9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Kritik BERRİN TAŞ, ESTETİK MÜCADELESİNİN ÜRÜNÜDÜR*

BERRİN TAŞ, ESTETİK MÜCADELESİNİN ÜRÜNÜDÜR*

BERRİN TAŞ, ESTETİK MÜCADELESİNİN ÜRÜNÜDÜR*

Neden Berrin Taş

Berrin Taş’ın şiirine girmeden önce söyleyeceğim bazı şeyler var. Öncelikle biz, yani İnsancıl’dakiler kendi kendimizi değerlendirmekten hep vazgeçtik. Bu etik olarak doğru bulduğumuz bir davranış değildi. Hele biz, hiçbir şekilde birbirimizi karşılıklı bir şekilde değerlendirecek yazılar da yazmamalıyız. Böylece kendi şiirimizin gelişen ve keşişen noktalarını göremedik. Oysa Türkiye edebiyatında bunun aksi örnekleri çoktur. Karşılıklı birbirini övenler, koklaşıp giderler. Onlar için bu etik bir sorun değildir. Metaya dönüşmüş bilincin vardığı bir sonuçtur bu. Danışıklı dövüş… iki kişinin bildiği bir şike. Onlar, bundan rahatsız olmazlar. Kitaplarının estetik nesne olmaması onların hiç umurunda değildir. Karşılıklı birbirlerini değerlendirenlerin, birbirlerini övmekten başka şansları yoktur. Bizim böyle taraklarda bezimiz yok. Ne biz karşılıklı birbirimizi överiz ne de alıp kitabımızı elimize kapı kapı gezeriz. Üstelik birbirimizi değerlendirmeyi bile iyi davranış olarak görmeyiz. Bekleriz, birilerin bize dair iyi ya da kötü şeyler demesini. Bir insanın gururu içinde. Bekleriz yazacaklar… ama kimse yazmaz. Buna karşılık bizden yazı bekleyenler çoktur. Bize dair yazan ise yok. Berrin Taş’a ilişkin yazmamın sebebi, bu beklentilerin getirdiği bir sonuçtur. Çünkü karşımızda körelmiş… çıkar ilişkileri içinde oluşan edebiyat dünyası var. Mücadele bu şekilde de onların körelmişliğine… çıkar ilişkilerine karşı yapılmalıdır. İyiniyetin de dolduğu bir nokta var. Bunun dışında yazmak, estetik nesne olanı da göstermektir. İşte yazının bir amacı da bu.

Dün çalıştığım yere bir arkadaş geldi. Elinde bir kitap. Mihri Belli’nin Anıları… Doğan Kitap’tan. Ben bu kitaba baktıkta, Türkiye edebiyatının bilinç yarılmasını görüyorum. Mihri Belli Yunan iç savaşımına katılmış… yıllarca TKP’de mücadele etmiş… Türkiye’de MDD tezlerini ortaya süren biri. Militan mücadele dedikte, Mihri Belli’yi dışarıda bırakmanın imkanı yok. Peki, bu Doğan Kitap’ı nereye bırakacak? Peki, Mihri Belli bunu bilinçli mi yapıyor, sorsam. Herşeyi bilinçle yaptığını söyleyecek. Oysa olay ve olgulara bütünlüklü ve ekonomi politik bakamayan sistemin edebiyatçısı ancak böyle bakar. Burjuva aydınıyla yanyana durmak… onlarla birlikte kitap çıkarmak onu hiç rahatsız etmiyordur. Ona göre demokrasi bunu gerektiriyor. Ama bu demokrasinin nasıl bir demokrasi olduğunu benden iyi bilir.

Ayrışma Netleşmeli

Şimdi bir DEHAP olayı var. Ben yazıyı yazdığım gün seçim olacak. Seçimin sonuçları ne olur, bilemem. Üzerine uzunboylu kafa yormadım. Yine de DEHAP’ın barajı geçeceğini sanmıyorum. Ortada bir sorun var. DEHAP için önemli olan kelle sayısı. Barajı geçmesi için çok çeşitli gruplarla ittifaka girebilir DEHAP. Bu onun için sorun değildir. DEHAP kimseden özeleştiri istemez… belirli ölçütler koymaz ortaya. Partisini Perihan Mağden… Orhan Pamuk… Murathan Mungan… Cezmi Ersöz… Vedat Türkali… Sennur Sezer… Yaşar Kemal destekleyebilir. Hatta bunları milletvekili adayı olarak da gösterebilir. Gösteriyor da bazılarını zaten. Ülkede çoğu aydın, sanatçı DEHAP’ı destekliyor. Ama şöyle bir yazı, eleştiri görmüyoruz biz. Örneğin DEHAP şunu demiyor. Ben sistemin aydınıyla, edebiyatçısıyla birlikte olmam. Orhan Pamuk mu gelsin… Perihan Mağden mi gelsin. Ama DEHAP çatısı içinde bulunan hiçbir aydın sanatçı da böyle demiyor zaten. Böylece kutsal ittifak kurulmuş oluyor. Fakat sorun şu… bu kutsal ittifaktan dolayı, sanatçılar arasında bir sınıf savaşımı yoktur söylemi halkın bilincine yer ediyor. Sadece halkın bilincinde değil… kendini yeterli değerlendirmemiş aydın ve sanatçının bilincinde de yer ediyor. Bir burjuva aydınıyla… bir devrimci aydın nasıl yanyana durabilir.

Düşünüyorum Sennur Sezer’le… Murathan Mungan’ı bir araya getiren nedir. Adnan Özyalçıner’le…Perihan Mağden nasıl kolkola yürüyebilir. Örneğin şöyle denmiyor. Burjuva yazarı Perihan Mağden DEHAP’ı destekliyor. Sistemin edebiyatçısı Murathan Mungan DEHAP saflarında. Devrimci kadın şair Sennur Sezer DEHAP’la. Oysa bir gerçeklik vardır ortada. DEHAP seçimi kazansa da, kaybetse de sistemin yazarlarıdır Cezmi Ersöz… Perihan Mağden… Orhan Pamuk… Murathan Mungan. Bu gerçekliğin üstünü örtmeye, kapatmaya kimsenin hakkı yoktur. Sınıf savaşımı belirli ölçütler, belli ilkeler üzerinden yapılır… iyiniyetli yapılmaz. Birilerinin canı yanar sınıf savaşımında. Ne yazık ki, bu tarz demokratik ittifaklar estetik birliği gözetmediği için ister istemez burjuva estetiğin propagandasına dönüşüyor. Böyle olunca yetkin sanat eylemliliğiyle, dünyayı değiştirme güdüsü dışlanmış oluyor.

Hak Gaspı

Türkiye’de bu ilkesizlik… belirsizlik uzun süredir var. Bu belirsizlik… ilkesizlikten dolayı sürekli hak gaspları olur. Kimse buna kimse ses çıkarmaz. Hakkı gasp edilen de… Böylece yaşanılıp gidilir. Sennur Sezer… Adnan Özyalçıner… Kemal Özer veya bir başkasının yarattığı değerler sadece kendilerine ait olsaydı bir şey demezdim. Ama bu emek, sınıf savaşımının üzerinden yaratılmış emektir. Bu emeği savunmayıp, gasp edilmesine onlar göz yumsa da, biz göz yumamamalıyız.

Peki, ben bunları neden anlattım. Yani şu Mihri Belli olayını… DEHAP olayını. Türkiye’de bu hak gaspları yıllardır olur. Önce şunu belirteyim ki, bu hak gasplarından dolayı Berrin Taş’ın hakkını kimse gasp edemez. Bu yazıyı yazma sebeplerimden birisi de bu. Türkiye edebiyatında işçi, emekçi saflarında olan edebiyatçılar sürekli hor görülür… aşağılanır. Onurlu bir davranış olması gerekirken emekçi olmak. Sennur Sezer’in… Adnan Özyalçıner’in… Güngör Gençay’ın ne şartlar altında kendilerini varettiklerini, ne bedel ödediklerini kendileri iyi bilirler. Bu yüzden biz işçi, emekçi sanatçıların hor görülmesine, aşağılanmasına karşı durmalıyız.
Milimetrik Mücadele

Şimdi sorunun bir başka yanına gelelim. Türkiye’de mücadele, etik ve estetik milimetrik mücadele dedikte, çoğu kişi kafasında bunu oturtamıyor. Etik mücadeleyi ayrı… estetik mücadeleyi ayrı gibi görüyor. Mihri Belli’nin çelişkisi budur. Ona göre militan mücadele ayrı, estetik mücadele ayrıdır. Bu kişilik bölünmesinden başka bir şey değildir. Nazım yaşasaydı bence Yapı Kredi’den kitaplarının basılmasına karşı çıkar. Yeniden Putları Yıkıyoruz mücade lesine başlardı. Nazım’ı Nazım yapan aynı zamanda etik-estetik mücadelenin birlikteliğini görebilmesidir. İnsancılı insancıl yapan da budur. Bakın, Aşk, Yeni İnsanın Dili’nde ne diyor Berrin Taş, “Bilincin eğitimi… etik ve estetik kültürle yarını bugünden kurmaya başlamak insanın insanileşebilmesinin temellerini atacaktır.”(1) Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, İnsancıl’ı… insancılın mücadelesini Berrin Taş’tan ayrı tutamayız. Daha da ileri gidip, şöyle demeliyiz. İnsancıl, Berrin Taş’ın yaşamının ta kendisidir, insancıl, Berrin Taş’la birlikte varolan bir dergidir, insancıl mücadelesi içinde çoğu kereler İnsancılı ayrı… Berrin Taş’ı ayrı gören anlayışlar oldu. Gelelim, olgunun diğer yanına, İnsancıl’ın sınıf mücadelesinde belirli bir yeri vardır. Bu anlamda Berrin Taş’ın da bir yeri vardır. Berrin Taş’ı değerlendirirken onu İnsancılın ve sınıf mücadelesinin dışında ayrı bir olgu olarak değerlendirmeye kalkarsak… Berrin Taş’tan söz etmiş olmayız. Bu durumda sözü edilen kişi Berrin Taş’ın şiirleri onun sanat anlayışını ortaya koyar. Ama, bu yetersiz bir değerlendirme olur. Çünkü, İnsancılın sınıf mücadelesi içindeki konumunu iyi bilmek gerekir. Biz, İnsancıl da, insancıl’ı burjuva aydınlanmacısı gösteren yazıları bile yayınladık. Öyle olmadığımız halde. Peki, nedir insancıl… Gerçekten bir burjuva aydınlanmacı bir dergi mi, yoksa işçi sınıfının aydınlanmasını savunan bir dergi mi.

Sanatta Star Sistemi

İnsancıl nedir sorusuna cevap vermeden önce, bir başka soruna girmek gerekir. Böylece hem Berrin Taş’ı hem de İnsancıl’m neliğini daha net görebiliriz. Bu ülkede seksen faşist darbesiyle birlikte insani mücadeleye ket vuruldu. Seksenle birlikte edebiyat, sermayenin ele geçirdiği bir alana dönüştü. Böylece sermayenin sözcülüğünü yapanlar…sermayenin isteğine uygun bir edebiyat ortamı oluşturdu. Bu ortam sanat eserinin meta derkesine düştüğü… Sanatta Star Sisteminin geliştiği bir ortamdı. Bu ortamı şekillendiren sözcüler, ya solun dönekleri ya da kendini toplumcu diye gösteren ama sermaye sanatını savunan kişilerdi. Kimdir bunlar? ismen söylemek gerekirse, Fethi Naci, Enis Batur, Doğan Hızlan, Mehmet H. Doğan ve Mehmet Fuat’dır. Bunların büyük kısmı kendilerini yer yer marksist gösteren sermayenin sözcüleridir. Seksenden sonra kimin öne çıkarılıp kimin yeri tutulacağını bunlar belirlemeye başladılar. Böylece devrimci edebiyatın üreticileri sürekli dışlanırken…yerine sermayenin istediği insanlar öne çıkarılmaya başlandı. Böylece Sanatta Star Sistemi oturdu ülkemizde, sermayenin güdümünde bir insansız sanat ortaya çıktı.

Seksen öncesine baktıkta, sanat alanındaki genel tartışma köy ve kent edebiyatı karşıtlığında kurulmuş tartışmalardır. Hatta şehir gerçekliği, köy gerçekliği diyenler vardı. Amaç gerçekçi edebiyatı gelişen şehir kültürünün dışında göstererek bu devrimci edebiyatı dışlamaktı. Bu tartışmalarda Selim İleri…Oguz Atay…Adalet Ağaoğlu’nun bol bol kentliliği gösterilirken…Fakir Baykurt’un… Mehmet Başaran’ın Yaşar Kemal’in bol bol köylülüğü gösterilirdi. Böylece bir estetik nesne tartışıldığı sanısına varılırdı. Sanat eserine köylü ya da kentli diye yaklaşan bu bilinç, ne ülke insanın gerçeğini gösterebilirdi ne de estetik bir yeti kazandırabilirdi okuruna. Sanat eserine estetiğin genel ilkeleri üzerinden bakamayan bu bilinçteki insanlar, cehaletlerinin ödüllerini seksenden sonra sermayenin sözcüleri olarak aldılar. Marksist edebiyat cephesi ise ne yazık ki tekil olgular üzerinde kalarak bütünlüklü bir estetik bakış açısına ulaşamadı. Aynı zamanda, bütünlüklü estetik mücadele yapabilmenin koşullarını yaratamadı. Sanatın temel sorununun insani açımlama olduğunu bilince geçirtemediler. İnsanı irdeleyen sanat, onun çelişkilerini, çatışkılarını gösterirken… geleceğe dair olasılıkları da duyurtur. Oysa bizde genellikle sanat, kitleleri ajite etme anlayışına dönüştü. Bugün o anlayış hâlâ devam ediyordur. Sanat eseri gerçekliği, insanı açımlamasıyla önemlidir. Örneğin biz, seksen öncesi edebiyata baktıkta, bu halkın yozluğunu… bu kadar kirleneceğini… seksen darbesine tepki göstermemesinin çekirdeklerini göremeyiz. Ya da hiçbir edebiyat eserinde bir seksen darbesinin geleceğini hissettirmez bize. Gerçekçi olamamanın temel sorunları buralarda başlar. Tabii ki toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli unsurları vardır. Bilakis, Sanat eserinin gerçekçiliği ve sanat eserinin devrimcilere sağladığı katkı da budur. Buradan bakarak seksen öncesi toplumcu gerçekçi edebiyatın sahiciliğinden kuşku duyduğum anlaşılmasın. Bu yetersizlik, belirtilmesi gereken bir zorunluktur. Yoksa devrimci sanatçıları küçümsediğim sanılmasın. Ne yazık ki seksenden önce istenilen etik ve estetik bir bakış oluşmadı. Bunun nedenleri tabii ki çok çeşitlidir. Ama şunu bilmek gerekiyor ki, toplumcu gerçekçi geleneğin içinde bu bakış vardır. Nazım’ın yaşamı, sanat anlayışı bunun somutlanmasıdır.

İkinci Yeni’ye karşı Asım Bezirci ve Attila İlhan’ın mücadelesi bir başka yanıydı. A dergisinin başlattığı “eylemli okur” isteği de işin bir başka yanı. Bir de geleneğin taşıyıcısı olan insanların ortaya koyduğu bir sanat eylemliği ve kültür vardı. A. Kadir, Hasan Hüseyin, Hasan İzzettin Dinamo, bu mücadelenin yansımalarını taşıyordu. Ne yazık ki, biz bu olguların bütününü içselleştirerek bir estetik mücadele alanı yaratamadık. Tekil olguların içinde kalmak dediğim durum budur. Bu yüzden yetkin bir estetik, etik anlayış seksen öncesi oturmadı. Seksen sonrası daha olumsuz koşullar ortaya çıktı. Süreç içinde, solda bu olgu toplumsal bir sanatsal birliği kurmayı engelledi.

İnsancıl ve Cengiz Gündoğdu

Mehmet Aslan

İnsancıl kısıtlı imkanlar içinde yola çıktı, yine de bilinçli milimetrik mücadele yapan insanların katkısıyla İnsancıl ayakta kaldı. İnsancıl’ı İnsancıl yapan, en önemli unsur inatçı, burnunun dikine gitmeyi seven… bir doğru için bütün dünyayı ateşe verecek Cengiz Gündoğdu’nun kişiliğidir. Tabii ki, Cengiz Gündoğdu da toplumcu gerçekçi edebiyatın mücadelesinin bir ürünüydü. İnsancıl’ı, İnsancıl yapan Cengiz Gündoğdu. Cengiz Gündoğdu’nun iki söylemi, insancılın temel söylemi oluyor. Bunlardan birisi Sanatta Star Sistemi, öteki ise Toplumcu Gerçekçi bakışı genişleten İnsanı Gerçekçilik söylemi. Bu söylem aslında çok basitti. Her sanatçıda sınıfsal mücadele birincil olmayabilirdi. Ama o sanatçı, sanat eseriyle insani yabancılaşmayı kırmış olabilir, o zaman bu sanatçı İnsani Gerçekçidir. Örneğin Hesiodos’u nasıl bir toplumcu gerçekçi yöntemle irdeleyebilirdik. Ama aynı Hesiodos insanın yabancılaşmasını kıran eserler üretmiştir. Bu anlamda, İnsani Gerçekçidir Hesiodos. İnsani Gerçekçilikle birlikte, ikinci söylem Sanatta Star Sistemiydi. Sanat eserinin metalaşmasına karşı bir başkaldırıydı bu. Ama en önemlisi, artık bütünlüklü bir estetik anlayışının ortaya konulmasıydı. İnsancıl’da bu estetik anlayışın getirdiği tartışmalar vardı. Bu anlamda, Berrin Taş, İnsancıl mücadelesinin bir ürünü olduğu gibi, aynı zamanda toplumcu gerçekçi veya insani gerçekçi edebiyatın da bir ürünüydü. Cengiz Gündoğdu’nun kişiliğiyle cisimlenen İnsancıl sınıf mücadelesinde önemli bir yol açmıştı, insancıl, Sanatta Star Sistemi’nin temsilcilerine darbeler vururken, nasıl bir devrimci estetik yaratmak gerektiğini gösteriyordu. Star Sistemi’nin temsilcileri kısa sürede insancılı yok saymaya başladılar. Ama, İnsancıl’ ın bu yok saymalar hiç umrunda değildi. Mücadelesine devam etmeliydi, etti.

Bilinç-Eylem Birlikteliği

Şimdi, Berrin Taş’a gelelim. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, Berrin Taş ülkemizde yapılan estetik mücadelenin bir ürünüdür. Benim bundan önce bütün söylediklerim, Berrin Taş’ın sanat anlayışının neyin üzerinde varolduğunu göstermek içindi. Biz, Berrin Taş’ı sınıf mücadelesi içinde yapılan estetik savaşımın dışında tutamayız. Yaşama biçimiyle Sanatta Star Sistemi’nin temsilcilerine, sanat anlayışıyla burjuva edebiyatıyla savaşan biri. Ama aynı zamanda bir burjuva döneğiydi Berrin Taş.
Türkiye’de Berrin Taş gibi bir sanatçı var mı, diye düşündüm. Cevap hayırdı. Yani bir burjuva döneği olmak, sınıfını reddetmek. Herhangi bir insan burjuva olabilir, bilincini işçi sınıfı için kullanabilir. Türkiye’de tabii ki böyle sanatçılar var. Ama, artı değeri reddeden… servetini işçi sınıfının aydınlanması için kullanan bir sanatçı yok. Bu anlamda Türkiye’nin Herzen’idir, Engels’idir Berrin Taş. O dönekliğin yanı sıra aynı zamanda servetini de işçi sınıfının aydınlanması için kullanmıştır. O parasıyla rahatça yaşayabilir… o etkinlikten… bu etkinliğe koşar, bilincini sadece işçi sınıfı için kullanabilirdi. Zaten Berrin Taş’ın bu mücadeleye inanmışlığı bu noktada başlar. O her şeyiyle yola çıkmıştır… bu yolda yeni bir yaşam biçimi yaratmıştır. Dergileri paketleyen…koli taşıyan… ortalığı silen… tuvaleti yıkayan Berrin Taş. Yeri geldi evine icra geldi… yeri geldi suyu, elektriği kesildi… iki üç poğaça ile aylar geçirdi bazen. Onun etik ve estetik anlayışı bu mücadelenin içinde çıkar aynı zamanda. Çoğu sanatçının Berrin Taş’ın bu mücadele anlayışından alacağı çok güzel yanlar vardır. O ne olursa olsun insani bir dünya demiştir, bu yüzden her şeyini ortaya koymuştur.

Onu küçümseyenler… Berrin Taş’ın nasıl bir dünya… nasıl bir yaşam dediğini algılayamayan zavallılardır. Bu yaşam biçiminin yansımasıdır şiiri, yazıları.

Öncelikle Berrin Taş gibi bir kadının Türkiye şartlarında ortaya çıkması çok zor bir olasılıktır.
Hele seksen koşulları içinde, insanın inanası gelmiyor. Berrin Taş, bütün toplumsal şartlar içinde çıkıyor, yine zor bir olasılık olabilecek bir iş yapıyor. Cengiz Gündoğdu’yu buluyor… “Seni her şeyiyle destekliyorum.”diyor. “Cengiz Gündoğdu paraların biter… hazır mısın diyor… Çok sıkıntı çekeceksin diyor… olabilir diyor. Neden dergi çıkarmak istiyorsun diyor… birincisi Varlık’taki güzel ortamın bozulmasına üzüldüm… bir başka neden olanak bulduğunuzda sizin neler yapabileceğinizi biliyorum… düşüncelerinizin para karşısında yenik düşmesini istemem… ben de bu ortam içinde yetişmek istiyorum diyorum. “(2)
Böylece İnsancıl kuruluyor. Burada Berrin Taş’ın önemli bir yanı var hemen söylemek gerek.
Berrin Taş, Cengiz Gündoğdu’yla karşılaştığında edebiyat dünyasına yeni girmişti. Yetkin bir bakış açısı oluşmamış… ama bütün bunlara rağmen Cengiz Gündoğdu’nun ortaya koyduğu düşüncelere inanıyor. Edebiyat alanının sürekli tartışmaları arasında kimin ne söyleyip… ne söylemediği o kadar belli olmaz. Hava sürekli tozlu dumanlıdır. Hele doksanlarda toplumcu gerçekçi estetik tam oturmamışken. Herkesin estetik ilkeler üzerinden tartışmalar yapmak yerine, ağzına geleni söylediği bir ortamda. Berrin Taş, önce toz bulutlu ortamı algılıyor… ardından sen haklısın diyor Cengiz Gündoğdu’ya. Bu özellik her sanatçıda olması gereken bir özelliktir, yetkin bir sezgi. Biz, Berrin Taş’ta bu sezginin çok çeşitli özelliklerini görürüz. Bir sanatçıyı sanatçı yapan en önemli özelliktir bu. “insan varlığını zenginleştirmeye.. yaratıcılığını geliştirmeye çaba harcamıyorsa mutlaka bir başkasının varlığında kendini gerçekleştirmeye çalışıyordun Büyük bir olasılıkla bir başkasını kendi isteği ve beklentisi doğrultusunda değiştirmeye çalışarak varlık buluyordun., bana göre bu cehaletin bir başka yüzüdür… bir başkasının benim istediğim gibi olmasını istemek faşizan bir tutumdur ve toplumumuzdaki bu ortak tutum evlerimizin içine dek köklü bir biçimde yerleşerek olağan karşılanır bir duruma gelmiştir… Çoğu kez evlerimizdeki faşizmin gürültü çıkarmadan bütün yaşamımızı kapladığını göremeyiz. ”(3) Bu alıntıyı yapmamın nedeni de Berrin Taş’taki sezgi gücünü göstermek içindir. O, ne o zaman Dimitrov’un faşizm tespitini bilirdi… ne Daniel Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermayesi’ni okumuştu… ne Polazasy’i bilirdi… ne de Wİlhelm Reich’ın Faşizm ve Kitle Ruhu’nu karıştırmıştı. Berrin Taş öyle sürekli tartışmaların yapıldığı… çeşitli faşizm tespitlerinin sağdan sola uçuştuğu toplantıların içinden de çıkıp gelmemişti. Ama şu alıntı da, onun sezgi gücünü çok net görürüz. O direkt der ki, faşizm yaşamımızın içindedir… Bu faşizmi yani yaşamımızı değiştiremediğimiz sürece siyasal yapıyı değiştirmeye kalkışmak boştur. Bugün siyasal iktidarı hedefleyen bir mücadele değil… toplumsal iktidarı hedefleyen bir mücadele yapmalıyız. Bugün Türkiye solu hâlâ siyasal iktidarı hedefleyen bir mücadele içindedir. Oysa toplumsal iktidarı hedefleyen bir mücadele şart. Berrin Taş’ın sezgisinin önemi bu… onun gerçekçiliğinin de ne olduğunu gösterir. Mücadele yaşamımızın içinde her an milimetrik olmalıdır.

Berrin Taş’ın yazılarına… şiirlerine baktıkta bu sezgilerinin üretiminde nasıl bir etki yarattığını daha net görürüz. Bir alıntı daha yapalım. “İslam bir değişmeme kültürüdür. Değişmeden kalan… hiç değişmeyecek güvenli bir yaşamın savunucusudur İslam. Türkiye’de değişimi savunan siyasal partiler bir türlü tek başına iktidara gelemediler. Bunun bence önemli nedenlerinden biri Türkiye halkının aileden aldığı muhazakar kültürdür. Bu kültür değişimin kültürel bir olgu olmasını istemez.
Değişim varolan durumların bozulması anlamına geliyor… bozduklarının yerine ne koyabileceğini bilmeyen insan kaybedeceklerinden korkar. Muhafazakar ülkenin durumudur bu. Türkiye’de değişimi savunanların ailenin bu yapısı üstünde daha ayrıntılı… daha ciddi durmaları gerekir.” (4) Bu sezgi de önemli. Ama, bakın Berrin Taş’ın dediği, bizim hemen iki günde her şeyin değişmesini isteyen Türkiye solunun üstünde önemle durması gereken durum. Bizim şu sabırsızlığımız… gerçekliği es geçmemizi nasıl da sağlıyor. Aile… faşizm… İslam… bizim sabırsızlığımız. Ama Berrin Taş haklı. Bilinçle yaklaşmalıyız. Sorun sabır, sabırsızlık sorunu değil. Gerçekçi olma sorunu.

Bakın, son seçimler Berrin Taş’ı nasıl da somutluyor. AKP tepki oylarının büyük bir kısmını topluyor. Ama AKP’ye oy verenler de büyük bir şeylerin değişmesini isteyen kitle değil. Üstelik daha çok değişmemeyi savunan muhafazakâr bir kesim.

Öncelikle şunu bilmemiz gerekir. Berrin Taş toprak ağalığıyla, burjuvalığın içiçe geçtiği bir toplum içinden gelmiştir. Aynı zamanda aile içinde asrilik ve dinsellik çatışması vardır. Annesi Kayseri’ye gelirken başını örter, Adana’ya giderken açarmış. Dedesinin bir özelliği onun patron olmuş… ama ağalıktan çıkamadığını gösteren önemli bir olgudur.
“Dedem köylünün sevdiği, saydığı bir insandı. Köylünün büyük bir kısmı dedemin erkek kardeşi ve kızkardeşinin kocasıyla kurduğu fabrikada çalışırdı… Erciyes iplik ve bez fabrikası. Köylü dedeme minnet duyardı… geceyarısı hastalanan… ya da doğum sancısı çeken biri olursa çekinmeden bizim eve koştururlardı. Dedem hastanın fabrikanın arabasıyla doktora yetişmesini sağlardı. Ramazanda evde çeşit çeşit yemekler pişerdi… Fabrikanın işçileri iftarını açmak için dedemlere gelirlerdi. Köylü kadınlar anneanneme yardıma gelirler… hep birlikte erişteler kesilir… baklava… börek… ekmek yapılırdı.” (5) Berrin Taş’ın bir başka yanı da babasının genç yaşta ölmesi, annesinin başkasıyla evlenmesi, evin üvey evladı olması. “Kendimi gözetlenen biri gibi hissederdim… oysa onlar benim nasıl yaşadığımı anlamaya çalışırlardı. Bana karşı abartılı davranmamalarını isterdim… ancak eve döndüğümde rahatlardım.”(6) Berrin Taş’ı sürekli tedirgin eden bir durum olurken, aynı zamanda onun içe gömülmesini… düşler kurmasını… kendi kendine sorular sorarak içe kapalı bir şekilde gelişmesini sağlıyor. Böylece dış dünyayı da sorgulamaya başlıyor. Sanatçı kişiliğinin sezgisinin gücü burdan gelir. Onbeş, onaltı yaşlarında ben sanatçı olacağım demesi bundandır.

Sıfır Noktası

Şimdi Berrin Taş’ı, Berrin Taş yapan bir başka olguya girelim. “Hiç kimseyi yargılamayacaksın…insanlara anlayışlı davranacaksın… bağışlayıcı olacaksın. Herhangi bir konuda kararlar vermekte acele etmeyeceksin… henüz bilmediğin ya da anlamadığın durumlarla ilgili önyargılı davranmayacaksın… çünkü önyargı öğrenmeyi engeller.” (7)
Bu Berrin Taş’ın sıfır noktasıdır. Yani her şeye yeniden başlamak için gerekli olan nokta. Berrin Taş sanat mücadelesine girmeden önce böyle bir karar alıyor. Bu karar onda yeni bilgiyi sorgulayarak almasını sağladığı gibi, yaşama daha geniş bir şekilde bakmasını sağlıyor. Daha önemlisi eskinin değer yargılarından kısa sürede çıkarak yeni bir yaşam biçimi ortaya koymasını sağlıyor. Burada Berrin Taş’ın bir özelliğini de alalım. Önemli olan emekten yana yan tutmak değildir. Önemli olan emekçi olabilmektir… böyle yaşayabilmektir. Berrin Taş’a bazı kişilerin şaşırması, bu bilgiyi nasıl edindi diye hayıflanması, Berrin Taş’ın emekçiliğini algılayamamalarındandır. Sanat alanında mücadele ve üretim sürekli kendini değiştirerek insanlaşmakla olabilir ancak. Emek harcamadan, sürekli okuyup yazmadan sanat alanında dönüşüm sağlanamaz. Bugün ben üretemiyorum diyen kişinin çelişkisi, aslında yaşamdan kopukluğundan başka bir şey değildir. Türkiye gibi çelişkilerin, insan sorununun hat safhada olduğu yerde, ben üretemiyorum diyen kişi emekçi olamamış tembel, miskin kişidir. Bu bilinç, Berrin Taş’ı algılayamaz. Bakın ne diyor Berrin Taş, “Ben şairim… şiiri boş zaman uğraşı… şairi boz gezenin boş kalfası, işe yaramaz, aylak durumuna indiren anlayışla mücadele etmekgerektiğine inanıyorum. (…) Sözgelimi kişi mücadele ettiğini söyleyerek en sert sözcüklerle insanı savunmaya girişebilir… sonra o kişinin basit bir sorunu çözümlemek için bile kendini yormadığını gördüğüm zaman mücadelesinin gerçek olmadığını anlarım… o mücadele sözcüğüyle kendi vicdanını rahatlatmaktadır.” (8) Berrin Taş’ın emekçiliği…mücadeleci kişiliği bütün sanat alanına yayılmıştır.
Bütün bunlardan sonra Berrin Taş’ın bu olumlu değerler üzerinden yükselmesi başlıyor. Estetik ve etik, bir yaşam biçimi bir birliktir. Yargısızlığı onun ölü doğmasını engelliyor, yaşama geniş şekilde, sorgulayarak bakmasını sağlıyor.

Yürüyüş Başlıyor

Berrin Taş’ın ilk şiir kitabı İnsana Gecikmeden onun doğuşunun simgesidir… kendi doğuşunu seslendirir Berrin Taş. Ötekilerine de sesleniyor. Ben varım işte der, doğdum, kurtuldum insana yabancı olan çoğu şeyden, haydi siz de değiştirebilirsiniz kendinizi biraz çaba, biraz emek. Ama insan. İnsana Gecikmeden’de kitabında şöyle seslenir, “Sesine ver yüreğini / sevinçleri yerleştir bakışlarına / Özlemleri çoğalt sessizce / Önce etlerine bulaştır dostluğu/ Ver /ve r ve bekle… geç olmadan. ” Uyanmak adlı şiirinde şöyle der, “Sığar mı güne beşinci mevsim/ uzatsan ellerini bahar gelecek / kaldırım kenarındaki çiçek / caddelere yürüyecek / tohumlar serperek peşinsıra / biriken özlemlerin yanardağ / uzatsan ellerini…” Ama insan… kendine yabancıdır, uzaktır kendine. Çok çeşitli saklanma yöntemleri bulmuştur. İçindeki sıcaklıkla, sevgiyle yaşamıyordur o. Geleneksel değer yargıları, sistemin kültürü onu kendine yabancılaştırmıştır. Oysa doğmak… içindeki sevgiyle… insan olmanın erinciyle yaşamak. İnsana Gecikmeden’de bu çağrıya kulak asmayanlara cevaplar vardır. Kız Kurusu şiiri “Öğrenemedi hiç /dokunuşun gizini / koruduğunu sanırken-yargılamadan / İşelvini yitirmiş değerleri / Elleri titrek şimdi… / ama alkışlamıyor kimse / direnişini…” Düşünde şöyle der “Kendini, kendine bıraktığın yerde buldun / ya da bulduğun yerde bıraktın / ne farkeder mi dedin. / Çok şey… /düşün.”

İnsan olmanın erinci… yeni bir yaşam, buna uygun çağrı ve sorgulamalar. Yargısız dünyaya bakan Berrin Taş… kırmıştır çoğu insana yabancı değerleri… artık bir yürüyüş başlamıştır… dostlarla, insanla, insanın Ayak Sesleri, bu yürüyüşü anlatır. Bu onun ikinci şiir kitabıdır. Bu kitapta diyalektik kendini hissettirir. Bir yanda Berrin Taş insanın temsilcisi, öte yanda yürüyüşe katılan insanlar. Bu iki olgu birbirini tamamlayan, destekleyen bir şekilde varolur. Artık insanlık tarihinin bilinciyle hareket ediyordur o. Değişim şiirinde şöyle der, “Benimdir fırtınaların ardından değişmiş sesim/Yağmurun süpürdüğü topraklarda savruldu biçimim / topladım en eski sancılarımı / yeniden yoğurdum yaşamayı. ” Kitabın ilk şiiridir bu.
Yoğurduğu yaşamının içinde seslenmeye başlar. Her sözcük insana çağrı… yeni yaşamı anlatmaya… insanın kendisini sorgulamaya yöneliktir. Şimdi o dünyalarımızı yıkmaya geliyordur… yeniden kurmaya. Geliyorum şiirinde “Yeraltından geliyorum / beslenerek ışıyan kaynaklardan / göze alamadığınız yollardan / acılardan… özlemlerden /sezgilerden… /yıkmaya… yapay dünyanızı /yeniden kurmaya.” Eray Veli’nin dediği gibi… Berrin Taş’ın şiiri yaşamıdır. Nasıl ki, yaşam ona göre etik, estetik bir yaşamsa, aynı zamanda şiiri de söylemlediği bir yaşamın kendisidir. Berrin Taş neden insan olmanın erincinden söz etmeyecekti ki, o çağrıyı herkese duyurmamak için niye çabalamayacaktı ki. Böyle bir utanca ne gerek var ki. Bu utancı, sorguluyordur Berrin Taş. Şiirleri onu çok güzel anlatıyor.
Gecenin Işığa Uyanışı;
“Korkma sevgini söylemekten
insan olmaktır biraz da 
yüreğini yerlere sermek
görmektir…
titreyen sessizliğini fırtınaların
gecedeki kıpırdanışlarını ruhun
dinlemektir…
söylenmeden bir şeyleri
pınar olup akmaktır çağıldayarak…
senden-bana 
benden-sana 
Susma…
karanlıkta ağladığın anlara
insan olmaktır biraz da
gözyaşlarını yanına almak 
sezmektir…
oluştaki heceyi bir anda 
gecede kaybolan ötüşlerini insanın 
bilmektir…
öğrenmeden bir şeyleri 
buhar olup erimektir uçuşarak…
senden-bana 
benden sana 
Kaçma…
ıssızlıkta kaybolduğun yıllardan 
insan olmaktır biraz da 
ağrılarla yaşamaya alışmak 
anlamaktır…
dün yiten soluğunu insanın 
olanı duymaktır parmakuçlarında
korkma…
sevmek insana gitmektir 
gecenin ışığa uyanışıdır aslında.”

Berrin Taş’ın şiirini sevmemek olası değil.

İnsan olmanın güzelliğini onun şiirinde görürken…kendi insanlığımızın sevincini… erincini yaşarız. Berrin Taş’ı bilincimizde taşırız artık… Berrin Taş’ları o erinçle yürürüz. Sanat eserinin yaratmak zorunda olduğu toplumsal bilinç, estetik dünya biraz da budur. Berrin Taş bizim bilincimizde erirken…biz de onun bilincinde eririz, insan olmanın güzelliğiyle. Şiirin insana katkısı budur. Benim kendime en çok kızdığım noktalardan biridir sevmeyi öğrenememek. Kabalığımın… hoyratlığımın arkasındaki bir sebep de budur. Dokunuşun gizini bazen bilemem… ağlamanın güzelliğini… ağrılarla yaşamaya alışmayı. Ağlamak utançtır bizde… ağrılarla yaşamak yerine… bir suçlu bularak rahatlarız çoğu kez. Berrin Taş sevgiyi öğretir şiiriyle bize. Dediği gibi biz korkarız sevgimizi söylemekten. “Korkma…sevgini söylemekten” İnsan Olmanın Erinci bir şiir,
“Kem gözlerin bakışından öylesine uzak dostluğumuz / basit hesaplardan, anlamsız sözlerden kaçan / ulaşılmamış zirve / Bilemezler bir bakışın anlattığını /yüreğinde duymamış olanlar / insan olmanın erincini birlikte.” ‘Dostuma” yazmış şiirin başında… demek ki bir dost… insana yolculuk.

Dış Dünyaya Açılış

Bu kitapta bazı şiirler onun değişimini… sıçrayışını simgeler, insanın yürüyüşü başlamıştır. Artık, insanın kentini kurmak gerekir. Aslında yeni bir yaşamı kurmak demekten başka bir şey değildir bu. Seven… mücadele eden insan yeni bir dünya yaratabilir. Şimdi burada duralım. Berrin Taş’ın şiiri basitten karmaşığa bir gelişim izlemiştir. O üstüne basa basa söyleyeceği şeyler olduğu halde söylememiştir. Yani dış dünya… dış dünyada olagelenlere ilişkin, ilk iki kitabında dış dünyaya ilişkin pek bir şeyler duymayız. Ne Sivas vardır… ne Hasan Ocak… ne Bir Kenti Ağlıyorum, ilk iki kitapta daha çok bir insanın doğuşunu… yürüyüşünü… kendi çevresini sorgulayışıni görürüz. Berrin Taş kendini kuramayan insanın dış dünyayla kapışamayacağının bilincindedir o. Bu anlamda, şiirinin çatısını, kendisini kurmak olarak görmüştür. İç benliğini sürekli sorgulamış… birebir ilişkileri gözlemiş, bazı sonuçlara varmıştır artık. İkinci kitaptaki bazı şiirler, onun artık dış dünyaya açıldığını gösterir bize. Sivas şiirleri, Meşaleyi Geleceğe Taşıyan Kadın… Düşlediğimiz Kenti Yaşıyoruz… Senin Kentinde Yaşıyorum onun dış dünyaya açılışını… dış dünyayla kavga etmeye başladığını simgeleyen şiirlerdir. Bir Kenti Ağlıyorum kitabı, onun toplumun sesi olmaya yöneldiğini gösterir. Aynı zamanda sınıfsal duruşunu. Bunun yanında, sorgulama, insana çağrı yine devam ediyordu Bir Kenti Ağlıyorum’da. Bu üç olgu doğuş… insana yürüyüş… toplumun sesi olma içiçe geçerek Bir Kenti Ağlıyorum kitabının bel kemiğini oluşturmuştur. Basitin karmaşığa doğru ilerleyişi böyle kurulmuştur. Üçüncü kitabın en önemli biçimsel özelliği Eray Veli’nin de not ettiği gibi, “Yalın şiiri yakalamak istediğim için şiirin alanını genişletmenin ve yaşamı olanca geniş boyutlarıyla verebilmenin koşulu, anlamın, ses ve ritimden öne alınması,” (9) Üçüncü kitabın yüklediği sorunlar… toplumsal mücadele… dış dünyayla kapışma yeni bir biçimle olabilirdi artık. Berrin Taş’ın şiirin alanım genişletmek için vardığı sonuç… onun dünyayı daha geniş şekilde kavramasını sağladığı gibi… bizim de dünyaya daha geniş bir şekilde bakmamızı sağlar. Bu biçimsel özellik, Berrin Taş’ın genişleyen anlam dünyasının getirmiş olduğu sonuçtur. Burada önemli olan, Berrin Taş’ın kendisiyle… şiiriyle yaptığı mücadelenin güzelliğidir. Biz böylece, bir sanatçının sanat eseriyle yaptığı mücadeleyi her satırıyla hissediyoruz. Dışlanan yalın söze… anlama karşı önemli bir tavırdır Berrin Taş’ın tavrı. Yalınlık önemlidir.

Soran Şiir

Berrin Taş’ın şiirindeki bir başka biçimsel özellik ise, onun şiiri sorular sormaya… insanın kendisini sorgulamasına… insanın kendisini değiştirmesine yöneliktir. Şiir her ne kadar… kendi için yazıldığı sanılsa da, onda öteki önemlidir. O şiirini kendisi için değil… öteki için yazıyordur. O yüzden şiiri yüksek bir sesle söylemez o. Yalın sözcüklerle, imgelerle kurar. Şiiri hemen yanıbaşımızdadır. Okuruz, demek istediğini anlarız… ardındaki temayı sezer…bunun iç sevincini duyarız. Bir insanla yanyana olmanın sevincidir bu. Berrin Taş’ın istediği de budur zaten. Sanat eseri, insanın yaşamını değiştirdiği…ona yeni anlamlar kattığı sürece önemlidir. Berrin Taş amaç edindiği işi yapmanın erincini duymalı…Berrin Taş şiiriyle insana çok şey katmıştır. Bütün görmemezlikten gelmelere rağmen onun kendi okurunu yaratması… şiirinin işlevinin karşılığıdır. Bugün, bütün kısıtlamalara rağmen Berrin Taş kendi şiirini… geleceğin şiirini kurmuştur. Üçüncü kitaptaki yalın… somut imgeler çoğu kişiyi rahatsız eder… Berrin Taş’ın sorunu değildir bu. O, “soba başında söyleşenlerin… zeytini beş çiğnemede yutanların… yalınayak gezenlerin… bir ayakkabıyı sırayla giyenlerin şarkısını” söyler.

Sorumluluk Bilinci

İnsan hiçbir zaman kendinden sorumlu olmak istemez. Tarih boyunca insan kendine dair varolanların sebebini başka şeylerde aramıştır. Bunu yeri gelmiş bir aşkın güce yüklemiş… yeri gelmiş feodal zihniyet demiş… devlet demiş sorumluluktan böyle kurtulmaya çalışmıştır. Bir başka şeye sorumluluk yüklemek insan için her zaman daha iç rahatlatıcı olmuştur. Böylece insan kendi kendini sorgulamaktan çok başka olguları sorgulayarak sorumluluktan kaçmıştır. İnsan olagelenleri kendi dışında aradıkça sorumluluk bilincinden uzaklaşmış… kendine yabancılaşmıştır, kendi üstüne düşen ufacık sorumlulukları bile yerine getirmemiştir. Berrin Taş’ın şiirinin bir yanı sorumluluk anlayışının sorgulanması üzerine dayanır. O kendi sorumluluk bilinciyle hareket ederken… ötekilerini de bu sorumluluk bilinci içinde hareket etmeye çağırır.
Bu onun şiirinin etik yanıdır. Onun karşısındakine ilişkin yazdığı şiirlerin çoğu aslında günümüz aydınına yazılmış gündelik yaşamın içinde bu sorumsuz aydın tavrını sürekli yaşamıştır Berrin Taş. Onun insancıl’ın ilk sayılarındaki Bilinç Gezgin’i bunun somut örnekleriyle doludur. “Yaptıklarının sonucundan sorumlu hissetmiyorsan kendini bu yaşamını korumadığını gösterir. / … Yaşamdır sonsuz olan… sen değilsin… / Yaşamın merkezi başkalarının değerlendirmeleri sen nerdesin… göremiyorum / sözcükleriniz birbirinin aynı seçemiyorum sizin olan düşünceyi sesinizde… / Başkalarının senin aklına gereksinim duyduklarını sanıyorsan yanılıyorsun. Sakin ol ve dinle onlar… / Yaşamında sürekli yinelenen olumsuzluklar seni düşünmeye çağırıyor… dinle” Berrin Taş’ın şiirlerinde de bu yan vardır. Sorgulamak… sürekli kendini aşmak… hatasıyla… sevabıyla kendini kabul etmek… eleştiriye açık olmak aydın olmanın sorumluluğudur. Aydın olmayı bu anlamda önce yaşamın içinde arar Berrin Taş. Çünkü o, öyle emekçiden… işçiden dem vuran büyük büyük laflar eden… ama en ufak sorumluluğunu aşamayan… emeği, emekçiyi horlayan, aşağılayan yığınla aydın görmüştür. Berrin Taş’ın yeni insanı bunun dışında olacaktır. Biz dünya şiirinde ve ülke şiirinde bu temayı pek görmeyiz. Bu anlamda tema, insani zenginliğimizi artırırken…eleştiriyi ve özeleştiriyi hayatın her alanına yaymanın güzelliğini gerekliliğini gösterir bize. Bu anlayış sol içinde yaygınlaşması bile yeni bir örgüt ve insan anlayışının nasıl olması gerektiğini net bir şekilde gösterecektir. Sorgulamak… yaşamımızı her alanıyla sorgulamak… insani sorumluluğumuzdur bizim. Bu anlamda Berrin Taş’ın şiiri yol açıcıdır. O yaşamın her alanını insanileştirebilmenin sorumluluğuyla hareket ediyordur. Şiirinin çoğu temasının arkasında bu vardır. Berrin Taş’ın şiirinin önemli bir yanı da burasıdır.

İnsanlığın Acısı

Üçüncü eserle birlikte tamamıyle insanlığın acısı Berrin Taş’ın acısına dönüşmüştür. Basitten karmaşığa giden bu yolculukta, insana yolculuk tamamlanmıştır. Doğuş… sorgulama… insana yürüyüş… artık binlerce insanı taşıyordur içinde. Bakmak yüzbinlerce gözle bakmaktır. Nazım’ın cevizağacı gibi… yüzbinlerce kulakla duymaktır. Geldiği yerde dönüş yoktur… sadece mücadele vardır… insanı daha aydınlığa… kendini daha aydınlığa götürmek için. Çünkü aşka gereksinmesi vardır bütün insanlığın ve kendinin. İnsanın Ayak Sesleri adlı şiir kitabında, aşkı irdeleyen bir şiir vardır. Senin Kentinde Yaşıyorum… Bu şiirle aşkın yaşama anlam katan bir güzellik olduğunu anlarız. Aşk umuttur bu şiirde kenti güzelleştiren sevgidir. Bu sevgi yaşamın bütününü kapsamalıdır. Seven insanın dünyaya bakışındaki güzellik… sevginin yarattığı umut ve dirençle önümüze serilir. Bu umut ve direnç dünyayı değiştirecek bir unsurdur. Teması şudur. Aşkı yaratamayan… yaşatamayan insan dünyayı değiştiremez. Berrin Taş’ın kitaplaştırılmamış, ama insancılda yayınlanan bir şiirine bakalım. Binlerce Yıl Öteden Gelip 2000’lere Giden Konuk.

“Onu seviyorum beni seviyor/bende sokakları kaldırımları / bende yıldızları bulutları bende acımayı… acımasızlığı / kaç bin yıl önce doğmuş bu adam /gözlerinde tekerlek izleri var/kanı bırakmış bakışlarına savaşlar / ellerinde darp izleri / nerden geliyor bu adam/hangi yaşamlarda kimler hırpaladı yüreğini / şarkı da söylemiyor bulutlu akşamlarda / sözlerinde yaralanmış bir ceylan var.” Aşk insanı insanileştirdiği, insanda tarih bilincini oluşturduğu sürece aşktır. Bunun dışındaki bütün olgular insansız bir dünyanın devamını sağlar ancak. Yine kitaplaştırılmamış bir başka şiire girelim. Aşk…Karşı Kıyıda “Aşk en yıpranmış umudum / bekler /karşı kıyıda / Yağmurun ıslatmadığı topraklarda /tohumu bekler / Besler / çiğ damlasındaki umudu. ”

Bu sadece Berrin Taş’ın acısı… İnsanlığı içinde yaşatan bir insanın acısıdır. Aşksız bir dünyada varolmak… bunu her an hissetmek ne acıdır. Bu dünyayı aşkın varolduğu bir dünyaya dönüştürmek sadece mücadeledir. Berrin Taş’ın bütün şiirlerinde görülen yaşamını değiştirmek için insana sesleniş, bu mücadelenin getirdiği yandır. Bazı şiirlerinde her şey bir mücadeleye kendini değiştirmenin zorunluluğunu göstermeye dayanır.

Bu aşk anlayışıyla Berrin Taş, aşkı bir din haline getirmeye çalışan George Sand’ın, insan duygularını yücelten Rousseau’nun, yani insan doğasının doğuştan iyi olduğuna inanan romantiklerin devamcısıdır. Çünkü romantikler der ki, eğer erdem insan duygularındaysa, o zaman en soylusu aşktır. Bu anlayış Aleksandra Kollantay ile Sovyet devriminde tartışılmıştır. Kollantay, aşkı, toplumsal bir üretim haline dönüştürmek gerektiğini söyler. Sosyalist toplumun aşkla ortaya çıkartılabileceğini savunur. Onun Anna Ahmatova’yı değerlendirdiği yazının arkasında bu anlayışını görürüz. Anna Ahmatova erkeğin devrimle değişmeyen bilincini gösterirken şiirinde… aşkı neliğini sorgulamayan… eski bilinçle kalan erkeği açımlar. Kadın böyle bir erkekle yanyana yürüyemez ona göre.

Şimdi, burada duralım. Sosyalizmi yanlış anlayan bilinç, ister istemez üretimini de yanlış ve yanılsamalı yapar. Sosyalistlerin büyük bir kısmı, ne yazık ki devrim adına çoğu şeyi ertelediler. Kadın sorunu… devrimden sonra. Aşk… devrimden sonra… Yaşamını sağlayacak para kazanmak devrimden sonra… Nasıl bir insan… Nasıl bir yaşam, devrimden sonra. Bu yanlış yanılsamalı bilinç durumundan dolayı, insana dair çoğu soruna doğru cevabı veremedi devrimciler. Öyle bir duruma geldi ki bu olgu… bir sosyalist şairin aşk şiiri yazması utanç oldu. Nasıl bir insan sorusu… kısmi kollektif kültür içinde yaşayan… feodal erkeksi bir tipe dönüştü. Kadınlar bile bu kollektif, feodal erkeksi değer yargılarıyla yaşadılar. Bu nasıl bir insan sorusuna verilebilecek yanıt değildir. İşte Berrin Taş’ın şiirinin anlamı burada başlar. O George Sand’dan… Roza’dan… Kollantay’dan… Anna Ahmatova’dan aldığı bayrağı daha yükseklere çekiyor. İnsanın bütün yanlarını sorgularken Berrin Taş, nasıl bir aşka…nasıl bir insana doğru cevaplar veriyor. Onun bu aşk temasını insanlık ve sosyalist mücadele tarihinden ayrı tutamayız. Berrin Taş şiiriyle aşkı yaşam alanımıza sokarak, dünyayı daha bilinçli kavrayacağımızı gösterir. O tek söz söyler. Aşk estetik bir yaratımdır… Bugünün… yarının olmazsa olmaz koşuludur. Bugünden aşkla kendilerini didik didik eden insanlar geleceği kuracaktır.
Şimdiye kadar çoğu kereler şiir yüreği açmak diye algılandı, doğrudur. Nasıl yaşamak gerekliliğini gösterdi şiir. Bu da doğrudur. Berrin Taş’ta şimdiye kadar çok dar anlamıyla kullanılan “Nasıl bir ilişki kurmak gerek, ötekiyle” sorunu… Berrin Taş’ın şiirinin en önemli unsurudur. Şiir onda, yüreği açmak… nasıl yaşamak… nasıl bir ilişki kurmak diyalektiği üzerinde varolur, işte devrimci olan… şiirde bakış acısını daha da genişleten bir tavırdır bu.Onun devrimciliği… yeniliği bu olgulardan gelir. Şimdi şunu söylemek gerekiyor. 1990’dan sonra gelişen şiirde bu itiş kakış içinde kendini vareden en önemli şairlerden biridir Berrin Taş. Onun burjuva estetikçilerince, antolojilere, yıllıklara alınmaması bunun en somut örneğidir. Burjuvazinin adamlarının bu tavrı çok doğrudur. Ama, bizim adamlarımızın bu tavrı algılayamamaları bu bilinç karmaşasını… bilinç yarılmasını net olarak gösterir.

Berrin Taş’ın verdiği mücadele anlaşılmalıdır. Çünkü Berrin Taş’ın mücadelesi, etik ve estetik mücadeledir. Bütün bunlardan Berrin Taş’ın şiiri… insancıl’ın yaptığı… ülkemizde süregelen etik ve estetik mücadelenin ürünüdür. Yazımı onun Rimbaud’a ilişkin şiiriyle bitiriyorum.

RİMBAUD

Dün gece yıldızlarda Rimbaud’u aradım
Onu bulabilseydim
Yalnız değilsin diyecektim
ben varım.
Dün gece yıldızlarda Rimbaud’u aradım
onu bulabilseydim
seni anlıyorum diyecektim
bir şairin yüreği neden ağrır biliyorum.
Evet bir şairin yüreği neden ağrır, bilirim.

notlar:
*Bu yazı 2002’nin Aralık sayısında İnsancıl dergisinde yayınlanmıştır. Bu süreçten sonra Berrin Taş’ın çeşitli şiir kitapları çıkmıştır. Onlara dair yazı ise bir süreç sonra yazılacaktır.
1. Berrin Taş, Aşk… Yeni İnsanın Dili, insancıl Yayınları, İstanbul, 1997.
2. Berrin Taş, Işığa Doğrulum, insancıl Yayınları, İstanbul, 1996.
3. a.g.e.
4. a.g.e.
5. a.g.e.
6. a.g.e.
7. a.g.e.
8. a.g.e.
9. a.g.e.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikAhmed Arif’e Mektup
Sonraki İçerik ŞEY… KAYALIKLARI

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK