9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Kritik ERTELENMİŞ ŞİİR

ERTELENMİŞ ŞİİR

ERTELENMİŞ ŞİİR:
HAYATIN VE ŞİİRİN GERÇEK TADI

Yaşını başını almış şairlerin şiire yeni adım atmış şairlere verdikleri öğüdün başında “ilk şiir kitabını yayımlamak için acele etmemesi” uyarısı gelir. Aslında genç şaire dönük tarafı “öğüt” ya da “uyarı” ise de, içe dönük tarafı “pişmanlık”tır bunun; başka deyişle öğüdü veren, ilk kitabı için kendi acele etmişliğinin pişmanlığını genç kuşağa uyarı olarak aktarmaktadır. İşin içe dönük tarafı bu kadarla kalmamıştır zaten; ikinci baskılara ya da “Toplu Şiirler”e sıra gelince ilk kitaplar göz ardı edilir, bazen adları bile anılmaz, bazen onlardan bir iki şiir seçilmekle yetinilir. Edip Cansever ve Turgut Uyar da böyle yapmışlardır. Onların o açıdan bir başka talihsizlikleri, ilk kitaplarını ilerde en önemli şairleri sayılacakları “İkinci Yeni” akımını beklemeden, “Garip” akımının etkisi ve havası içinde yayımlamış olmaları, keskin sayılabilecek bir “dönemeç”e denk düşmeleri. Onlardan bir kaç yaş küçük Cemal Süreya ise, aynı kazaya uğramaktan kurtulur ve ilk kitabı Üvercinka ile İkinci Yeni’nin tam içinde yer alır, kitabı neredeyse akımın simgesi olur. Bu da ona sonraları “İlk yazdıkları bir şairin kumaşını ortaya koyar” diye gerinmek fırsatı verecektir. Belki de ona bu sözleri söyleten, Cansever ve Uyar’ın olgunluk dönemi ürünleri karşısında yaşadığı yenilgi duygusudur.
Edebiyatımızda doğrudan şairi tarafından unutulmak ya da unutturulmak istenen ilk şiir kitabı bir hayli fazla. Kestirmeden “heveskârlık” sözüyle özetlenen bu “ilk şiir kitabı sendromu”na karşılık, şiir kitabını yayımlamak için ağırdan almış, o işi ömrünün son deminde gerçekleştirmiş ya da hiç gerçekleştiremeden bu dünyadan göçmüş şair sayısı ise elbette çok az. Bunlardan en ünlüsünün, şiiri en çok yayılmış, en çok bilinmiş olan ad, yani Yahya Kemal olması ilginçtir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal benim eşeğimdir” der. Hakaret etmek için ya da eğlenmek için değil elbette; “Eserlerim için düşünsel altyapıyı oluşturma yükünü Yahya Kemal yüklenmiştir” demek ister. Bana sorarsanız, asıl yükü taşıyan kendisidir. O, Yahya Kemal’e çok şey borçludur kuşkusuz ama Tanpınar’ın ete kemiğe büründürmeleri olmasaydı, Yahya Kemal’in özellikle kültürel kopuşa müdahalesi de yeterince anlaşılamazdı.
Edebiyatımızın bu iki adı, pek çok noktada birbirlerini tamamlamışlardır. Bu konularda çokça yazdığım için (*), bu kadarla yetiniyorum ve bu ikilinin bir başka ortak yanına değinmek istiyorum. İkisi de, ömürlerini şiir kitabı hazırlığıyla geçirmişlerdir. Bir ömre yayılan hazırlık ne demektir? Buna adıyla sanıyla “erteleme” denir. İkisi de kitaplarına girecek şiirleri belirlemişler, hatta kitabın adını da koymuşlar ama yayınını sürekli ertelemişlerdir.
Yahya Kemal’in, yine ölümünden sonra Eski Şiirin Rüzgariyle ve Rübailer başlığı altında ve daha çok yapısal özellikleriyle ayrımlaşmış başka şiirlerini toplayan kitaplar da yayımlandı ama ana kitap, Kendi Gök Kubbemiz’dir. Şair, bu adı bir başka kubbeye, düpedüz cami kubbesine temsil değeri yükleyerek esinlenmiştir. Dinî / mistik bir heyecanla değil, Anadolu’nun fethiyle birlikte coğrafyayla da harman edilerek inşa edilen bir “millet”in varoluş biçiminin en soy ifadelerinden biri olarak mimariyi gördüğü için. Öteki ayaklar, şiir, müzik ve hat sanatıdır.
Gerçi ölümünden sonra yayımlanmıştır ama kitabın adını Yahya Kemal sağlığında kendisi koymuştur ve bir ömür boyu planlayıp durmuştur. Ancak, ortada kitabı olmadığı halde, şiiri yoğun biçimde dolaşımda olan tek şair de belki odur. Dergilerde, hatta günlük gazetelerde şiirleri döne döne yayımlanır. Dahası, tam olarak “kitapsız” da değildir, antolojilerin yanı sıra, sadece onun şiirlerinden oluşan derleme kitaplar da yayımlanır. Bunların çoğu şairin izni alınmadan, haberi olmadan yayımlanmıştır. Ancak şair, kitabını yayımlayıp, bir bakıma “korsan” sayılması gereken bu kitapların önünü alacağına, ertelemeyi sürdürdükçe sürdürür. Ne zamana kadar? Ölünceye kadar! Kendi Gök Kubbemiz, onun ölümünden sonra, hemen hemen onun yaptığı düzenleme içinde yayımlanır. Öteki şiir kitapları gibi, düzyazıları da ölümünden sonra yayımlandı. Yani Yahya Kemal, hayatında bir kitabını eline alıp evirip çevirmiş değildir.
Gözü kapalı söyleyebiliriz ki, şiir kitabını çıkartmayı sürekli erteleyen şair, şiirde de “müşkülpesent”tir, başka deyişle ertelemenin nedeni de bu müşkülpesentliktir zaten. Sermet Sami Uysal’ın Şiire Adanmış Bir Yaşam: Yahya Kemal Beyatlı adlı kitabında aktardığına göre, bir özel söyleşide şunları söylemiş Yahya Kemal: “Şiir madeni azdır. Şiir insanın ruhunda da azdır. Pek az yer tutar ve zaman zaman belirir. İyi şair o anı işleyebilir. Meselâ ben bir şiiri hazırlarken günlerce bir kelimeyi ararım. Bulamam. Fakat bir an olur, bir de bakarım ki kelime kendiliğinden geliverir; günlerce âdeta ıztırap çekerek aradığım kelime dudaklarımdan dökülüverir.” Yahya Kemal, örnek de verir: Ünlü şiiri “Rindlerin Ölümü”nde “Eski Şiraz’ı hayâl ettiren âhengiyle” dizesindeki “hayâl” kelimesini bulup yerleştirinceye kadar kıvranır durur, “Tam üç ay aradım. Deli olacaktım” diye ekler.
Kimi yazarlar, Yahya Kemal’i Tanpınar açısından “baba” figürüne atadılar. Hatta, Tanpınar’ın şiirde Yahya Kemal’den çok Ahmet Haşim’i izlemesini “babayı öldürme” çabası olarak yorumlayanlar oldu. Gerçekten, Tanpınar’ın denemelerinde (bitmemiş haliyle bile çok önemli bir Yahya Kemal çalışması da var) ve romanlarında kol gezen, hatta “İhsan” adıyla ve bütün fikriyatıyla romanlarına giren Yahya Kemal, şiirlerinde pek az belirir: En belirgin biçimde “Bursa’da Zaman” şiirinde ve daha bir kaç şiirde…
Tanpınar’ın da şiir kitabını sürekli erteleyip durması, kimi yorumlarda dile getirildiği üzere, acaba ustasının ölümünü beklemesinden miydi yoksa ustasından bulaşmış, “sirayet” etmiş bir durum, bir özenme hali miydi? Bence, ikinci durumun geçerli olması daha bir mümkün. Çünkü bu olasılığın, “mükemmeliyetçilik” ortak paydasına dayanması söz konusu. Salt Tanpınar bağlamında düşünülebilecek bir başka olgu daha var: Çalışmalarının oylumu… Tanpınar öyle dağılmış ki, bir kısmı yarım kalmış romanları kadar şiirlerini toparlaması da, bir de “müşkülpesentlik” olunca hep gecikmiş. Şiirlerinin anlaşılamaması, ortalığı kasıp kavuran “akım”ların dışına düşmüşlüğü ile gelen “motivasyon eksikliği” kısmı da var kuşkusuz, o da ayrı bir boyut. Ancak sonuçta Tanpınar kimi ad bulma denemelerden sonra adını sadece Şiirler olarak belirlediği kitabını ömrünün son yıllarında yayımlayabilmiştir. Yayımlamıştır ama yayıncısına da kök söktürerek, hatta dizilmiş kitap için yine erteleme girişimlerinde bulunarak! Kitabı çıkıyor diye uykuları kaçarak! Yurt dışında oluşunu erteleme bahanesi sayarak! Kitabı yayımlayan Yeditepe Yayınları’nın sahibi ve yöneticisi Hüsamettin Bozok, bu serüveni Tanpınar’ın ölümünün hemen ardından, 1962’de Yeditepe dergisinde anlatmıştır. (**).
Edebiyatımızda şiir kitabını çıkartmayı ertelemiş başka şairler de var. Bunlardan bazıları, sözgelimi Kemalettin Kamu, Mustafa Seyit Sutüven “kitapsız” göçmüşler, şiirleri ölümlerinden sonra derlenip kitaplaşmış, kimileri ise “son dem”de ve genellikle toplu şiirlerini yayımlayarak bir veda armağanı bırakmışlar. Örneğin Ahmet Muhip Dıranas. O da Şiirler adını verdiği kitabını ömrünün son yıllarında yayımladı. Ahmet Kutsi Tecer, Sivas’ta topu topu 250 adet basılan ve küçük bir kitapçık olan ilk kitabından sonra, ömrü boyunca başka kitap yayımlamadı. O da aslında kitabını hazır etmiş, yeni şiirlerle sürekli genişletmiş, ama yayınını ertelemiş durmuştu. Niyazi Akıncıoğlu da sağlığında Umut Şiirleri koymuştu kitabının adını. Ama o da yayımlandığını göremeden öldü. Suphi Taşhan, bir kitap bile “tertip” edemedi. Şiirleri, nerelere yazdıysa oralardan (kopuntu kağıtlar, faturalar, dava dosyaları – kendisi avukattı – vb) toparlanarak ölümünden tam elli yıl sonra, İş Bankası Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisinde kitap olabildi. Her kayıp şair, ertelemiş şairdir çoğunlukla…
Buraya kadar sözünü ettiğimiz ertelemeler “ihtiyarî” ertelemeler. Bir de “gayri ihtiyarî” ertelemeler var. Sözgelimi, Muzaffer Arabul’un 1977 yılında çıkardığı şiir kitabının adı şöyleydi: Ertelenmiş Şarkılar. Üstelik şair olan kişi, şarkıları neden ertelesin? Ancak, Muzaffer Arabul’un 1951 yılındaki o büyük kovuşturmanın sanık ve hükümlülerinden biri olduğunu anımsarsak, bir ipucu da yakalamış oluruz. Arabul, o davanın tek şair sanığı değildi kuşkusuz: Enver Gökçe, Arif Damar, Ruhi Su, Vedat Türkali, Şükran Kurdakul, Ahmed Arif de ertelemişlerdi şarkılarını, şiirlerini…Çünkü, pek şiir söylenecek şartlarda geçmiyordu iki yıl kadar süren kovuşturma ve duruşma dönemi. Söyledilerse, erteleme içerikli şiirler söylediler: “Bekle Bizi İstanbul” diyerek… Enver Gökçe ve Ahmed Arif, çok sonraları “ucun ucun” denebilecek biçimde ilk kitaplarını yayımlayabildiler. O davada değil ama benzer davalarda daha önce yargılanmış olan A.Kadir de, bir şiirinin ve toplu şiirler kitabının adını Mutlu Olmak Varken koymuştu. Hasan İzzetin Dinamo, “Bir Eyüp sabrıyla” beklemişliğinden söz ediyordu bir şiirinde. Zorunlu ertelenen bazen sadece nesnesidir ve anlatılaşarak, efsaneleşerek şiiri besler; bazen aynı zamanda şiirdir; nesnesinin ırak düşmesi, giderek solması, şairi suskunluğa itebilir.

Tanpınar’ın şiir çalısması

Bir pazar günü “ilk defa güneşe çıkarılan” Nâzım Hikmet’in “Bu anda ne düşmek dalgalara, / bu anda ne hürriyet, ne karım, / toprak, ben ve güneş, / bahtiyarım” dizeleri bu “zorunlu erteleme psikolojisi”nin iç dünyada dalgalanışı oluyor. Gel gelelim, bir dizeyi kurmak için nasıl kıvrandığını anlatan, başka deyişle yapısını ve kıvamını bulamadı diye şiirini ertelemeyi bilen Nâzım Hikmet, “Hapiste yatacak olana bazı öğütler” şiirinde, daha bir çok şiirinde, hayatın gereklerini “ertelememeyi” önerir, nitekim şiirlerinin önemli bir bölümünü “içerde” çatmıştır. Bir başka şiirinde ağaç yetiştirmeyi önerir, “Çocuklarına filan kalsın diye değil”, bir iz bırakma, varoluştan bir pay alma arzusu olarak…
Buradan bir başka konuya geçmenin zamanıdır. İster ihtiyari olsun, ister gayri ihtiyari, ertelenmiş şiirler, zaman içinde kıvamını bulmak şartıyla, hayatın, dolayısıyla şiirin gerçek tadını içermiştir her zaman. Günümüzde şiirini hiç ertelemeyen, çok sayıda dergiye hemen yetiştiren pek çok “şair” var. (Dergicilik de yaptım, bilirim: Daktilo yanlışını bile düzeltmeden şiir bombardımanı yapan ‘şair’ler gördüm). İster “hırs”tan kaynaklansın, ister şairin “manik-depresif” ya da “hiper-aktif” kişiliğinden, bu tür şiirlerde ya da daha doğru bir deyişle şiirimsi metinlerde “hayatın gerçek tadı”nı bulabilmek şansı pek az. Sanat emektir. Şiir emektir. Şiir, bir “praksis”e, yani üretici etkinliğe dayanıyorsa şiir olur…
—–
(*) Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik, İkaros Yayınları, 2013; Gramofonlu Kahvehane, İkaros Yayınları, 2013.
(**) Bir Gül Bu Karanlıklarda, Tanpınar Üzerine Yazılar, Der: Abdullah Uçman -Handan İnci, Kitabevi Yayınları, 2002.
(Tahir Abacı / Şiir: Üretici Etkinlik / İkaros Yayınları, 2016)
Foto: Tanpınar’ın ünlü şiiri “Mavi Maviydi Gökyüzü” şiiri üzerinde
yaptığı düzeltme ve geliştirmeler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK