9 C
İstanbul
Salı, Ekim 19, 2021
Ana Sayfa Kritik Sanatçı Nasıl Yaratır?

Sanatçı Nasıl Yaratır?

Sanatçı Nasıl Yaratır? 

“Doğa, benim bilinçaltımdır.” Aragon

Sanat sorunlarında ana kaynak sanatçının yaratıcı kişiliğidir. Sanatçının niçin yarattığına değinmiştik; şimdi de nasıl yarattığını görelim. Büyük ressamların doğaya bakarak yaptıkları tablolarını, doğadaki yerleriyle karşılaştırırsak aralarında hiçbir yakınlık görmeyiz. Çünkü gerçek ressam doğayı gözleriyle değil, görüşünü yöneten kendine özgü duygulanışı, anıları, düşleri, özlemleri, kültürü ile görmektedir. Bunlar sanatçıdan sanatçıya değiştiği için, sanatçıların üsluplar; da değişmektedir.

Mareel Proust’un dediği gibi: “Üslup, yazar için olduğu kadar, ressam için de teknik bir sorun değil, bir görüş sorunudur. Yalnız sanat iledir ki, tek bir dünyayı, kendi dünyamızı göreceğimiz yerde, onun çoğaldığını ve ne kadar yaratan sanatçı varsa, birbirinden farklı, o kadar dünya görürüz.” (Marcel Proust, Le Temps retrouve, e.ı, s. 48), 

Ruysdael’in eserlerine kararsızlık egemendir. Bir örnek vermiş olmak için 17. Yüzyılın ünlü Hollandalı ressamı Ruysdael’in yaptığı manzara resimlerini hatırlayalım. Bu resimlerde kimi zaman bir saplantıya dönüşen, doğada yalnız geçici, köpüklü sel sularının akışını, ağaçların kavranışını, her şeydeki aşınmayı, çürümeyi, çamurlu yollarda köylüleri hep uzaklaşırken gösteren bu ressam, yalnız gördüklerini mi yansıtmıştır? Yoksa bu dünyada her şeyin geçici olduğunu mu duyurmak istemiştir? Kuşkusuz Ruysdael, Tevrat’daki Eski Ahid’in, Vaiz bölümü ile beslenmiş olmasaydı, dünyayı böyle görmezdi. «Vaiz»den şu satırları birlikte okuyalım: 

“Bir nesil gider, bir başkası gelir, zemin ise daima durur… Rüzgar güneye doğru gider ve kuzeye doğru döner. Rüzgar dolaşa dolaşa gider, kendi devranını tekrar eder. Bütün nehirler denize akar ve deniz hiç dolmaz. Nehirler çıktıkları yere tekrar giderler… Güneş altında yapılan işlerin hepsini gördüm, işte hepsi boş ve can sıkıntısıdır.” 

Ruysdael kuvvetli bir din eğitimi görmüştü. Son derece duygun bir yaradılışı vardı. Bu eğitim onda ki her şeyin kararsızı gidici; her şeyin boş olduğu inancını (24.sayfa) yaratmıştı; onun her tablosunda bu duygu yaşar. 

Sanatçının duygusal varlığı ve düş gücü:
Şimdi de çağdaş bir Fransız ressamından. Raul Dufy.den bir örnek vereyim: Salnt-Adresse adındaki tablosundan söz etmek istiyorum. Bu tabloda göze çarpan ilk şey, mavi deniz üzerinde uçuşan kocaman kelebeklerdir. Yelkenli sandallar kadar böylesine büyük kelebekler olur mu hiç? Bu kelebekler de nereden çıktı, bu koyda işleri ne? diye sorabilirsiniz. Sanatçının duygusal varlığı ile düşgücü işbirliği yaptı mı, geçmişteki izlenimler çağrışım yoluyla parladı mı, sanatta olmayacak şey yoktur. Belki ressam ılık bir bahar sabahı, çok mutlu bir anında kelebeklerin çiçeklere konduğunu görünce, çok duygulanmıştır. Yıllar sonra evinin bahçesinde düşlere dalmışken çiçeklere konan bir kelebeği görmesi, ressamın bilincine özlem idolu bir anı çıkarmıştır. İşte bu duygulanmanın nedeni kelebek olduğu için, ressam onu alabildiğine büyülterek dikkati onun üzerine çekmek istemiştir.

Kısacası, sanatçının gördüğü dünya, mantığınızın verilerine göre değil, duygularımızın, düşlerimizin, özlemlerimizin verilerine göre düzenlenmektedir. İşte Dufy’nin o kocaman kelebekleri bu bakımdan dikkate alınırsa sorun aydınlanmış  olur. Ve işte o zaman o kocaman kelebeklerin kanatları üzerinde mavi bir düş dünyasına yükseldiğimizi, içimizin bir heyecanla titrediğini duyarız. 

Emile Zola ve Germinal 
Manzara resimlerinden toplumsal konulara, sözgelimi yaşam savaşımı, dünya savaşları, yoksulluklar. Kötü yollara sapmalar, sınıf çatışmaları gibi konuları işleyen romanlara geçersek duyguları değişmez. 

Ressamın düşgücü ile büyüttüğü kelebek gibi, romancı da herhangi toplumsal bir olayın, bir grevin etkisinde kalabilir. Bilincine bir tohum gibi düşen bu izlenim,  bilinçaltlarının da katkısıyla gelişerek büyük bir romana dönüşebilir. 

İsterseniz, Emile Zola’nın maden ocakları işçileri arasında olup bitenlere bakarak, bu ocaklara inerek, görerek, notlar alarak, fişler üzerinde çalışarak yazdığı Germinal üzerinde azıcık duralım: Toplumsal gerçekçi sayılan bu romanda hiç mi düşün, duygunun payı yoktur?

Bu romanı kendisinden hiçbir şey katmayarak, düşsüz ve yüreksiz mi yazmıştır? 
Romanı biraz incelersek bunun hiç de böyle olmadığını görürüz. 

Kömür ocakları tünellerinde 11 yıldır çalışan, bütün işçilerin sevdiği Batallle adında bir at vardı!’. Sabotaj sonucu, bir gün yıkılan duvarlar, çöken tavanlar arasında, patlayan borulardan fışkıran sular içinde, işçilerle birlikle yer altında kalır. ‘Bu arada sular durmadan yükselmektedir. Bütün işçiler koşuşmaktadır. Bataille da, yıkıntılar arasında kalarak boğulmamak için, sıkıştığı yerden kurtularak, ileriye  doğru atıldıkça, daralan ve alçalan galerilerde koşarken duvarlara çarparak derisi sıyrılır, gövdesi direklere takılır, lime lime kopar. «Nereye gidiyordu? Belki oraya,  o gençlik yıllarının hayaline, içinde dünyaya geldiği Scrape suyu kenarındaki değirmene, havada iri =bir lamba gibi yanan güneşin, o belirsiz hatırasına doğru gidiyordu… Ovaların havasını içine almak isteği, sıcak gök kubbesinin altında aydınlığa açılan deliği, o kapıyı buluncaya kadar, onu dosdoğru ileriye doğru koşturuyordu.» [Emile Zola, Germinal, çev. Harndi Varoğlu. Remzi kitabevi, İst. 1969, s.477J. 
Romanın olguları, Zola’nın anlattığı biçimde birbirine bağlı olarak ve düşsel boyutlar alarak, kimi zaman da bir destan görüntüsü kazanarak böylesine yazıldığı görülmemiştir. Romancı bunları ‘hep gözlemlerinden mi aldı? Hayır, bunları sonsuz deneylerin beslediği düşlerinden, kanayan yüreğinden çıkardı. 

Sanatçıda iç dünyasının eserine etkisi: 
Sanatçıların, içyapı bakımından, yıllar boyunca yaşadıkları deneylerin başlıkları bakımından birbirine benzememeleri, her birini de başkalaştırır. Onların  kimilerinde düş gücü kimilerinde düşünme ağır basmaktadır. En küçük doğasal ve toplumsal bir olay onların iç dünyasında değişik yankılar uyandırmaktadır. Ayrıca, durgun yaradılışlı, daha dengeli sanatçılar da vardır. Ama nasıl olurlarsa olsunlar, yaratış ortamına giren sanatçı, ilkin içini bir sıcaklığın sardığını duymazlıktan gelemez. Bu sıcaklık onu, bu çıkarcı dünyadan uzaklaştırırken belirlenen izlenimler yavaş yavaş biçim almağa başlar. Bu biçimlenme işi, sanatçısına göre,  kimi zaman büyük bir kolaylıkla, kimi zaman da güçlükle oluşur. Birinciye örnek olarak Goethe gösterilebilir. Onun, Wel’ther’i dinledikten sonra: – Okuduğunuz, kimin romanı? diye sorması, sadece bu romanı bir düş halinde yazmış olduğunu gösterir. 
Flaubert «Madam Bovary»yi 53 ayda yazmıştı
Sanat eserinin esinle yaratıldığını gösteren, buna benzer daha birçok örnek verilebilir. Ama kimi sanatçıların aydınlıkta, ne yaptıklarını bilerek çalıştıklarını bu yüzden kimi zaman bir tür doğum sancısı çektiklerini, eserlerini meydana getirmek için yıllarını verdiklerini belirten örnekler de vardır. Resim sanatında Leonardo’yu, Cezanne’ı: edebiyatta Flaubert’i birer örnek olarak verebiliriz. 

Gustave Flaubert çok güç çalışan bir sanatçıydı, Mektuplar’ı, bu özelliğini öğrenmek isteyenlere tükenmez bir kaynaktır. Bir zamanların sevgilisi Louise Colet’ye yazılmış olanlarından seçtiğim şu birkaç parça bu gerçeği gösterecek niteliktedir: 

15 Ocak 1853 : 
«Geçen hafta bir sayfa yazmak için beş günümü verdim, bunun için de her şeyi bir yana bıraktım … » 

29 Ocak 1853, cumartesi geceyarısı: 
«Biliyor musun, Madame Bovary’den beş ayda ne kadar yazdığımı? Tam 65 sayfa!»

22 Şubat 1853, çarşamba, geceyarısı : 
«Şimdi başım dinç, ,10 sayfa çiziktirdim, ama ikibuçuk sayfa elde ettim.» 

5-6 Mart 1853, cumartesi gecesi saat – :’ 
« , .. N e umut kırıcı şey uzun bir çalışma! Ayrıldığımız 15 Şubat tarihinden beri sadece 8 sayfa. Önümde daha 250 sayfa var.» 

7 Eylül 1853, çarşamba, geceyarısı : 
«Madame Bovary’yi yeniden ele aldım. Pazartesinden beri, işte’ aşağı yukarı bitmiş beş sayfa, .. » 

12 Eylül 1853, pazartesi, gece yarısını yarım geçe: 
«Olmuyor, olmuyor! Sırtında sanki dağları taşımış bir adamdan daha yorgunum. Kimi zaman ağlamak istiyorum. İnsanüstü bir güç gerek, oysa ben sadece bir insanım. 

«Sıkıntıdan, bezginlikten, yorgunluktan başım dönüyor. Bir cümle, bile kuramadası dört saat geçirdim. Bugün tek bir satır ‘yazmadım; daha doğrusu yüz satır yazıp bozdum». (Bu aktarımlar, Flaubert’in 13 ciltlik mektuplarından. Genevieve Bolleme’in yaptığı, Prôface a la vie d’un ecrlvain adındaki seçmeden yapılmıştır, Sd. ed. du Seuil, 1963.) 

Daha başka arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan da Madame Uovary’yi yazmak için Flaubert’in ne denli zorlu bir çalışma içinde olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten. 1851’de yazmağa başladığı bu roman, 30 Nisan 185f)’da, 53 aylık, aralıksız bir çalışmanın ürünü olarak bitmiştir. Flaubert’in doğuştan gelen yeteneğini, onun zorlu ve gergin çalışması, sözcüklerini titizlikle seçmesi, cümlelerini yorulmadan törpülemesi, bu uğurda ömür tüketmesi tamamlamasaydı. Duyguların Eğitimi ile Madame Bovary yazılabilir miydi? 

Sevincin olduğu yerde yaratış vardır 
Şimdi şu soruyu kendimize yöneltebiliriz: Flaubert, bunca acı çekerek ne diye roman yazmaya katlanıyordu? Onun Louise Colet’ye Ve arkadaşlarına yazdığı mektuplardan, çektiği acıların, uykusuz geçirdiği gecelerin, roman bitince biranda nasıl yok olduğunu varlığının nasıl coşkun bir sevinçle dolduğunu da öğreniyoruz. 

Romancı ve genel olarak sanatçı, zaman zaman, doğum sancıları ile kıvransa da, doğumdan sonra çocuğunu gören anne gibi sevinç duymasından daha doğal bir şey olamaz. Bergson, Energie Spirituelle  adındaki incelemesinde bu gerçeğe şöyle değinir: «Sevinç, yaşamın  daima başarı sağladığını, ilerlediğini, bir zafer kazandığını bildirir; sevincin olduğu yerde yaratış vardır; yaratış ne kadar zet içinse sevinç de  o kadar tierituiir» (Henri Bergson, L’Energie Spirituelle, ed. Alcan  Paris, 1919, s. 24). 

Yaratıcı şairlerin büyüklerinden olan John Keats, bu görüşü şöyle  özetler:
«Güzelliğin belirtisi her zaman sevinçtir»
Kendinde olmayarak, ya da bilinçli ve hesaplı olarak yazan romancıları biribirine bağlayan yönler vardır. Her iki tipi kesin olarak biribirinden ayırmak olanaksızdır. Bilinçli tipte bile zaman zaman esintiler görülür. Esinle yazdıklarını söyleyenlerin çoğu zaman bilinçli çalışmalarla desteklendikleri bir gerçektir. Buna karşılık, bilinçli çalışmaya mekanik bir çalışmanın sonucu sayanlar da görülmektedir. Söz gelimi Amerikalı öykücü ve şair Edgar Anan Poe! 
The Philosophy of Composition adlı denemesinde Poe, Karga şiirini, hiçbir rastlantıya, sezgiye yer: vermeden nasıl yazdığını, sözcükleri  dize içindeki yerlerine nasıl oturttuğunu, etkiyi arttırmak için nelere başvurduğunu anlatır. Şiir matematik bir problemini belirginliği ve şaşmaz tutarlılığı ile adım adım, oluşumuna yürümüştür. 

Poe okuyucuyu etkilemek için çok acıklı bir temayı, sevgilisinin ölümüne ağlayan bir şairi, yer olarak da küçük bir odayı seçmiştir. Yerin oda olarak sınırlandırılması,  bir çerçevenin resmi sınırlayarak etkisini arttırması gibi, hüznü daha  belirginleştirmek içindir. Sonra, şiir dikkati yoracak kadar uzun, dikkati çekmeyecek kadar kısa olmamalıdır. Duyulan acı yüz kadar uyumlu dizeyle söylenmelidir. Etkinin derin olması için de çekici bir sözcük belli aralıklarla, şaşmaz bir biçimde  geçmelidir. Bu tekrarlanan sözcüğün “o” ünlüsüyle, onu izleyen “r” ünsüzünün bilesimi olabilirdi. Düşüncenin bu noktasına gelince, şairin kalemine takılan sözcük de Never more olmuştu. İyi ama, hiçbir zaman anlamına gelen bu sözcüğü kim ve ne zaman söyleyecekti? Aklı ve mantığı olan bir varlık bu sözcüğü bıkmadan, yorulmadan bidüziye kullanamazdı.  Bu bidüziyeliği yadırgatmayan bir yaratık bulmak gerekiyordu. İşte şairin kafasında, aklı ve mantığı olmayan, ama konuşabilir olasılığını uyandıran bir kuş beliriyor. Bu kuş, şiirin yaslı havasına uygun düşen karga olabilirdi. Şimdi bu never more sözcüğü, şairin her yanıp yakınmasına bir kanıt olursa, bunu da fırtınadan küçük odaya sığınarak, beyaz mermerden Pallas büstü üzerine tünemiş, uğursuz sayılan bu siyah kuş inatla tekrarlarsa ve bu konuşma, son ışığını yasayan bir lambanın karşısında geçerse, ruhu sonsuz bir yasın nasıl kıskaç gibi kavrayacağı da kendiliğinden anlaşılır. 

Edgar A. Poe’nun ölümsüz şiirinde, özetlediğimiz açıklamaya göre, herşey ölçülmüş biçilmiş bir hesap işidir. Rastlantıya, esine en küçük bir yer vermeyen bu sanat anlayışını, «Deniz Mezarlığı» şair! Paul Valery de; «Gerçek bir şairin gerçek şartı, rüya halinden çok farklı bir şeydir… Rüyasını yazmak isteyen şair bile, son derece uyanık bulunmak zorundadır» diyerek, bir dereceye kadar paylaşır. Bir dereceye kadar diyorum, çünkü’ Valery, şiir yazmanın bir kafa işi olduğunu kabul etmekle birlikte, ilk dizenin beklenmedik bir anda içe doğan Tanrı vergisi olduğuna inanmaktadır. Ama öbür dizeler kul işidir. Onları birinciye bakarak biçime sokmak şairin kendi yeteneğine, ustalığına kalmıştır. (Paul Va!ery,au sujet d’Adonls, in Variete vol. I, ed. Gallimard, p: .. 56-66.) 

Poe bu denemesini. esincileri çileden çıkarmak için yapmış olmalı; yoksa eli kalem tutan, biraz okumuş herkesin, az çok bir çaba ile şair olması işten değildi. Hem Karga şiirinin baştan sona, ölçülüp biçilmiş bir hesap işi olarak, aydınlık içinde yazıldığını da sanmamalı. Poe’nun bu şiiri yazdığı sıralarda, sevdiği kızın ölümüyle içi acılarla doluydu ve içiyordu, Bununla birlikte, Karga’nın gerçekten nasıl yazıldığını aydınlatmayan, bu yaratış felsefesi, sadece bilinçli çalışma üzerine dikkati çekmiştir. Baudelaire, Mallarme, Valery, bu denemenin etkisi altında kalmışlardır. 

Gerçekte, kimi zaman, bir sesin, bir rengin; bir kokunun, sanatçı da birçok karışık ve belirsiz anıları, duyguları uyandırmasıyla başlar, yaratma işi. Sonra şair, çoğu zaman görüldüğü gibi, günlerce, haftalarca çalıştığı şiirini bitiremeden bırakır. Ama beklenmedik bir anda şiirini bitirdiği görülür. Şu gerçeği belirtelim: Şair, saatlerce, haftalarca birşey yazamadan çalışmasaydı, bir dinlenme anında, ansızın içine doğan bir iki dizeyi yazdığı geçiremezdi. Özetleyelim: Şair aramadan buldu  ise, bulmadan aradığı İçindir,” 

Görülüyor ki, alın terine mal olmayan bilinçsiz ve çabasız yaratış yoktur. Bu, romanı için de, her sanat dalı için de böyledir. 

not: ESTETİK  ve Ana Sorunları Suut Kemal Yetkin’in eserinden alınmıştır

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikMÜRDÜM ERİĞİ
Sonraki İçerikYaratışta Dış Etkenler

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK