9 C
İstanbul
Çarşamba, Şubat 8, 2023
Ana Sayfa Kritik MANASTIR veya ARKA ODA

MANASTIR veya ARKA ODA

MANASTIR VEYA ARKA ODA

Şöyle der Montaigne: “Tümüyle bizim olan, kimselerin girmediği bir arka oda ayırmalıyız kendimize. kendi gerçek özgürlüğümüzü, kendi temel ayrılığımızı, temel yalnızlığımızı kurduğumuz bir arka oda.” Montaigne’in bu görüşü pek aklıma yatar benim. insan belli bir yaştan sonra kendi dünyasını yeniden gözden geçirmeli, tepeden tırnağa yeniden düzenlemeli, orda kendisi için dingin bir barınak, gürültünün patırtının uzağında esenlikli bir sığınak, yaşam ve düşünce birikimleriyle dolu küçük bir düşünce laboratuvarı kurmalı diye düşünürüm. Sakın bunu insanoğlu bir yaştan sonra bilinci dağıtıp yeniden kurmalı gibi anlamayalım: artık bilincimiz kendi özel koşulları içinde kendini var etmiştir, onu geliştirebiliriz, onda bir şeyleri düzeltebiliriz ama onu kökten değiştiremeyiz, artık neysek oyuzdur.

Artık dünyada pek çok şeyin bize hafif geldiği, bizi ilgilendirmez olduğu bir yer vardır, orada insan kendi verimli yalnızlığını kendisi için ve insanlık için işe yaratabilecek bir ortam oluşturabilmelidir. Artık insanın birilerine eskisi kadar sevimli görünmediği, bu arada birilerinin de insana eskisi kadar sevimli görünmediği bir dönemin yakışığı olabilir kendine çekiliş. Artık ne yapmışsanız yapmışsınızdır, iyi kötü yaşamışsınızdır, yaşamışlıklarınızı anlayacak ve ussallaştıracak noktaya gelmişsinizdir. Yakın ilişkiler güzel dostluklar kurmuşsunuzdur, kaç kere yüreğiniz göğsünüzü parçalayacak gibi olmuştur, dizeler oluşturmuş, yapıtlar vermişsinizdir, sevda çekmiş sabahlara kadar uykusuz kalmışsınızdır ve artık bunların tümü geride kalmıştır. Benzer şeyleri yeniden yaşamayı düşünmezsiniz hatta istemezsiniz. Şimdi bir şeyleri uzaktan uzağa gözden geçirme dönemidir.

Sizin için artık şunu da sağlasam, şunu da elde etsem, şunu da kendimin kılsam telaşı çoktan bitmiştir. Elde edemediklerinize, yıllarca özleyip kavuşamadıklarınıza özlemle değil de gülümseyerek bakarsınız. Oturamadığınız koltuklar, öpemediğiniz dudaklar, alamadığınız evler” artık bir amaçtan çok bir anıdır sizin için, hatta anı bile değildir. Nesnelerin de­ğeri  yada önemi açısından dünyayı eskisi gibi görmezsiniz, onu eksiksiz bir yan tutmazlık içinde gözlemlemektesinizdir. Kimseye kızmaz olduğunuz, ihanetlere bile gülüp geçtiğiniz, küçüklükleri gülerek karşıladığınız bir durmuş oturmuşluk durumudur bu. Bu bir el çekmişlik değildir, el çekmişlik bile olsa dünyadan kopmuşluk değildir. Manastırda olmak ya da arka odada olmak artık dünyadan alacak pek bir şeyi olmamak anlamına gelir. Dünya karşısında dağınık ve heyecanlı etkinlikle belirgin düşünsel edilginlik ya da öğrenme dönemi bitmiş, öğrendiklerini kullanma ya da işe yaratma dönemi, heyecanların geriye çekilmesiyle belirgin düşünsel etkinlik dönemi başlamıştır.

Bunun için her şeyin zamanında yani geç kalmadan yaşanmış olması gerekir. Otuz yıldır roman tasarlayan ama henüz birinci romanını yazamamış olan ihtiyarlar vardır, onların sahip oldukları bilinç gereçleriyle bir arka oda kurmaları zor olacaktır. Yarına ertelenmiş sevinçler, bir türlü çıkılamamış yolculuklar, uydurma aşklar, baştan sona korkuyla yaşanmış inançlar, karşılanmamış hevesler, göze alınamamış karşı koymalar olgunluk dönemi için bir arka oda umudu bırakmaz bize. Çok şey yapacaktım, dolu dizgin yaşayacaktım ama bırakmadılar ve zaman göz açıp kapayana kadar geçti, ben öylece kalakaldım diyenlerin, gözü arkada olanların, gözü açık gidecek olanların elbette bir arka odası olmayacaktır. insanın kendine çekilebilmesi için gözünün dünyada bir yerlerde, birilerinde kalmamış olması gerekir. Yedikçe yemek isteyen gözü doymazların arka odada ne işi var? Onlar böyle yerlere giremezler, deli çıkarlar böyle yerlerden. Atın onu oradan, bezirganın arka odada ne işi varı kendini sevmeyen insan arka odada barınamaz. Onun için arka oda bir korkunç imgeler, bir hayaletler ortamı olacaktır. Arka odaya girmek gerçek yaşama girmek demektir.

Michel de Montaigne - The School Of Life

Arka odaya girmek bir bakıma dünyaya bağlanmanın, dünyayla içli dışlı olmanın, hatta onunla çekişmenin, yıkışmanın, kavga etmenin daha verimli bir biçimidir Genç yaşlarında insan şeyleri kesin bir biçimde birbirinden ayıramaz, “düş”ü ‘”düşlem”den, “sevgi”yi “sevda”dan ayıramaz, sözlüklerde ayırsa bile kendi varlığında ayıramaz, çünkü onların ayrı ayrı deneyimlerine ulaşmış değildir. Evet, buna göre insan dünyayla kendisi arasına belli bir uzaklık koyamaz, gördüğü her nesneye yapışır, onunla bir bilinç ilişkisi yerine bir sevgi ve nefret ilişkisi kurar. Genç yaşlar sabırsızlık yaşlarıdır, insanın bilmeden hatta bazen yarı bilinçlilikle yanlış adımlar attığı, hatta dönülmez yollara girebildiği yaşlardır. Gençliğin yürekliliği bir garip yürekliliktir, iyiliklerden çok garip kahramanlıklar getirir. Gençlikle bağdaşmayan tek şey bilgeliktir. Gençlikte bilgili olabiliriz ama bilge olamayız. Gençlerin bilge olamayışlarının en büyük kanıtı bildikleri gibi davranmaları, burunlarının doğrusuna gitmeleridir Ancak bilgeliğe erkenden adım atmış olan nice olgun genç vardır. Bilgelik yaşam karşısında belli bir durmuş oturmuşluğu gerektirir. Genç insan her şeyi çok çabuk göze aldığı için gerçek insan etkinliğini göze alamayan insandır. Genç adam uydurma bir tasarım için canını tehlikeye atabilir de bir sorunu beynini çatlatırcasına düşünüp tartışmaya pek yanaşmaz. Gençlikte bu kaygan, bu uçarı, bu kararsız, yanlarıyla bu yürekli yüreksizliklerle dolu yanlarıyla güzeldir. Gençlik silme heyecandır, alabildiğine düştür, köklü köksüz sevinçlerdir. Bazı içi geçmiş gençleri ne olur ayrı tutalım. içi geçmiş gençler ihtiyarlara benzeseler de bilgelere benzemezler. Uyuşukluk bilgelikten uzaktır.

İnsan bir süre buğulu düşler içinde yaşar komşunun oğlu bir masal prensidir ya da mahallenin en dangalak kızı bir masal prensesidir. Sonra yaşam deneyleri birikir, bilinç olgunlaşmaya başlar, artık insan “sevgi”yi “sevda”dan ayırır duruma gelir gündelik olanı, kolay olanı, sıradan olanı, herkes için olanı mı seçmeli yoksa bilgeliğin yoluna mı girmeli. Çokları birinci yolu seçerler Onların arka odaları olmayacaktır. Arka oda denildiğinde onlar pırtılarla dolu sandık odasını anlayacaklardır Öbürleri bilgeliğe doğru ilerler. Evet, bir yaş gelir, o yaşta herkesin belli birikimleri olur, ancak bu birikim her zaman çok verimli birikim olmayabilir. Ömrünü düzayak yönelimler içinde geçirmiş birinin birikimi bir hazineden çok bir çöplüğü andırır. Kimseyi ilgilendirmeyecek öykülerle, yaşam kırıntılarıyla, boş savlarla, gereksiz kendine güvenlerle dolu bir çöplüktür bu. İnsan kendi çöplüğünü genellikle bir hazine gibi görme yalanını kendinde yaratmış olsa da zaman zaman yaşantıları üzerine kuşkulu bakışlar atar. Basit ya da bayağı yaşamlardan, bezirgan yaşamlarından gerçek felsefe ve gerçek sanat üremez: yaratıcı yaşamlar adanmış yaşamlardır. Gerçek yaşamlar esenliği hak etmiş yaşamlardır, koyunlarını ağıla sokan bir çobanın dinginliğiyle kentteki bir bilgenin dinginliği çok benzeşir. Yaşamların çoğu düzayak da olsa çok az insan ben yaşamımı boşuna harcadım diyecektir. Yaşam harcanmak içindir, para gibi: onu bir hiç için de harcayabilirsiniz, insani değerlerin yaratılması yolunda da harcayabilirsiniz.

Boşa harcanmış yaşamlar iyiye harcanmış yaşamlardan çoktur. Kumarda para yemek bilgi yolunda para yemekten kat kat kolaydır, kolay olduğu gibi geldi geçti sevinçler sağlamak açısından çok daha verimlidir. Kumarcının saatler süren inişli çıkışlı heyecanını düşünün, bir de tuvalin karşısında bir insan sorununu, insanla ilgili bir fikri resme dönüştürmekte olan sanatçıyı düşünün. Birinin heyecanı yüzeysel, sarsıcı, alıp götürücüdür, öbürünün heyecanı köklü, derin, tutarlıdır. Kimse yaşamını boşa harcamak amacında değildir, yaşamı boşa harcamak insan eyleminin bir sonucu olarak kendini gösterir. İnsan olmak adına hiçbir kazanımınız yoksa yaşamınızı boşa harcamışsınızdır. Ben yaşamımı boşa harcamadım, üç evim, dört tarlam, iki dükkanım var diyen adama güler geçersiniz Kumarcının yaşamıyla mal biriktiren adamın yaşamı ahlaki değer açısından ayrılıklar gösterse de yaşam değerlerine ulaşmak açısında bir ayrılık göstermez. Ayrıca, yaşamını hem de yüce değerlerin adını anarak boşa harcamakta olan nice insan görürsünüz, ilk bakışta önemli ülküleri var gibidir, sonunda anlamsız ilişkiler ve boş eylemler içinde kendilerini tüketip çıkarlar. Gariptir, yaşamını boşa harcamış olan kişi bundan utanç duymayacaktır, o kendini çok zaman anlaşılmamış bir değer olarak görecektir insan günahlarından çok boşluklarından utanmalıdır. Ama insanlar günahlarında utanırlar ya da da utanır gibi yaparlar, boşluklarını önemsemezler.

Kendini insan olarak var edememiş insan için bir manastır, bir arka oda düşünmek boşunadır. Böyle bir insan kendine düşünmeyi sorun edemeyecek kadar boşlukludur öte yandan, böyle bir insan kendine çekilmeyecek kadar kendiyle sorunlu ve insandan kopuk kişidir. O çok zaman kendiyle baş başa kalmaya dayanamaz. İtle kopukla birlikte olmak bile kendiyle birlikte olmaktan iyidir onun için. Kargaşık ben kaçılası ben’dir. İnsanın insana kavuşabilmesi ve kendinde kendini görebilmesi için içindeki suların ayna gibi dümdüz olması gerekir. İçinde bilinç adına bir çöplük gezdirenler kendi sularında kendilerini göremezler içinde hazine bulunduranlar kendilerinde kendilerine ve bütün insana kavuşurlar. Kendine dayanamayan insan gerçekte içindeki çöplüğün kokusuna dayanamamaktadır. Kendiyle yüz yüze geldiği zaman burnunu tuta tuta kaçan nice insanlar vardır. İçinde çöplük gezdiren kişi, kendi çöplüğünün kokusunu duymaktansa dünyanın en pis kokularını duyarım diyerek kendi dışına kaçacaktır.

İnsan sonunda kendi çöplüğüne de alışabilir. En sefil koşullarda kendiyle barışık olmak insanın düşebileceği en sefil insanlık durumudur. “Onu iyi ki öldürdüm, şimdi karşıma geçse bir daha öldürürüm” diyebilen kişinin ruh yoksunluğunu düşünün siz. Artık kendinden utanmaz olmuş bir rüşvetçi, şaşırtıcı yalanlar söyleyen bir yalancı, daha başkalarını da yok etmeye hazır bir katil, kırk kişiyi kazıkladıktan sonra bir o kadar kişiyi daha kazıklamaya hazırlanan bir dolandırıcı kendi çöplüğünde mışıl mışıl uyuyabilen insandır. İnsani yıkımın uç noktası kendi pisliklerine iyice alışmak ve hatta kendi pisliğiyle oynar duruma gelmektir. Bunun dışında, büyük çökmüşlüklerin dışında insan her zaman kendi pisliğiyle sorunlu olacaktır. Öldürdüğü adamın yüzünü anımsayarak çıldıracak gibi olan katil kendinde insan olma koşullarını sonuna kadar yok etmemiş bir insandır. Ancak yaşam boyunca belleğini insan olma yolunda sağlıklı ve temiz bilgiyle, gerçekliğin gerçek bilgisiyle doldurabilmiş olanlar kendileriyle baş başa kalabilecek dinginlikte kimseler olabilirler. Kendi çöplüğümüzü oluştururken oluştururuz da ona dayanmak söz konusu oldu mu burnumuzu tuta tuta kaçarız.

Küçük bir kızı ırzına geçtikten sonra boğup öldüren katil yakalanır yakalanmaz kendiyle ilgili bir değer artırımı yapmak istercesine beni asın der, böyle derken kendini insanlığa armağan eder gibidir. Bu gibi katillerin bazıları gerçekten hasta olduklarını söylerler ama hemen hemen kimseyi inandıramazlar. Bilinç eksikliği bir hastalık değildir ya da bilinç eksikliği bir hastalık gibi algılanmaz. O adamı dinleyenler ve hatta yargılayanlar da yetkin bir bilince ulaşmış olamadıklarından onu hasta saymak eğiliminde değillerdir, onu suçlu saymaktadırlar. Oysa katilin bilinciyle kendi bilinçleri arasında büyük bir ayrım olmadığını ve kendilerinin de bir gün belli koşullar altında belli eylemlerde bulunabileceklerini düşünebilseler, kendilerinde olası bir katil bulabilseler korkuya kapılacaklardır. Her neyse, yetkin bir bilinç düzeyine ulaşamamış her kişi kendi kendinin yabancısıdır.

Ben “manastır” diyorum, Montaigne “arka oda’ ya da “emeklilik” derdi, bir başkası bir başka ad verebilir. Adı ne olursa olsun, insana olgunlukta ve yaşlılıkta kendini görebileceği, gözlemleyebileceği, bir özel ortam, iyi düzenlenmiş bir iç dünya gereklidir. Manastıra girmek ya da kendinde kendi manastırını kurmak bir yok olma, bir yitip gitme, bir kendine kapanma ya da kendi üstüne katlanma yeri değildir, dünyaya küsme ve ona sırtını dönme yeri hiç değildir. O ne sıkıntılı bir otel odasıdır ne de bir hapishane hücresidir. O kendi olmanın ve kendiyle kalmanın baş koşuludur. Arka odası olmayanlar ya da içlerinde bir manastır bulundurmayanlar insanın kendiyle baş başa kalması gerekliliğini kolay kolay kavramayacaklardır. Arka odayı bir yok olma yeri gibi göreceklerdir. Bir ölüme hazırlanma yeri hatta. Ölüm tireni için bekleme salonu. 

Onu yaşlılıkta gelen uyuşukluğun odak noktası olarak görmek yanlış olur. Onu eskilerin düşündüğü gibi bir ‘kuşe-i ferağ” ya da ‘kuşe-i nisyan’ hatta bir ‘kuşe-i uzlet’ diye de almamak gerekir. Muhibbi’nin (Kanuni Sultan Süleyman) o güzelim gazelinde ortaya koyduğu “Olmaya vahdet cihanda kuşe-i uzlet gibi” yargısı bizim görüşümüze göre XVI. yüzyılda kalması gereken bir yargıdır. O zamanın insanı ya da en azından bilge kişisi mutluluğu tam bir devinimsizlikte yani bu dünyadan mutlak anlamda kopuşta arıyordu. Kendini yalan dünyada konuk duyan insan için her devinim gereksiz bir girişimdir, boş bir kıpırdanıştır. Pyrrhon’un dinginliği de böyle bir dinginlik değil miydi? Manastır dediğimiz şey yaşamayı seven, doğaüstü düşlerde yitip gitmemiş insanın, bilinçli insanın düşünme ortamıdır, insan için gerçek umudun üretildiği yerlerdir. Kendimizi yaşamayı bilmiyorsak bu manastır dediğim şeye bir umutsuzluk ulayabiliriz, bir olumsuzluk bağlayabiliriz. Onu yalnızlığın, kimsesizliğin bırakılmışlığın kalıcı yuvası sayabiliriz. Onu birileri kendine aşırı güvenen insanın dünyaya yukarıdan bakışıyla oluşturduğu bir yalan ortamı diye anlamak isteyebilir. Kendimizi zorlarsak, ihanete uğramış, kötülükler görmüş, iyiliklerine karşılık bulamamış insanın kırılganlığını simgeleştiren bir imge olarak düşünebiliriz onu.

Manastırda olmayı belli bir yaşa, belli bir olgunluğa, belli bir yetkinliğe ulaşmış insanın kendisiyle buluşması ya da kendisiyle çakışması olarak anlamalıyız. Dünyayı yeterince görmüş, tanımış, dolaşmış, kavramış kişinin dünyadan özümlediklerini yeni duygulara ve yeni düşüncelere ulaşmak üzere yeniden kendi gözleri önüne sermesi, bunun için kendisiyle baş başa kalması olarak anlamalıyız. Manastıra çekilmek, arka odaya girmek, emekliliğini yaşamak dünyadan kopmak değildir, dünyaya daha sağlam yerleşmek demektir. Manastıra girmek belki gündelik gelgitlerden, gereksiz ilgilerden, anlamsız ilişkilerden, kendini yineleyen dostluklardan, düzayak arkadaşlıklardan tümüyle kopup insanı araştırmaya adanmak demektir. Kalıp düşüncelerle yetinen sözde düşünürlerden, gündelik bilinçle geleceğe çözüm üreten siyaset adamlarından, geç kalmış Kelbiyyun filozoflarından, gözünü hırs bürümüş ayaktakımından, kendini dünyanın orta yeri gibi gören iş bilir dolapçılardan uzakta bir yerlerde insanı düşünmek demektir. Çok şeyi gözden çıkarabilir duruma gelmiş olmak demektir. Yalancı ortaklıklardan, düzmece aşklardan, ikiyüzlü birlikteliklerden uzaklaşıp kendine ulaşmak demektir. Belki de yalnızca bilgeleşmek ya da bilgece yaşamak demektir.

 

  • İnsancıl Dergisinden alınmıştır. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

TATLI RÜYALAR

  Nuray Karadağ Her şey üst üste geldi, umursayanlar için. Bir kadın cinayeti daha işlendi, iki çocuk istismarı daha ortaya çıktı. Sadece yaşadığım kentte olanlardı bunlar....

GÜLŞEN VE MÜZİK ENDÜSTRİSİ

   Müzik alanın denetimi daha çok organizasyon ve prodüksiyon firmalarının denetimindedir. Bu firmalar müzisyenlerin kendi dışlarında hareket etmesini istemedikleri gibi siyasi iktidarı elinde tutanlarla mücadele...

BÜYÜK ALEVİ KURULTAYI VE HAYAL KIRIKLIĞI

  Esat Korkmaz   Büyük Alevi Kurultayı, gerçekleştirildi: binleri topladı örgütlerimiz bu bir başarıdır ama canları bir araya getirmek her şey değildir. Kurultay, bir saati aşan bir...

NİÇİN YENİKAPI’DA OLACAĞIM?

  İnsan insan dedikleri İnsan nedir şimdi bildim Can, can deyü söylerlerdi Ben can nedir şimdi bildim (Muhiddin Abdal) Yıllar yılı Alevi - Bektaşî inancını, toplumunu yok sayarak, yok...

SON YORUMLAR

Ikbal kaynar on SALİH BOLAT VEFAT ETTİ
Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK