşmanın anahtarı rolündeydiler. Hem de nasıl! Algılar sayesinde hayatta kalmak bir yana, topluluktan topluma evrildiler. Ortak kararlar aldılar avlanmaya, paylaşmaya veya korunmaya dair. Herkeste dolaysız iş görmeleri işbölümünü yarattı. İşbölümü sayesinde alet ve barınaklar icat edildi. Kendisini dünyanın efendisi yapacak aklın ilk nüveleri oluştu. Akıl, ateş gibi çok yönlü kullanılan güçtü. Yaşamın diyalektiğinden doğması onu daha değerli kılıyordu. Koşulların eseri atamızın gerçek ve güzellik (ölçütleri) için de kimselerin onayına ihtiyacı yoktu. Bedenini algılama şekline karışan ahlak kurumu da yoktu. Bu onun gayri ahlaki değil, doğal yaşamının doğurduğu
davranışları özgürce serimlemesi demekti. Ahlak modernite ve egemenlerin uydurmasıydı. Bundan habersiz atamız gayet mutluydu. Tepesinde kontrol mekanizması olmadığı için uyumlu ve rahattı. Kabilesindeki herkes böyleydi. Aynı işler için aynı yorgunluklar ve paylaşımlar olunca, başını taşa yaslasa da rahat uyku çekiyordu. Sabahleyin yüzüne vuran güneş de tanıdıktı tenine sinen koku da. Konar göçerlik böylece yorucu olmuyordu. Ne yöneten ne yönetilen ayırımının olmadığı burada, herkes işlerin bir yerinden tutunca yola düzülmek kolaylaşıyordu. Bu atamız bir ara yaptıkları dansları ve ellerinden çıkma maskeleri düşündü: Kolay avlanmak ve vahşi hayvanlardan korunmak içindi. Maskeler… Ellerindeki kökboyaların izine baktı. Capcanlı duruyorlardı. İzler herkesin bir yerine bulaşmıştı. Hayvan gibi tüylere bürünme, ses çıkarmalarının amacı avlanmalarında yardımcı olmasıydı. Adına sonradan şiir, dans veya müzik denilecek sanatlar komünal üretilmişti. Bu, halkın
sanatlaşması demekti. Yaptıkları toplumun amacına uygun dil’leniyor, istemlerini dile getiriyordu. Bunlar olduğu gibi mağara duvarlarına kazındı. Bir ayrı(ca)lık ve veya yabancılık düşüncesinin bulunmadığı algılar birlikteliği pekiştiriyordu. Hem ürettiğiyle kendi arasında sır olması saçma olmaz mıydı? Herkesin yapımına katıldığını kimse çıkarına kullanamazdı. “Çıkar” ne demek? Özel mülkiyetin olmadığı yerde çıkardan söz edilebilir miydi? Öyleyse dans, müzik ve şiirler kadar vardıkları  erinç de herkesindi. Sanatla toplum etle tırnaktı. Yüzleri olduğu gibi gösteren dere gibi akıyordu yaşam.

Bu atalarımızdan birinin torunu dere kenarında yaptırdığı sarayında uyandı. İpekli yatağında uyutmayan ve ruhunu daraltan neydi? Bir yer sarsıntısı misali, yaşamını ve kültürünü bağladığı toprak ayaklarının altından kayıyordu sanki. Hem de tecimenler dediği uğursuz sınıfın şu sözleri arasında: “Bir toprak parçasının etrafını çevirip ‘Burası bana aittir’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun kurucusu oldu.” Bay Rousseau doğru yerden yakalamış ki ekliyor sonra “İnsan her yerde özgür doğmuştur ama her yerde zincire vurulmuştur” diyor. Ne yani, toprağa yerleşmek nasıl devrimse, insanın ona uygun yeni yaşam ve yasalar kurgulaması da kaçınılmazdı. Ve sınıflar da… Toprağa yaslanıp kurduğu feodal sistemin sembolü gibi duran (y)asa, aynanın yanına iliştirilmişti. Berisinde zamanlar üstü gibi duran Janus heykelciği: Bir yüzü dine bir yüzü devlete bakan ama sermayede bir’leşen. Varlığı için olmazsa olmazlar. “İki yüz de nasıl aydınlık ve halkı kucaklayacak gibi, şeytancıklar, iki yüzlü şeytancıklar!” diyerek asaya yöneldi. Janusları hiçbir zaman şehrin girişlerinde kurgulamamıştı kafasında. Bu da doğaldı. Toprağa yerleşmekle değerler dönüşüme uğramıştı. Semboller çağı kotarırlar yine de. Güneş ışıkları ayna yansımasını yutuyordu. Aynada elini gezdirirken gördüğü rüyasal kabusu hatırladı: Binlerce yıl öncesinden dedesi suda suretine bakınırken ‘kendisi’ydi ve mutluydu. Hazları ve amaçlarını birleştiren sanatları gibi saf güzellikte! Arada sır yok. Toprağa yerleşmekle kurdukları uygarlık, yansıtma işlevini görecek bir eşya yapmıştı: Ayna! Yapılma şeklinde muziplik vardı sanki. Gösterirken, göstermiyordu. Nasıl? Aynada kendini görüyordu. Bu göstermeydi. Ama ne kadar kendisiydi, işte mesele bu! Traş şekli, giyecekler, takılar, kokular, yüzün taşıması gereken mimik ve anlam… yaratılmış ve dayatılan ahlaka göreydi. Kaldı ki her sınıfın bir ahlakı vardı. Göreli ahlaklar varsa her şey meşrudur, diye homurdanarak aynaya döndü. Maskeli balo değil de maskeli var oluştu içinden geçtikleri. Birer sembol halinde yaşamın her alanına yapışmışlardı. Toplum kadar kendisi de yüzünü görmüyordu ahlaki yargılardan. Maskeyi asıl ağır kılan ve yüzü göstermeyen de buydu. Sahneye çıkan bir oyuncu: Yüzü, yabancılaşmış yüzü, yazarın metindeki yüzü ve gerçekliğin yüzü ( kaldıysa şayet!) Yüzler yağmurunda nasıl kendisi olabilirdi? Hoş, oldu diyelim. Ya karşısındaki maskeliler ordusu, maskesizliği de maske algılayıp saldırmazlar mı? Üstelik “Maskelilere ölüm!” naraları atarak. Januslar bu işlevin uşakları değil midir? Koroların bin bir çeşit dille yücelttiği ilahiler gerçeğin üstüne çöken perdeler değil midir? Ya kız kardeşleri idealist sanatlar ne isterler gerçeklikten? Çarpıtılmış gerçeklik birilerini işine yarıyor demek ki! Sanat doğru yerde konumlansaydı yaşamı sorgulatacaktı. Estetik tavrıyla, kimilerinin neden ezildikleri meydana çıkacaktı. Özlemlerine uygun hareket etmeleri sağlanacaktı. Janusun iki yüzü çırılçıplak sergilenecekti. Ancak gerçekliğin bilgisine ulaşanlar doğru soru sorabilir, unutma! Kavramadığın şeye nasıl soru soracaksın? Kendi gerçekliğine varamadığın için başkasının “gerçeklerini” yaşıyorsun. Bu derebeylik, hiyerarşi, köylülerin tapınaklara ürettiklerinin onda birini bırakması gibi nice sömürü çeşidine ancak paramparça edilmiş belleklerin yansımasından katlanılır. Şu trajedi aklına gelir mi? Dinler adına kapıştığımız rantlarımızdır. Kime gam, ayna sırlı! İnsanlar tarih boyunca dinlerin ne olduğunu değil de nasıl işlev gördüklerini düşünselerdi bu kadar sömürülmezlerdi. Peki dönemlere göre renklenen (y)asa devlet, kimin üstünde şakırdar? Ama gerçekliğin maskeden kaçma huyu var. Her şeye rağmen. Gerçek, hangi kılıklara zorlanmış hiç düşündün mü? Belki hayatında hiç karşılaşmadın onunla. Sınıfıyla içinden geçenlerin uygunsuzluğu kendisini rahatsız etti. Şizofrenik yarılmaydı bu. Demek ki hangi sınıftan veya inançtan olursan ol, gerçek çarpar. Asaya bakınırken elindekilerinin gücüyle yaşadığının ayrımına vardı.(Y)asanın diğer ucundakiler kendisine uzaktı. Yoksulluk dolanmıştı yaşamlarına. Yine de kalabalık ve
her şeyi üreten oldukları için ürkütücüydüler. Kölelere aynı elbise giydirilmemesi de bundandı: Güçlerinin bilincine varmasınlar. Januslar buna çalışıyorlardı, kötürümleştirerek ezilenlerin algılarını. Tapınak bilinçli sanatlar bunun için idealizm püskürtüyorlardı. Aklına Proudhon geldi: “Latin toplumlarında sanat, inananlar ile kulların biat ettiği Kilise ile Saray’ın tepe noktaları arasında çekilmiş bir ipe iliştirilmişçesine havada asılı kalmıştı… Dogmaların ve dinsel seremonilerin, Dionysos için düzenlenen ziyafetlerin kurban seremonilerinin, egemenlerin önemli aktivitelerinin, yarışmaların ve soylu eğlencelerinin, tanrıların ve mühim şahsiyetlerin resimleri yapıldı. Tek resmedilmeyen ise ulusun bizzat kendisiydi” (Sanatın Prensibi, kitabından.) Bu ulusların serüvenidir: Kendilerini anlatmayan sanatlarda dipnot halinde bile yer almamak! Proudhon, Rousseau ve diğerleri, devrimlerle gelen aydınlanmaya eklenen sınıf mücadeleleri, aristokrat dünyayı paramparça edecekti. Kaçış yoktu. Kimileri burjuva sınıfına geçmişlerdi. Onların aynası neyi sırlayacaktı, merak ediyordu.

Bu adamın torunlarından biri sanayi ve iletişim devrimlerinin yapıldığı çağın insanıydı. Midesi ölçüsünde dünya tasarlayan avcı toplayıcı atalarına da benzemiyordu toprakçıl yaşam ekseninde devinenlere de! Bu ataların teşkilatlarını, unvanlarını, geçimliklerini ve kutsallarını “makine” kökünden sökmüştü. Evrensel fahişe para, koluna girdiği ticaretle her şeyi baştan yazıyordu. Değerleri de! (Y)asa değişir de uygulayıcılar değişmez mi? Tek kural vardı: Parayı veren düdüğü çalar. Kendi deyişiyle “laissez faire, laissez passer” her şeyi açıklıyordu. O kadar toplumsal hareketlilikten sonra insanlar liberte beklerken liberalizm gelmişti. Devrim, yapamamıştı. Ama uğulduyordu. Kapitalizm bu ya, kendisini yok edecek olanı bağrından doğurmuştu. Bunu gördüğünden, öncül düşüncelerine bile ihanet ederek her yönden saldırıya geçti. Emekçi sınıfın direncinin kırılması için ne gerekiyorsa yaptı.
Elinde uşağa dönen devlet ve (y)asaları kadar darbeler de pek işe yaramıyordu. Sistematik şekilde topluma enjekte edilen dinlerle çelişkileri biraz kamufle ediyordu. Ama usa ekilen tohuma inemiyordu. Tohum koparılmadan dalları kırmanın ne faydası vardı? Öyleyse atalarından daha amansız ve incelikli düşünmek zorundaydı. Tohuma çalışmalıydı. Bilgisayarının başına otururken gölgesi belirdi yüzeyinde. Aynaya benzetti. Bu ayna daha gelişkin ve sırlıydı; kablolar, internet ve diğerlerinin ucu bir sisteme çıkıyordu. Bunlarla kontrol mekanizması oluşturulabilirdi. Ne de olsa tasarlayan parmakların gerisinde sınıfı olacaktı. İdeolojisini makine aracılığıyla düşman sınıfa geçirebileceğini anlayınca sevinçle gerindi. Bu nasıl olacaktı? Sır buradaydı. Önceki sınıfsal aksesuarlar bir baskılama oluştursa da akıllardaki tohuma ulaşamıyordu. Üstelik masraflı oldukları kadar tepki de çekiyorlardı. Sömürü, modern ayna ile inceltilmeliydi. İnceltilmiş Goebbels! Yerinden zıpladı. İnceltilmiş ve yoğunlaştırılmış strateji sökebilirdi tohumu. Ne demişti Gramci; “İnsanı kafasından yakaladınız mı kol ve bacakları kendiliğinden gelir.” Fark etti ki ataları hep kol ve bacaklarla uğraşmıştı. Evet, devlet ve dinleri kullanmışlardı, haklarını yemeyelim. Ama sanat ve felsefeyi ihmal etmişlerdi. Halka en yakın olan sanat nasıl böylesine görmezlikten gelinirdi? Hele modern dünyada. Bilinç kıyıma uğrar, algı yanılmalarıyla erozyondan geçerse… insan kendini yok edene hayranlık duyabilir. Yeter ki inandırılsın. “İnanmak!” İçinde ne sorgulama ne insanlığın tarihsel birikimleri.

Bekçilik yaparsın tecavüzcüne. Öyle bir akıl tutulması. Bir de idola fori’lere uygun yanılsamalar çeşnilendirilip kitlelere ulaştırıldı mı… “üretici yazar”larla starlar yaratılıp ödüllendirildi mi sistem tıkır tıkır işler. Yani “edebiyatsız edebiyat!”. İçeriğe de boş ver. Nasılsa, farklı algılama şekilleri var, denilerek safsatalara kapı aralanırken. Uygun koşullar da yaratıldı mı oltasını eliyle hazırlar. Dedim ya, inceltilmiş Goebbels! Şaşırma öyleyse, toplumun kalan bilincini de post modernizmin halletmesine. Hayatın her alanında algıları yönlendirmek ve kontrol etmek sistemin işidir. Goebbels demişken… Goebbels Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olduğunda yaptığı ilk işlerden biri tüm gazeteci, yazar ve sanatçıları bakanlığın basın yayın, edebiyat ve radyo odalarından birine kayıt olmak zorunda bırakmasıydı. Böylece bilgiler kontrol altına alınmıştı. Toplum, topluma habersiz kaldı. Çünkü gerçeği verecek kimse kalmamıştı. Toplum sırlı aynadan kendine bakıyordu. Görüntü mükemmel, gerçek kapkaraydı. Sırrı delmeye çalışan sır’lara karışıyordu. Ama çöküş sadece halk içinse sorun yoktu. Bu, egemenlerin amentüsüydü. CIA gibi örgütlenmeler de dahil, böyle bir dünya kurdular. Üstümüze kum fırtınası gibi çöken post modernizmin her taneciğinin gördüğü işlev budur: Gerçek’ten kopartmak. Anlamadığın fırtınanın cenderesinden kurtulamazsın. Algıların yönetimi ve yönlendirilmesi konusunda Kitleleri Harekete Geçirme Aracı Olarak Sosyal Algı Yönetimi eserinde M. Z. Özarslan şu tespitte bulunuyor: “Algı, tutum ve davranışların oluşumları, özellikleri, etkilendikleri
süreçler, kişilerin diğer kişilerle olan ilişkileri ile söz konusu süreçler üzerine yapılan araştırma ve kontrollü deneyler, algıların yönetilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır… Algı yöneticisi, hedef üzerinde sistemli analizlerle, hedefin özellikleri, etkilendikleri, etkiledikleri gibi hususlar üzerine değerlendirmeler yapmakta, sonrasında amaç doğrultusunda hedefe yönelik sistematik mesajlar
iletmekte ve sonuçta hedefin kendi isteği ve kararı ile istenilen şekilde tutum ve davranış sergilemesine çalışmaktadır. Algı yönetiminin başarısı, hedefin davranışlarını kendi isteğiyle ve kendi kararları doğrultusunda yaptığına olan inancı ile orantılıdır.”( S. 30) M. Z. Özarslan’ın akademik dille anlattığının açıkçası şudur: Kapitalizmde bir kobaysın. Senin için labirent de kurulmuş peynir de konulmuş. Düzeneği çakmayasın diye “peyniri sen buldun!” ortamı yaratılıyor. Böylece sen Prius edası
içinde istediğin partiyi de iktidara taşırsın, istediğin dine inanırsın, düşünürsün veya kitaplar okursun. “Zevkler ve renkler tartışılmaz” dersin. Bir bakarsın post modern ürünleri tercih etmişsin. Madem gerçek göreceli, madem her şeye akılla ulaşılamıyor… yürü ya okur! Bu arada post modernizm de adeta şu mantıkla yapacağını yapıyordu: “Katil, cinayetini müddeiumumi muavinin ağzından tanımadı. Cinayet güzelleşmiş, hutbe olmuş, edebiyat olmuştu; eserdi.”( M. C. Kuntay) İşte varlığını yok eden, tohumuna saldıran bu döküntülere sen ‘eser eser!’ diye sarılıyorsun. Hem herkes senin gibi ödüllendirilenlere koşuşturuyor. Kadın programları, feodalizm cilalayan diziler, ortaçağ kafalı şarlatanlar, vandallıklar ve gerçeklikleri paramparça eden yazarlar nasıl da buluşuyorlar aynı noktada.
Bunların karşılığı yaşamın çökertilmesi. Değersizliğin değer olması. Bunun içindir bilgilerin
çarpıtılması. Bu durumda labirenti kim, niye sorgulasın. Aslında bu kitle iletişim(sizlik) çağında sorgulamak ezilenler için çok önem kazanıyor. Sanat ve felsefe sorgulamaya olanak yarattıkları için onlar üzerindeki manipülasyon daha fazladır. Sermaye bunun için kendi sanatını yarattı. Sermaye için sanat yaratmakla din yaratmak veya piyasa için meta üretmek aynı kapıya çıkar. Yeter ki kitleleri yakalasın. Hele kafasından yakaladığınız sizin için neler yapmaz. Coplayan polis, yalan haberle zehirleyen gazeteci, haksız karar veren hakim, bilincimizi dumura uğratan sanatçı… kafasından yakalanmış bizden biridir. Mesele pirincin içindeki beyaz taşları ayıklamaktır. İçimiz ‘sermaye’ olmuşken ne mümkün sermayenin dünyasını yıkmak. Ama biz tam da bunun bilincinde kalarak, ‘sanat’ta direneceğiz; “Taş devrinin sanatçısını düşünsenize! O, kabilesi halkı ava (yani sokağa) giderken onlara cesaret veren şeyler: şarkılar, şiirler, dualar okuyordu. Yoksa dışarıya gitmek yarı yarıya eksilmektir, boş verin, dönün mağaralarınıza, huzur ve saadet orada demiyordu. Bu ilk ve ilkel sanatçı kadar olamayacak mıyız? İnsanlarımıza, memleketimiz halkına yaşadıkları koşulları bu koşulları getiren nedenleri, gelişmelerini, hayatın akışını, bu akışta birey ve bölüm olarak oynayacağımız rolleri ve önemini anlatmayacak mıyız? Onların içini karartıp dünyalarına küstürecek; odalara, evlere kapayarak can sıkıntısı ve bezginlik içinde bunaltıp; sokağı ve dış alemi ‘her kilide maymuncuk, her rüzgarda gemisini kurtaran, hiçbir işe yaramaz’ madrabazlara, hırsızlara terk mi edeceğiz?” (Gerçekçilik Savaşı, A. İlhan, s. 151) Post modernizmin amacı sanatı mankurtlaştırmaktır.
Özetle, ‘insan’sız diyebileceğimiz bu sanat, halka ve hayata hiçbir şey vermediği için, desteğe rağmen yıkılmaktadır. Bu, sanatın özünü koruması olarak da alınabilir. Burada şu da sorulabilir: Halk, kendisini başka sınıfın sanatında görebilir mi? Asla! Bunu anlamayan halk da tıpkı Ago Paşa’nın Hatıratı öyküsündeki aptal papağan gibi sürekli olarak efendilerine uygun çığırır. Ama bu eninde sonunda kellesine sebep olur. Öyleyse var olmak adına yok etmeli bu sırlı sanatları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikKenar Mahalle Rapsodisi
Sonraki İçerikCıvata Hayat

ÇOK OKUNANLAR

MALATYALI FAHRİ: ÇILGIN MIZRAP*

MALATYALI FAHRİ: ÇILGIN MIZRAP* 1950’lerin Malatya’sı. Değil gramofon, radyo bile her evde yok. Gezgin destancıların acıklı sesini saymazsak, dolayısıyla gürültü kirliliği de yok. Ama bazen...

ALTINÇAĞ ÖZLEMİ, MİTLER VE İSMET ÖZEL’LER

ALTINÇAĞ ÖZLEMİ, MİTLER ve İSMET ÖZELLER! Şiir ve yaşam bütündür. Şiir ayrı yaşam ayrı diye bir durum yok. Şairin nefret edilen biri olması onun nihilist...

BALKAN ALEVİLİĞİ ASİMİLE EDİLİYOR…SALDIRILARLA VE ÜLKE ALEVİLİĞİN DURUMU

    Anadolu’dan Balkanlar’a Alevi – Bektaşi Asimilasyon Gayretleri Hız Kesmiyor Bölücü Sesler Çoğalıyor, Karanlık Büyüyor… Alevi – Bektaşi toplumunda çok ciddi bir kopuş ve ikilik yaşanıyor. Bu...

SAÇTAN YASAKLAR

  Nuray Karadağ   Otuz üç yıllık dostum, doğduğundan beri yani elli yıldır katlandığı baba zulmünden bezip bir örtünün altına gizlediği saçlarını kazıttı, İranlı kadınlardan habersiz. Dünyanın...

SON YORUMLAR

Ikbal kaynar on SALİH BOLAT VEFAT ETTİ
Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK