9 C
İstanbul
Cuma, Mayıs 20, 2022
Ana Sayfa Eleştiri Ayaklanma, İdeoloji ve Estetik *

Ayaklanma, İdeoloji ve Estetik *

Mustafa Bayram MISIR

Gaziosmanpaşa ve Ümraniye (1 Mayıs) barikatlarında ölümsüzleşenlere,

Gazi ve Ümraniye’de yaşananlar bizi başımıza taş düşmüş gibi yapmadıysa eğer, bunun nedeni, akan topraklar üzerinde yaşadığımız bir ölçüde dahi olsa farkında olmamızdır.

Bir metinde tekil olan öznenin, anlatımı çoğul olan “biz”e bıraktığı yer, eğer anlatıcı bizim safımızda (dikkat: bizim safımız) duruyorsa, büyük olasılıkla sınıf mücadelesinin içinden vurgulu olarak konuştuğu yerdir Gazi ve Ümraniye’de yaşanan halk ayaklanması, bize artık tekil konuşma şansımızın olmadığını gösterdi. Üzerinde yaşadığımız akan topraklarda, ayakta durmak, ütopya işçiliğinden yani komünistlikten vazgeçmeden bunu yapmak, özellikle bugün yalnızca çoğul konuşarak mümkündür. Örgütlülük, yaşamın neresinde, hangi alanında olursa olsun, yaşamak isteyen herkes için bir gerek halini almıştır. Düşman artık çoluk çocuk, yaşlı, kadın, genç dinlemeden öldürüyor. Yaşamak için direnmek, direnişi zafere taşıyabilmek için ise örgütlenmek gerekiyor Yaşamın bizden beklediği bu.

Eylem öğretir eylem arındırır Gaziosmanpaşa halk ayaklanması kültürel üretim alanında da artık “ayaklanmak” gereğini iyice açığa çıkarmıştır Ne yazık, bu alandaki ayaklanmaya yalnızca sistemin, kapitalizmin bir karşı direnci bulunmuyor, ayaklanması gereken saflarda da bir takım örümcek ağlarının ayakbağı haline gelmiş teorilerin (kuramsal dogmaların) ayaklanacak ilerici, devrimci sanatçının önüne geçtiği görülüyor. Yaşanan halk ayaklanmasının ilerici , devrimci sanatçının önüne geçtiği görülüyor. Yaşanan halk ayaklanmasının, Anadolu haklarının bu yol açıcı eyleminin üzerimizde yarattığı ilk etkiler bir yana bırakılırsa, eylemin öğreticiliği burjuva ideolojisine ve saflarımızdaki dogmalara karşı teorik barikatlar kurma gereğini bilincimize iyice çıkarmasıyla görülecektir.

İlericilik, söylemde kurulmaz. ilericilik, tarih – toplumsal bir olgu olarak, geri bir üretim tarzının ileriye doğru dönüştürülme kavgasında, bu kavgayı veren sınıfın bir parçası olunduğunda kişi için bir sıfat (kimlik) haline gelebilir. ilericilik, toplumsal isyanın parçası olmaktan geçer. Ancak sokakta bir isyanın parçası olunabilir ilericilik, sokaktadır Sokağa inebilen daha doğrusu, barikatın arkasına geçebilen sanat ilericidir. 1871 Paris Komünarlarının, 1995 Gazi ve Ümraniye isyancılarının kurdukları barikatın arkasında soluyamayan sanatın ilerici bir niteliği olamaz.

 

Olur diyenler ve bunu “sosyalizm” adına söyleyenler, yol arkadaşlarımızdan sözetmiyor ve iyiniyetli bir safdil değillerse eğer, barikatın öte yanındadırlar. Kendi adıma, ’71 komünarlarından ve ’95 isyancılarından öğrendiğim gibi barikatın öte yanında duranlara söyleyecek sözüm yok, atacak ise, yığınla taşım var Bu, bugünden sonra daha çok böyledir.

1-Muhalifliğin Kurucu Unsuru Söylem Değil Eylemdir
“Önce eylem vardı.•
Bilimsel sosyalizmi ütopizmden ayıran en önemli özellik, onun sosyalizmi maddi bir sınıfa, işçi sınıfına bağlı olarak tanımlamasıdır. Sosyalizm. işçi sınıfının tarihsel eylemiyle kurulabi lir Marx, Alman ideolojlsi’nde ve Komünist Manifesto’da Engels’le birlikte, ‘hakiki sosyalistleri’ eleştirirken buna özellikle vurgu yapar Hakiki sosyalistlere göre, sorun, akla en yatkın düzen sorunudur. Toplumdaki sınıfsal bölünmeler hakiki sosyalistlerin ilgilendiği bir sorun değildir. Onlar, safça, ‘sorunun, belirli bir sınıfa ve bel irli bir zamana özgü gereksinmeler değil, ‘en akla yatkın’ toplumsal düzen olduğu yanılsamasına’ inanırlar. (Sınıftan Kaçış, E.M. Wood, s. 1)

Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, eurokomünizmden, yeni soldan ya da postmarksizmden kaynaklanan avrupa merkezli yeni hakiki sosyalizm, ülkemizde de cirit atmaya başladı. iddia, sınıfının devrimci enerjisinin bittiği, devrimci niteliğinin ortadan kalktığıdır Devrimci, daha doğrusu, değiştirici nitelik, artık yalnızca bir sınıfa bağlanamaz. (hele işçi sınıfına hiçbağlanamaz), o yeni toplumsal hareketlerde görüldüğü gibi (kadın hareketi, çevre hareketi vb.)yeni toplumsal dinamiklerin işidir Devrimci kimlik, söylemin içinde kurulur. ’68 gençliğinin’ (1) emperyalist metropollerdeki sözde isyanı, özgürlüğü serbest uyuşturucu kullanma ve özgür aşk sanan bu serseri kitlesinin amaçsız hareketi, ve tüm bunlar olurken emperyalist metropoller işçi sınıfının hareketsizliği, postmarksist yaklaşımların doğumunu ve yayılmasını hızlandırıyor. Sınıf ve sınıf mücadelesi ilericiliğin retoriğinden çıkarılmaya başlanıyor.

Kültürel üretim alanında bunun ilk yansıması, ilericiliğin kültürel söylemin içinden üretilebileceği şeklinde gerçekleşmiştir Toplumsal yapının hemen her düzeyi olduğu gibi, kültür de sınıf mücadelesinden arındırılmış, eğer bir ilericilik olacaksa, bunun alanın kendi içinden çıkacağı varsayılmaya başlanmıştır. Sovyet sosyalizminin resmi tezlerinin, bağımlı ülke sol entelijansiyası içinde bu sapmanın hızla yayı lmasında önemli etkileri olduğu da vurgulamak gerekiyor.

İdeoloji kavramı, bu sapmanın net bir biçimde açığa çıkarı labilmesi için net bir biçimde tanımlanmalıdır. ideoloji ne Althusser’in iddia ettiği gibi, bireyin kendi varoluş koşullarıyla girdiği ilişkilerin hayali tasarımı olarak tarihsizdir (tarih dışıdır) ne de kimi bağımlı ülke
geleneksel solcularının iddia ettiği gibi tüm toplumsal bilinç biçimlerinin toplamıdır ideoloji, Lenin’de olduğu gibi tanımlanmalıdır ideoloji, politik pratiğin bilincidir. Diğer toplumsal bilinç biçimlerinin üzerinde bir örtü gibi varolmadığı gibi, diğer toplumsal bilinç biçimlerini içine alarak şekillendiren bir kap da değildir.

Althusserci ideoloji algılamasının modern devlet aygıtının çözümlenmesinde pratik kolaylıklar sağladığı doğrudur. ideolojinin, yapılar içinde gerçekleştiği (siyasal iktidar da yapılar içinde üretildiği için) ve kurumlar içinde varolduğu (siyasal iktidar da kurumlar içinde varolduğu için) iddia edilebilir Althusserci ideoloji anlayışında karşı olduğum nokta, yapılar ve kurumlar gibi ideolojinin de bir üretim biçimine içsel olduğunu gözardı etmesinden kaynaklanır. ideoloji, maddi bir kimlik olan sınıf kimliğinin sonucudur. Bunun için yalnızca sınıf ideolojilerinden söz edilebilir. Sınıf dışı, dolayısıyla tarih dışı ideoloji yoktur.


Asıl mesele, öteki sapma iledir. Bir örnek olarak, A. Çubukçu’nun bir yazısındaki tanımını verebilirim, “Genellikle benimsenen bir tanıma göre ideoloji, belirli sosyal sınıfların çıkarlarını, ekonomik yaşam koşullarını dile getiren politik, hukuksal, etik, felsefi, dinsel ve estetik görüşler sistemidir • (Evrensel Kültür, sayı 32, s. 26) Burada ideoloji bir toplam olarak görülür. Lenin’deki gibi onun kaynağı siyasetin kendisi değildir. Siyaset yalnızca bir bileşenidir İdeoloji, tüm toplumsal bilinç biçimlerinde kendiliğinden bir sınıf tavrı olarak belirir. Bu ufak gibi görünün ayrıntı, kültürel üretim alanında geliştirilen politikalarda sağ ya da sol sapmaların (her ikisinin de) temel nedenlerinden biridir.

İdeoloji madem tüm toplumsal bilinç türlerinde görülen sınıf tavrıdır ve hatta onların toplamıdır, öyleyse, devrimcilik, muhaliflik, sınıf mücadelesinin dışında, ona eklemlenmeden, söz konusu toplumsal bilinç biçimi içinde, ya da siyasete karışmadan o toplumsal bilinçi üreten kurumun içerisinde tanımlanabilir. Bunun özününde yeni hakiki sosyalizmin algılayışı olduğu, yani sınıf mücadelesini, daha açık söylersek sokağı gözetmeden üretilmiş bir politika olduğu apaçıktır. İdeoloji toplumsal bilinç türlerinin bir toplamı olmamakla birlikte onları kapsayıcıdır. Kapsayıcılığı, sınıflı toplumlarda siyasetin taşıdığı belirleyici rolden kaynaklanır Siyaset, toplumsal yanının tüm alanlarında hangi sınıfın söz sahibi olacağını son tahli lde belirler. Bu yüzden ideoloji, politik pratiğin bilinci, hangi sınıf toplumsal ypıya hegomon olmak istiyorsa o sınıfın tavrı olarak o yapının yarattığı bilince sızar Dolayısıyla kültürel üretim alanında da ideoloji, şu ya da bu sınıfın tavrı olarak kültürel ürünü belirleyen bir öğe haline gelir, ilericilik ya da devrimcilik kapitalizm koşullarında işçi sınıfının siyasal pratiğinin tarihsel bir sonucu olduğu için, herhangi bir toplumsal yapıda karşılığını işçi sınıfının siyasal pratiğiyle ilişkilenerek bulabilir (2)

İdeolojiyi tartışırken dil üzerinde de durmak gerekiyor Dil, bir üstyapı kurumu değildir. Ancak birer üstyapı olan toplumsal bilinç türlerinin içinde gerçekleştiği yer, ya da açıklayıcı olması için söylersek bir kaptır. Toplumsal bilinç biçimlerinin birbirleri üzerinde hiyerarşisi değil, mantıktan ödünç alacağımız bir ilişki tanımıyla söylersek, birbirleri ile içlem – kaplam ilişkisi söz konusu olduğu için, her toplumsal bilinç biçiminin, örneğin, sanatın, bilimin, felsefenin vb. içinde gerçekleştikleri dilin alanını yaydıkları, genişlettikleri söylenebilir Bu yüzden dil, sınıf mücadelesi ile doğrudan ilişkili değildir. Dili kap metaforu ile anlamaya çalışırsak (tabii bu kap, değişkendir, daha çok da genişler), toplumsal bilinç biçimlerini (bilim, sanat, felsefe vb,) bu kap içinde birbirine karışmayan ama birbirini kaplayan sıvılar metaforu ile, yine bir toplumsal bilinç biçimi olan ideolojiyi de bu sıvılara normal koşullarda (yani somutta varolmayan, farz ettiğimiz, varsaydığımız koşullarda) karışmayan, ancak somut koşullarda, yani sınıf mücadelesi koşullarında öteki sıvıları hem kaplayan hem de onlara mürekkep gibi nüfuz edip rengini verebilen bir sıvı metaforu ile anlamaya çalışabilir Dolayısıyla ideoloii, gündelik hayat diline de, bilim diline de, sanat dil ine de sızacaktır Hangi sınıf egemense, o sınıfın ideolojisi toplumsal yapılarda açığa çıkan bilinçlere rengini verecektir Ne zamanki siyaset, yani sınıf mücadelesi son bulacak, o zaman ideolojiler de tükenecektir.

Bu bölümün ara sonucu, tüm bu nedenlerle, girişte acelece söylenenlerdir. Sanatçının ve sanat ürününün ( sanatçı ve sanat ürünü iki ayrı kategoridir ) ilericiliği barikatın arkasında ya da öte yanında durmasına göre belirlenebilir ancak… 

2 – Estetiğin Bir Bilim Olduğu Dogması Üzerine
“Işık, daha çok ışık,”
Estetiğin bilim olduğu iddiasının en önemli temsilcilerinden biri Moisei Kagan’dır. Kagan bilimsellik ve maddecilik adına marksist estetiğe büyük bir dogma armağan etmiştir. Öncelikle bilimin insanın içinde bulunduğu nesnel gerçekliği kavramak için yürüttüğü entellektüel faaliyetlerden yalnızca biri olduğunu belirtmek gerekiyor Bilim toplumsal bilinç biçimleri içinde yalnızca nesnesi maddi dünya (3) olmakla ve bu nesne hakkında bize deneyle kanıtlanabilir önermeler (yasalar, yani eğilim olarak olabilirlikler) sunmakla ayrılır. Marksizm, ilk kez tarih adını verdiğimiz daha önce bir masallar toplamı olarak varolan disipline maddi bir nesne (üretim ilişkileri) kazandırdığı ve bu nesne üzerine yasalar açığa çıkarabildiği için aynı zamanda bir bilimdir Daha doğrusu, Marksizm tarihi bir bilim haline getirmiştir Bunun ötesinde Marksizm yalnızca bir bilim değildir. Marksizm, bize nesnel gerçeklik hakkında tüm düşünce tarihi boyunca görülmedik genellikle bilgi veren, toplumsal bilinçler toplamıdır. Yani Marksizm hem bir bilimdir (tarihi materyalizm), hem bir felsefedir (diyalektik materyalizm), hem de bir ideolojidir (işçi sınıfı siyaseti) M. Kagan estetiği, “insanın çevresinde yatan, insanın pratik etkinliği içerisinde yarattığı ve gerçekliği yansıtan sanatta saptanabilen tüm estetik değerlerin zenginliğini araştıran bilimdir • diye tanımlıyor (Estetik ve Sanat Dersleri, M. Kagan, s. 15 – 16) Bu tanımlar öncelikle spekülatiftir Çünkü Kagan, estetik, estetik olanın bilimidir demektedir Bilimler, hiçbir koşulda kendi nesnelerini bu şekilde ayrıştırmaz. Kagan­’a göre güzellik, insan düşüncesinin yaratıcı (eyleminin) dışında “nesnel bir gerçekliktir • Bu yüzden estetik, nesnesi maddi dünyada olmakla bir bilim haline gelmektedir Kagan, sonra sessiz sedasız bu bilimin
nesnesine sanatı da (insanın yaratıcı eylemini de) katarak araştırma alanını genişletir. Her ne kadar kendisi de bu bilimin henüz bil imsel sayılabilecek bırakınız bir yasayı, tek bir tez dahi ileri sürememiş olduğunu satır aralarında kabul etse de, sanat felsefecisi olmak yerine sanat bilimcisi olmayı kendine yakıştırmaktadır. Bu, pozitivist sapmadan başka birşey değildir. Yani, salt bir bilimperverliktir.

Kanımca, estetik, nesnesi sanat olan bir felsefi disiplindir. Çünkü, güzellik beşeri bir olgudur. Yani güzellik, insana ait bir gerçekliktir. Güzel lik bu anlamda nesnenin kendisinde varolan bir nitem (nitelik) değil, bir ilişkiler toplamı olan insanın, nesneye atfettiği bir niteliktir. Güzelliğin kaynağı nesne değil, insanın içinde varolduğu ve anlamlandırabildiği ilişkilerin toplamıdır. Bunun için her çağın güzellik anlayışı farklıdır. Sözkonusu ilişkiler de nesnel bir gerçekliktir ve bu ilişkiler de bir bilimsel disiplinin araştırma nesnesidirler, tarihi materyalizmin.

Şu halde estetik, güzel lik bilimi değil, sanat felsefesidir. Elbette sanat felsefesi olarak estetik, sanat eserinin güzelliği sorununu da tartışır. Sanat hakkında oduğu gibi sanat ürününün gOzelliği hakkında da önermeler sunar. Ancak bunlar, felsefi önermelerdir. Bu önermeler, diyalektik materyalizmin felsefi metodolojisi ile açığa çıkarı lıyorsa o zaman marksist bir estetikten sözedilebilir. Bu yüzden, marksizmin bir sanat anlayışı vardır ama bir “roman ya da şiir (imge) kuramı” yoktur. (Sargut Şölçün)

Kanımca bu tartışma diyalektik materyalizmin içinden bakılarak bitirilebilir M. Kagan’ın estetiği bilimsel maddeci estetiktir. Bu yüzden, Kagan’ ın deha sanatçılardan, başyapıtlardan, muhteşem sanat eserlerinden nesnel bir gerçeklik olarak sözettiği görülür. Kanımca, marksizmin estetiği vardır ama bu “bilimsel maddeci bir estetik” değil, “diyalektik maddeci bir estetik”tir, marksist estetiktir. Bu yüzden, marksizm sanat ürününün niteliğini açığa çıkaracak kategoriler olarak “başyapıtı, “deha”yı tanımaz. Esas olan, sanat ürününün biricikliği ve sanatçılığın toplumsal iş bölümünün yarattığı bir meslek olmakla birlikte, sanat emekçisinin yabancılaşmayı doğrudan yaşamadığı için diğer emekçilerden farklılaşmasıdır.

Sonuç Yerine: Sosyalist Gerçekçi Olan Kim ?
Ekim Devrimi sonrasında, ilerici sanatçılar “devrimin sanatı” arayışı içine girdiler. Sovyet Yazarlar Birliği Birinci Kongresi toplanana kadar, devrimin resmi bir estetik görüşü yoktu ve devrimci olduğunu iddia eden birçok sanat akımı birbirleriyle mücadele ediyordu. Adı geçen kongrede “sosyalist gerçekçilik” devrimin resmi estetik görüşü olarak kuramlaştırıldı. Buna rağmen kuramsal bir bütün olarak sosyalist gerçekçiliğin varlığı şüphelidir. Sovyet Yazarlar Birliği Birinci Kongresinde alınan kararlara dayanarak bir kuramın olduğu söylenebilir. Ya da Jdanov’un söylevleri toplanarak az çok tutarlı bir kuram elde edilebilir. Ancak birincisi ile ikincisinin birbirine benzeyeceğini kimse iddia edemez. Çünkü ilki, her ne kadar olumlu kahramandan sözediyorsa da kuramsal olarak gerçekçilikten yanadır, buna rağmen ikincisi, “devrimci romantizm”den yanadır.

Lukacs, tutarlı bir Jdanov karşıtı olarak durumu daha belirgin betimler. “Toplumcu gerçekçilik gerçek bir durumdan çok bir olabilirliktir, bu olabilirliğin gerçekleşebilmesi ise karmaşık bir iştir.• (Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Lukasc, s. 111) Bu kadar karmaşık bir işi aşmak, bunun için gerekli estetik biçimi bulmak, her babayiğidin harcı değil tabii… Kagan da hemen hemen aynı görüşte, ancak ona göre sosyalist gerçekçilik en geniş anlamda sosyalist ideal ölçüsüne vurulmuş yaşamın gerçekçi anlatımla aktarılmasıdır. “Gerçekçi anlatım”ın ne demek olduğu konusunda kanımca tartışma çıkacaktır. Benim yorumun, Lukacs’ın ‘estetik biçim’i gibi bir şey olduğu yolundadır.

Jdanov’un devrimci romantizminin, bu “gerçekçi anlatım” ve estetik biçim” yerini, olumlu kahraman (devrimci romantizmi) daha çok önemsediği de biliniyor. Sosyalist gerçekçiliğin isim babası Gorki’nin ve ilgili dönemlerin kültür bakanı Lunaçarsky’nin de çubuğu gerçekçilikten yana büktükleri, ama gerçekçiliklerinin kapsamının, örneğin Lukacs’a birebir uymadığı söylenebilir. Elbette bunların hepsi birbirleriyle çelişen şeyler değil. Ancak aynı dönemdi bile bu derece yorum farklarının olması, bize açıkça sosyalist gerçekçiliğini marksist esteğinin bir dönemi olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden bitmiş tamamlanmış bir “sosyalist gerçekçilik” yerine, sınıf mücadelesinin tarihselliği ile kendi mantıksallığını (teorisini) kuran, süreç halindeki bir “marksist estetik” kavramının daha açıklayıcı olacağını sanıyorum.

Sosyalist gerçekçilik, marksist estetiğin ağırlıklı ve önemli bir geleneğini oluşturur. Dolayısıyla marksist estetik, sosyalist gerçekçiliğin belli başlı önermelerine mutlaka dayanacaktır. Ancak, kuramsal olarak henüz son sözün söylenmediğini kabul etmek gerekiyor.

Kanımca barikatın arkasında duran herkes, barikatın arkasını soluyan ve onun sanatını yapan herkes, sosyalist gerçekçiliğin içindedir. Barikatın arkasında durabilmez için sanatçının öncelikle sosyalist bir dünya görüşünün olması, gerçekçi olması, taraflı olması,
örgütlü olması gerektiği açıktır. Bu nitelikleri marksist estetik kuram kendi geleneğinden çıkaracak ve yeniden tanımlayarak gelişecektir.

Sovyet Yazarlar Birliği Birinci Kongresi bir de “yol arkadaşları• diye kategori belirliyor. Lukacs’ın aktardığına göre, “Yol arkadaşlarr emekçi sınıfın yönetimine ve toplumcu düzenin amaçlarına yakınlık duyan ya da hiç değilse bunları tanıyan burjuva yazarlar, eleştirel gerçekçilerdi. Yol arkadaşı deyimi o dönem yetkililerinin toplumcu bir edebiyatın yaratılmasında bu yazarları dost saydıkları anlamına geliyordu.• (Lukacs. agy, s. 1 22)

Barikatın arkasında duranlar olduğu gibi yolarkadaşlarımız da olacaktır. Onlarla tartışacağız, onları eleştireceğiz, kimi zaman, bu yazıda olduğu gibi, onların barikat arkasına çağıracağız. Ama hiçbir zaman yol arkadaşlarımızı yok saymayacağız. Yaşananların bize öğrettiği budur.

(1) Bağmlı ülkelerde gelişen hareket, metropollenle gelişen Rubin, John – Bendit hareketinden nitelik olarak farklıdır, devrimcidir. Bizde, Denizlerin, Mahlrlerl, ,lbrahlmlerln hareketi, nitelik olarak ’68’li değildlr, sosyalizan karakterli devrimci bir harekettir. Bu yüzden illa bir tarih verilecekse 71’lidirler, onlar, ’88’li değil.

(2) işçi sınıfı kapitalizm koşullanrıda siyasal iktidarı elinde bulunduramadığı için kültürel üretim alanıyla ancak siyasal öznesi aracılığıyla ilişkilenebilir. Yani partiyle •.• Bu ilişkinin nasıl olacağına bu yazı içinde değinmek gerekmekle birlikte daha önce bunu yaptığımdan tekrardan kaçınıyorum. Bu konuda •Leninist Sorunsallar lşığında sanat• (Gerçek Sanat, sayı 3) adlı yazıma bakılırsa bu yazının bütünlüğü de sağlanmış olacaktır.
(3) Maddi dünya kavramını burada daraltarak canlı ve cansız doğa anlamnda kullanıyorum. Bu ayrıştırma söylemek istedikleri  açısından zorunlu. Yoksa, insanlar arasında ilişkiler, üretim ilişkileri de maddidir ve onlar da bir billmin, tarihi materyalizmin nesnesidir.

*Bu yazı daha önce İnsancıl Sayı 055 Mayıs 1995’de yayınlanmıştır. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikEDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI
Sonraki İçerikKar/s

ÇOK OKUNANLAR

Saint Simon’dan Erich Fromm’a günümüzde Ütopik Sosyalizm

  KAAN POLATLAR Gerçi kendilerinin fikirsel yaratıları da, aslında “ütopik” olarak sınıflandırdığı bu düşünürlere dayanıyordu. Onların alana kattığı birikimler olmasa elbette Marksizm de olamaz ya da...

GEZİ ONURUMUZDUR GEZİ UMUDUMUZDUR!

"GEZİ ONURUMUZDUR GEZİ UMUDUMUZDUR" Gezi davasından verilen ceza ezilenlerin isyan hakkına verilen haksız, hukuksuz cezadır. Egemenler şunu bilsin ki haksızlığın sömürünün olduğu her yerde, her...

Bozuk Ezber

I. Derin teneffüs boşluğunda dörtnala, müfredat yankısı solungacı sülfür çocukların hazır olda öldürüldü kalbi II. Türk ve doğruyken, hizada sabah ritüelinde kuşkusuz karnelerinde parça tesirli gül düğümlüyken kilitli sınıfların III. geniş teneffüs boşluğunda hazır olda öldürüldü...

EĞİTİMDE YAŞANAN ÇÖKÜŞ VE ATANAMAYAN ÖĞRETMEN İNTİHARLARI

17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümüydü. 1940’ta açılan Anadolu aydınlanmasının en önemli duraklarından biriydi öğretmen yetiştiren okullar. Kemal Tahir “Bozkırdaki Çekirdek” adlı romanında Köy Enstitülerinin kuruluş...

SON YORUMLAR

Ikbal kaynar on SALİH BOLAT VEFAT ETTİ
Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK