9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Kritik İNCİR AĞACI GÖLGESİNDE YAŞAM

İNCİR AĞACI GÖLGESİNDE YAŞAM

Burhan Öztürk bu kitabına Sokak hikayeleri demiş oysa yaşam hikayeleri dese bence daha karşılardı. Çünkü Öztürk’ün hayatından kesitler diyebiliriz bu kitaba. Gerçekten güzel onurlu bir yaşam yazarımızın yaşamı.
Bunun yanında Sokak Hikayeleri alt başlığa ile tanıtımış kitap. Oysa hikayeler daha çok bir kurguyu karşılar. Oysa bu kitap daha çok anılar üzerinden yapılan anlatılar diyebiliriz. Bu kitabın bana hatırlatığı bir olgudan bahsedeyim. Çoğu hikayeye yeni başlayan arkadaş anı, anlatıyı, hikayeyle aynı olgular içinde görüyor. Hikaye bir kurgu üzerine oturur ve başımızdan geçenlerden daha çok bir nesnelliği anlatmaya yöneliktir. Bu anlamda hikaye daha çok olası üzerine kuruludur. Bazen yazarlar anılarını bir kurgu içinde hikaye gibi sunabilirler ama bu metinlere hikaye demenin imkanı yoktur bence. Hikaye bana göre bir olası ve oluş anını resmeder ve hikaye içindeki oluş bize yeni dünyanın görüngülerini taşır hissettir. Oysa bu kitap daha çok anılar anlatılar üzerine kurulu. Fakat bu yaşamın hissetirdiği olgular bizim yaşamı daha gerçekçi algılamamızı sağladığı gibi, geçmişe dair gerçekçi söylem bizde yetkin bir toplumsal bilinç oluşmasını sağlar.
Aslında günümüzde bu tarz anlatıların yazılması önemli. Geçip giden zamanı durdurup o an içinde o ana yeniden bakmamızı sağlar. Günümüzde bu tarz metinler çok az hele sol gelenekte gelenlerin bu tarz arşiv niteliği de taşıyacak anılar anlatılar yazmaması çok tuhaf. Sol içinde bu tarz metinlerin ortaya çıkmamasının nedenini anlayamıyorum hala. Oysa yaşanmış olanı daha geniş algılamızı sağladığı gibi bu tarz metinler, insanımızı veya dramımızı daha geniş anlamamızı sağlar. Birde bu metinler gerçekçi şekilde insanımızı gösterir bize. Zaten Burhan Öztürk’ün bu anlatı ve anılarda yaptığı mitsel olanın dışlanıp gerçekçi şekilde yaşadıklarını tasvir etmesidir. Bu gerçekten zor bir iştir kendine ve yaşama karşı dürüst olmakla ilgilidir. Geçip giden zamanı yakalamak işte bu Burhan Öztürk’ün yaptığı bu. Böylece anlıyoruz bu zaman sadece onun zamanı değil, bu aynı zaman bizim zamanımız. İşte buralardan geldik işte bizim tarihimiz bu.

Hep bir dikkat komutu ile giriyorsun anlatının içinee ‘Ben Maraşlıları sevmem’ ya da ‘Günlerdir kar yağıyordu’ bu tarz söylem bizim kitaba daha canlı ve dikkatle eğilmemizi sağlar. Fakat sadece bu değildir, Anılar sürekli şarkılarla güzelleşir. Yazarın bitmeyen müzik sevgisi her sayfada önümüze çıkar. Bütün hayatın ağırlığı sanki şarkılarla aşılır. Bir bakarsın
‘Neyleyim köşkü sarayı/İçimde saracak yar olmayınca.
Elazığ’ın mor üzümü de Anam yere düşürme sözümü
Gurbette sevgilim aklıma düştün Nazende sevgilim yadıma düştün’
Şarkılarsız, türkülersiz yaşam olur mu? Olmaz, der. Fakat bunun ötesi bu tarz müziksel dizeler anılara anlatılara düşsel bir hava kazandırır. Anlatıyı hareketli ve canlı hale getirirken şiirsel bir hava da katar.Böylece yaşamımıza giren türkülerin şarkıların hayatımızın nasıl bir parçası olduğunu gösteriyor. Bir yandan anlatıyı sürekli canlı tutan eylem kipleri bir yandan şarkılarla türkülerle anılar canlı hale getirir. Okurun okuduğundan haz almasını ve değişim ve dönüşümünü sağlar.
Fakat sadece bu kadar değildir bu anlatılar bir rüya hali gibi…rüyalardaki tatlı bir ışıkla sarılmıştır sanki. İşte bu rüya halini yaratan ışık, anlatılarda, anılarda bitmeyen şarkılar

Burhan Öztürk’ün anılarına baktıkça, onu şekillendiren söz vermeyle karşılaşıyorum. Söz bir ant biçimi, tutulması gereken yasa. Arkadaşlıklar, yoldaşlıklar bu söz üzerinden kurulur. Yiğitlik ve devrimcilik sözün tutulmasıyla içicedir. ‘Ölüm nereden gelirse gelsin’ yemine veya söze uygun yaşanılır. Fakat hikaye bu kadar basit değildir eylem kipleriyle içice geçen söz bir ahlak ilkesini belirlerken insani olanın özünü de gösterir. Yunus ne demişti, ‘Söz ola bitire savaşı, söz ola kestire başı Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz’ Erdemli yaşam bu sözün tutulmasıyla içicedir. Bu anılara yer yer sahicilik katan bu söz verme ve ona uyma halidir. Bize haz veren de budur.

İnsan bu sistemde zor insan olur. Bu sistem duygusuz sevgisiz taş gibi katı insan yaratır. Bu anlatılarda insan çıplaklığıyla göze çarpar. ‘Nasılsa yağmur yağıyordu, nasılsa herkes evinde, herkes uykudaydı, kim görecekti ki gözyaşlarımı?’ Bence ağlayan insan savaşan utanan insan güzel insandır. Çok şey yapmak istemiş yapamamış, acılar çekmiş insanla karşılaşırız. Ağlayan, utanan insanla. Bu kapitalist sistem ağlayan utanan insanı dışlamıştır. Burhan Öztürk bu insanın güzel halini gösterir, bizi bize gösterir. Erkekler ağlamaz diyen sistemden insanın bazı zorluklar karşı bir şey yapamamasından dolayı ağlar. Ağlamak insani bir duygu. Bunun bir yanı ise bizlerin verdiği sözü tutamamakta var tabii. Biz bu halka çok söz verdik evet ama bu sözü tutacağı. .

‘Trabzon Kar Altında’ anlatısı şöyle devam ediyor. “Evden çıktığımda ne tarafa gideceğimi bilmiyordum. Önce Kalekapı’dan aşağı yöneldim çocuk yuvasına doğru.Ömer’in büfe açıktı kanyağı oradan almıştım. Meydana doğru yürüyeyim derken geri döndüm Kalekapı’ya doğru yöneldim tekrar. Kemeri geçtim, sağda Salim’in bakkalı ve karşıda Candaş bakkal. Her ikisi de kapalıydı. Sotka’ya doğru yürüdüm. Aklımda hiçbir şey yoktu. Nereye ve niçin yürüyordum, bilmeden yürüyordum. Marangozlar, mobilyacılar çoktan gitmişlerdi. Tüfek tamircisi Yaşar Yamak, kalaycı, onlarda gitmişti. Her yer kapalıydı. Ve durmadan kar yağıyordu. Arif amcanın bakkalı da. Camii sarı ışıklar altında selamı hak eder bir şekilde duruyordu. Selam verip ilerledim.” Bu uzun alıntı Burhan Öztürk’ün ruhsallığını göstermek acısından önemli. Sadece ruhsallığını göstermek yetmez kişilik yapısını da demek lazım. Günümüzde kaç insan vardır böyle kar altında gecenin ilerleyen saatinde sokaklarda yürüyecek. Çok az. Ya devrimci bir insan var mıdır böyle kar altında gecenin ilerleyen saatinde sokaklarda yürüyen. Belki hiç yok. Devrimcilik dünyayı değiştirmekten daha çok belki bir yoldaş insan arayışıdır. Bu arayışlar bu sorgulayışlar kar kış fark etmez yollara vurdurur insanı. Bu tarz arayışların olduğu anlatı çok. Burhan Öztürk’te. Bunun yanında anlatılardan anlıyoruz oranın insanı bir parçası Burhan Öztürk. Bakkal, Salim Bakkaldır, Tüfek tamircisi Yaşardır, Ömer’in büfedir. Bunlarla içicedir yazarımız. Hepsini kanıksamış hepsi hayatının bir parçasıdır. Hayatın içinde olmak budur. Burdaki esas sorun hayatın içinde olmakla ilgili bir sorun. Hayatın içinde değilseniz ne söylerseniz söyleyin boşluğa seslenirsiniz. Yıllarca devrimci mücadele verenler bütün her şeye baskılara faşizme rağmen hayatın içinde kalmayı becerememiştir. Burhan Öztürk bize hayatın içinden sesleniyor buyurun gelin, diyor. Bir anlamıyla gecenin ilerleyen saatinde kar altında konuşacak birini bulduğumuz an dünyayı değiştirebiliriz. Gerçekten yoksulun emekçinin dünyasına inmek bununla ilgilidir. Eğer biz Tüfek tamircisi Yaşar’ı bilmiyorsak, Eğer biz Bakkal Salim’i bilmiyorsak, Eğer biz camiye selam vermiyorsak yaşamı değiştiremeyiz. Öncelikli olarak hayatı olduğu gibi kabul etmek lazım. Bütün çelişkileri ve çatışkıları içinde bütünlüğü içinde görerek. Günümüz solu tepkisellikle eleştiri arasındaki farkı unutmuş önüne gelen her şeye tepki sunmaktan hayatın kendisini dışlamıştır. Bu tepkisellikten dolayı hayatın içinde kendine bir yer açamamıştır. Yazarın bu çabası akıp giden yaşamı işaret ederken bu yaşamda yeniden devrimci bir şekilde yer alma çabasıdır. Aslında anlatılarının çoğunda akıp giden yaşama yönelmeyi gösteren bir yan vardır. Bize şunu der, terk edilmişler, dışlanmışlar kar altında yürüyenler sahiplenilmediği sürece gelecek kurulmaz.
Biliyorsunuz bir yazarımız bir ilaç firmasından aldığı bir primle roman içinde arada bir o ilaçtan bahsediyor. Böylece sponsorlu veya hormonlu romanı da finanse ediyor.
Geçenlerde bir arkadaş öykülerini gönderdi. Öykünün içinde ‘selpak’ geçiyor. Bende dedim, selpak olmaz doğrusu kağıt mendildir. Selpak dediğinde bir firmanın reklamını yapmış olursun. Fakat bu sorun içinden çıkılmaz bir sorun. Şimdi Burhan Öztürk’ün İncir Ağacının Gölgesinde Zaman kitabını okuyunca anladım. Bu zor aşılacak bir sorun. Yazarımız
Bafra sigarası diyor veya Tekel Kanyağı, Beyaz Maltepe paketi diyor. Gerçekten Tekelin o acı kanyağını belirten başka bir kanyak varmı bilemem.Sonra Bafra sigarası sadece sigara değil aynı bir sosyolojik durum bir ekonomik gösterge. Yani Bafra sigarası demeden o durumu anlatamazsın. Aynı zamanda Maltepe sadece sigara değil bir toplumsal işaret. Diyeceksiniz bunların çığu kalmadı artık. Doğru doğru da, onların yerini başka şeyler aldı Sarma Küba tütünü içinle, sarma adıyaman tütünü için aynı toplumsal sınıf değil. Birde marka tütün içenler var. Hepsi sadece tütün değil bir sosyolojik katmana işaret ediyor. Bunun dışında sadece bu nesneler kapitalist ekonominin reklam malzemeleri değil artık kültürel nesneler arasına dönüşmüştür. Yaşamımızın bir parçası haline dönüşmüştür.

“Neşet Ertaş kaseti arardım, eski Ruhi Su kaseti, Zülfü Livaneli kaseti. Neşet Ertaş’ın kaseti olmazdı çoğu yerde. Bir gün kasetçinin biri dedi ki; Evlat Bentderesi’ne inersen orda seyyar el arabalarında satış yapan kasetçilerde var, orda bulursun anca Neşet Ertaş kasetini, ‘Bentderesi denilen yerin de Angara Keranesi’nin bulunduğu yer olduğunu o zaman öğrendim.” Burhan Öztürk’ün bu anlatısı şöyle devam ediyor. “Yaz zamanlarında babamla yaylaya çıkardık bazı hafta sonları, giderken ve gelirken babam, ‘Teybi aç da dinleyelim,’ dediğimde Neşet Ertaş kasey atar sesi de bir hayli açardım. Böyle bir zamanda babamdan şunu duymuşluğum vardır: ‘Ula eskiden hep habu adamların yüzünden harcardınız radyonun pillerini, ama çok has söyley bu adam, çok dertli” Bu anlatı da eleştiri hali şöyle konulur. “Cezaevi’nde aslanlar gibi yatarken, türlü uğraşlar neticesinde alabildiğimiz küçük pilli radyomuzdan gecenin sessizliğinde ranzalarımıza uzanmışken İstekler Programı’nda, Hapishanelerde Güneş Doğmuyor’u söylüyordu Neşet Ertaş…Daha evveliyatında yani devrimci olduğumuz senelerde türküyü Ruhi Su’dan dinlemek icap oluyordu! Zülfü Livaneli’nden ve benzeri sanatçılardan dinlemek icap ediyordu. Arabeksin külliyen zarar olduğu ki doğrudur. Hafif müzik, yani pop dinlemenin züppelik sayıldığı zamanlardan geliyorduk. Çoğunluğumuzun Neşet Ertaş gibilere burun kıvırdığı, devrimci olmayan bu müziklerin ve bu sanatçıların tavsiye edilmediği zamanlardan”

Bu anlatıyı neden paylaştım, anlatayım. Önemsediğim bir anlatı. Gerçekten Neşet Ertaş varlığı sırasında hep aşağılanmış, bir pavyon şarkıcısı, bir derbeder, bir düşkün olarak gösterilmiştir. Alevilerde çok kereler duymuşturum bizim çinganımız denildiğini ya da abdalımız. Onlar ne yazıkki, pirsiz dedesiz kaldıkları için böyle düşkün olmuşlardır şeklinde imalarda duydum. Gerçekten Neşetlerde ve Muharrem Ertaş’ta yada Hacı Taşan’da katı bir Alevilik göremeyiz. Hatta hiç hissetmeyiz. Onların çengi ve çalgıcı tayfası gibi gösterilmeleri, onların Anadolu’ya has halk müziği yaptıkları gerçeğini görmemizi engellemiştir. En önemlisi onlarla simgelenen Abdal gruplarını ve Karacaoğlan kültürünün devamı olan müziği algılamamızı engellemiştir. Fakat sorun bu kadar basit değildir. Refik Halid’in hikayelerinde, bilakis Memleket Hikayelerinde, taşrada müzik yapan bu tarz insanları çok görürüz. Bazen oturak aleminde, bazen bir evde bazen bir kına da. En çokta piknik yerlerinde, piknikçilerle birlikte çalıp söyleyen. Bu içkili meclislerin veya pikniklerin taşrada yoğun bir şekilde var olduğunu hissederiz. Aslında bu Anadolu’daki taşra kültürünün müziksel görünümüdür. Refik Halid bu durumu çok iyi görmüştür. Hikayelerinde bu durumu serilmemiştir. Fakat sonradan gelenler Cumhuriyet edebiyatı altında, Refik Halid’in yaratığı olguları doğru algılamadan yer yer Halktan kopuk milliyetçi bir egoyla hareket etmiştir. Bununda ötesinde Refik Halid’in dışlanmış 150’liklerden olması, onun edebiyat anlayışı ile Cumhuriyet edebiyatı arasına bir sınır konulmuştur. Refik Halid Cumhuriyet edebiyatının övgüsü dışında tutulmuştur hep. Sorun bu kadar değil tabiî ki, Cumhuriyetle birlikte divan edebiyatına savaş açılmış tarikatlarla savaşım adı altında makam ve divana dayalı müzik yerine, halk edebiyatı altında hece ölçüsüyle yazılmış şiirler türküler öne çıkarılmıştır. Hatta daha ileri gidilmiş tambur, çümbüş gibi müzik aletleri yoz gösterilmiş hatta yasaklanmıştır. Halkevlerine, Türk ocaklarına, bu aletlerin girmesi yasaklanmış Radyolarda bu tarz müzik yayınları engellenmiştir. Kısacası Osmanlı’ya karşıcılık hızlı bir şekilde halka karşı olmaya başlamıştır. Bu gün Bektaşi, Mevlevi ve tasavvuf müziğinin çoğu tamburla, udla, çümbüşle seslendirilken bu gün bu doku yitip gitmiştir. En önemlisi müzikteki makam dokusuna nota kültürü adına darbe vurulmuştur. Batıdan direk alınan Klasik müzik kültürü üzerine bir müzik kültürü oluşturulmaya çalışılmış ama başarılı olunamamıştır. Ne yazık ki, Cumhuriyetin oluşturduğu kültüre eleştiren yaklaşamayan sol, bu kültüre ilericilik diyerek almış, bu eleştirel geleneği aynen devam ettirmiştir. Böyle olunca Neşet Ertaş’ların yaptığı müziğinin toplumsal karşıtlığı ve halk içindeki yoğunluğu görülememiştir. Aynı sorunu arabesk müzik içinde diyebiliriz.
Neşet Ertaş’lar tipik bir Apdal kültüründen yetişmişlerdi aynı zamanda Karacaoğlan’ın devamcılarıdır. Ne yazık ki, hala bu gruplara dair fazla çalışma yapılmamıştır. Anadolu halkının yoğun etkilediği bu gruplar dışlanmış toplumsal karşılığı görünmemiştir. Düğünlerde, Kınalarda, sünnetlerde, piknik yerlerinde, sıra gecelerinde veya evlerde yapılan irşat günlerinde bu müzikle içice olan halk, bir anlamıyla dışlanmıştır. Müziğe dair yapılan araştırmalarda bu güçlü ve açıkta olan müzik geleneği önlerinde durduğu halde, gösterilmemiştir. Çünkü Cumhuriyeti kuranlara göre bu müzik yoz müziktir. Türk halkı yoz müzik yapmaz anlayışıyla hareket etmişlerdir. Aynı bakış acısı ülke solunda da devam etmiştir. Hala makama veya yöresel ağza dayalı ve düğünlerde, kınalarda, irşat alemlerinde söylenen müzik dışlanmıştır oysa araştırılması gereken şekilde açıkta duruyor. Refik Halid’in öykülerinde görülen bu durum aslında Anadolu halklarının genel müzik kültürüdür. Burada üstü kapatılan gösterilmek istenmeyen Apdal ve Çingene kültürüdür. Adorno Avrupa müzik kültürünün kuruluşunda özgür müzik yapan grupların olduğunu söyler. Bu grupları ise Çingene grupları olarak belirler. Özgür müziğin oluşmasında Çingene kültürünün öneminden bahseder. Sonra bu müzik gruplarının önce feodal beylerin egemenliğine girdiğini ardından konservatuarla zincirlendirildiğini ve kültür endüstrisinin çarkları arasında yok edildiğini söyler. Gerçektende Anadolu müziğinin kökeninde bu grupların önemi çoktur. Halk daha çok bu tarz özgür müzik yapan insanları sahiplenmiştir. Bu özgür müzik sadece irşat alemlerine yönelik değil, kına da, düğünde, sünnette hayatın her alanına yönelik söylenen bir müziktir. Bu özgür müziğin merkezinde insan vardır. O yüzden “Hapishanelerden Güneş Doğmuyor” der. Sadece biz bu müziğin neliği üzerine pek düşünmemişiz. Burhan Öztürk’ün İncir Ağacının Gölgesinde Zaman kitabıyla, bu durumu biraz tartışmış olduk.
Burhan Öztürk bu kitabıyla bir anlamıyla diplerindekilerin sesi olmuştur. Anlatılarının içinde Trabzon ve hapishane anıları olsa da, diğer anıları ise en diplerde yaşayan yoksulların çaresizlerin yaşamıdır. Oktay Güzeloğlu’nun söyleşi şeklinde yazdığı sokak mobilyaları kitabı gibi etkili bir kitap olmuş. Bu gün diplerde sokaklarda aç ve sefalet içinde yaşayan insanların hala anlatıcılara ihtiyacı vardır. Öyle yoğun açlık ve sömürü içinde yaşayan insanlar vardır ki günümüzde, yazarımız bunu ortaya çıkarmaya çalışmış. Onların sesi olmaya çalışmış. Fakat bize Burhan Öztürk’ün göstermeye çalıştığı bu diplerde yaşayan insanları kapsamadığıdır. Doğrudur, Alkolle, uyuşturucuyla, fuhuşla, gül mendil satarak, sokaklarda müzik yaparak yaşayanlarla, devrimci ideoloji arasında hep bir uzaklık vardır. Bizler bunun düşünsel boyutunu ortaya çıkartıp yeniden insani bir düşünce haline getirmemiz lazım. İşin diğer yanı ise devrimciler kendilerini her zaman halkın öncüsü halkın kahramanı yerine koymuş,düşen her insanın yanında olmaya çalışmıştır. Burhan Öztürk böyle bir insandır. Halk adına dövüşmekten yılmayanlardan. Oysa diplerdekini unutmuş halk adına dövüşmekten yılmış bir sol vardır bizde. Bu kitap her zaman bize yılmayan devrimcileri halkın kahramanlarını gösterecektir.
İncir Ağacının Gölgesinde Zaman kitabı hem ismi açısından hem kitap olarak güzel bir kitap.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikACI
Sonraki İçerikÖDÜL PAZARI

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK