9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 24, 2021
Ana Sayfa Edebiyat Makale 8 MART'IN YOLU KIZILDIR

8 MART’IN YOLU KIZILDIR

8 MART’IN YOLU KIZILDIR

Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin, sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla gerçekleşecektir”.   Clara Zetkin

 

     8 Mart, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanıyor ama bazıları da bu günü sınıfsal içeriğinden, “emek” kavramından soyutlayarak, içini boşaltarak sadece “Dünya Kadınlar Günü” olarak algılayıp, kutluyor. 8 Mart; pastalı, yemekli, börekli, kekli, çörekli bir gün değil, sokaklarda, meydanlarda hak ve özgürlükler için bir mücadele günü, kadın özgürleşmesinin yoludur… 
    Kapitalist sistemin, burjuva düzenin emek sömürücüleri, sermayedarları ve onların siyasal temsilcisi iktidarlar her şeyi ama her şeyi yozlaştırdığı, içini boşalttığı gibi,  “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü de “emek” kavramından soyutlayarak; devrimci niteliğini, sınıf karakterini yok sayarak, kadının özgürleşme mücadelesini engelleyici, yasaklayıcı davranışlar sergiledikleri de bir realitedir.
   İsterseniz, 8 Mart’ın tarihçesine kısaca değinelim.  “8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlemesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10 bini aşkın kişi katıldı. 
   26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
   İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler’in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır.
   Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya devam ediliyor”
   8 Mart sınıfsal içerikli, emek eksenli tarihi bir gün olup, kapitalist sistemin ekonomik baskı ve sömürüsüne; faşist yönetimlerin baskı-zulmüne karşı direnişin, mücadelenin adıdır. Bu nedenle 8 Mart’ın rengi pembe, mor değil, kızıldır. Kadınların özgürleşmesi, emeğin ve bütün insanlığın kurtuluşu ancak 8 Mart’ın kızıl yolundan yürümekle sağlanır. 
  Ülkemizde son yıllarda kadın hareketin, kadın örgütlerinin sürekli gündemde tuttuğu, hakkıyla uygulanması için mücadele ettiği 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi’dir. “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nde bu konu üzerinde durmadan olmazdı…
11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul‘da imzaya açılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi (kısa adıyla İstanbul Sözleşmesi) 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
   Amacı “Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmayı hedef edinmek” şeklinde belirlenen İstanbul Sözleşmesi 12 bölüm, 81 maddeden oluşuyor. 
  Şiddete maruz kalan kadınların can güvenliğini sağlamak, erkek şiddetine son vermek açısından 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi acilen uygulanmalıdır diyeceğiz ama maalesef 7 yıldır 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı gibi, Saray yönetimi-AKP hükümeti bunları revize hatta iptal etmeyi zaman zaman gündeme getirerek, toplumun ve özellikle de kadınların tepkisini test ediyorlar.
   Bir toplum, burjuva demokratik devrimini tamamlayamamış, zihniyet ve sosyo-kültürel alt yapısını oluştur(a)mamış olduğu halde biçimsel olarak sanayileşmiş – kentleşmiş(!) olsa da, tarım toplumunun feodal kültüründen kaynaklı ataerkil, erkek egemen toplum olma niteliğini koruyacaktır. Ülkemizdeki kadın sorunlarının temelinde, uygulanan  vahşi kapitalist ekonomik sistemin yanı sıra  hem otoriter, totaliter, baskıcı yönetimlerin cinsiyetçi politikalarının hem de sosyo-kültürel unsurların  olduğu sosyolojik bir realitedir! 
   Bir insanın kadınlara bakış açısını belirleyen temel etken, içinde doğmuş olduğu toplumsal  kültürün oluşturduğu zihniyettir. Elbette ki bireylerin eğitimi, maddi yaşam koşulları, statüsü, siyasi fikir ve dünya görüşü, dinsel-mezhepsel inancı ya da inançsızlığı, bütün bunlara bağlı olarak oluşan yaşam tarzı da kadınlara bakışını olumlu-olumsuz olarak belirler ama nihayetinde temel etken bütün bunların bileşkesi ile oluşan zihniyettir.   Ülkemizdeki kadınların sadece cinsiyetlerinden  kaynaklı olarak yaşadıkları sorunları, toplumun genel çoğunluğunun kadına bakış açısını birkaç örnek ile açıklayalım.
 Bir erkek bebek  dünyaya geldiği zaman annesi- babası, akrabaları, yakınları sevinç çığlıkları atarken; bir kız bebeği dünyaya geldiği zaman ise, bir tek ağlamadıkları kalıyor. Baba’ya “gözün aydın erkek babası oldun” denilerek erkeklik adeta yüceltilip kutsanırken babanın gururu okşandığı için gözlerinin içi gülüyor; “kızın mı oldu?” sorusu ile kadın “önemsiz bir varlık” algısı ile aşağılanıyor ve babanın boynu bükülerek bir suçlu gibi savunmaya geçerek, “Kız evlat hayırlıdır” deniliyor ama her nedense hep erkek evlatlar ön planda tutuluyor, “bacayı tüttürecek, soyu devam ettirecek erkek evlattır” denilerek kadınlar yok sayılıyor. 
   Okul çağına gelmiş olan kız çocuklarının eğitimine devletin gereken desteği vermediği, ailelerin de boşverdiği,”ceketimi satar yine de oğlumu okuturum” sözünü çoğu babanın kızları için söylemediğini de bilmekteyiz. Hatta birçok anne – babanın okul çağındaki kızlarını okuldan alarak zorla evlendirdiği ve bunun sonucu olarak çocuk ve gelin kavramlarının yan yana gelmesi bile bir utanç olması gerekirken maalesef ülkemizde “çocuk gelinler” denilen bir sorun da var. 
   Ülkemizde kadınlarda evlenme yaşı düşük olduğu gibi, bazı bölgelerde hâlâ beşik kertmesi, berdel, başlık parası gibi ilkel adetler, töreler var. Evlenen kıza “Bu evden gelinlikle gidiyorsun ancak kefenle dönebilirsin” diyebilen ana-babalar(!)var. 
  Kadın, eşinin baskısına, şiddetine dayanamayarak ya da herhangi bir sosyal, ekonomik bir sorundan, kültürel çatışmadan Kaynaklı bir nedenden dolayı boşandığı zaman başta kendi ailesi ve çevresi kendisini suçlu ilân etmekte, bütün sosyal yaşamı denetim, gözetim altına alınmakta, yanında bir erkek görülse hemen belli yakıştırmalar yapılarak “kötü kadın” olarak algılanmakta. Bu ülkede kadın hele de dul kadın olmak daha da zor.
   Kadın dışarıda bir işte çalışmıyor ise, evde yemek yapması, temizlik yapması, çocukların bakımı…açısından sarf ettiği emeği hiçe sayılarak aşağılanabiliyor, ekonomik baskıya maruz kalabiliyor. Şayet dışarıda bir işte çalışıyorsa, çoğu kadın erkeklerden daha düşük ücret aldığı gibi, işyerinde birtakım rahatsız edici, dışlayıcı psikolojik şiddet denilen mobing olayına da maruz kalabiliyor . Gündüz yorulduğu yetmezmiş ve sanki evde yemek yapmak, temizlik yapmak, evi çekip-çevirmek sanki yalnız kadının işiymiş gibi bir o kadar da işten eve geldikten sonra yorulmak zorunda kaldığıda bir gerçek. 
   Kadınların çoğu aile içinde en yakını olan  erkeklerden psikolojik ve fiziksel şiddet gördüğü gibi, toplumsal yaşamının her alanında da aynı şiddete maruz kalıyor. Kadın cinayetleri ise gün geçtikçe katlanarak artıyor. 
   Ülkemizde kadınların yaşadığı en büyük sorunlardan biri de taciz, tecavüz gibi sapık davranışlardır.  Kadınların hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı, oyun çağındaki küçücük kız çocuklarının okula değil de kocaya gönderildiği, evlenen kadınların sosyal yaşamdan koparılarak eve hapsedilip kendisinin mahkûm, kocasının gardiyan olduğu, evlilik cüzdanının adeta erkeğin tapu belgesi olarak algılandığı, dinci-yobaz taifesinin, şarlatanların topluma “bir erkeğin annesinin diz kapağından tahrik olabileceği; bir babanın, öz kızına şehvet duyabileceği”nin empoze edildiği, “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin ” anlayışının genel çoğunluk tarafından kabul gördüğü, okullarda karma eğitim yerine, kız ve erkek çocuklarının ayrı sınıflarda okutulmasının gittikçe yaygınlaştığı, kızların ve erkeklerin aynı merdiveni kullanmasının beis görüldüğü, kadın ve erkeklerin yanyana dahi durmasına tahammül edilmeyerek “ateşle barut yanyana durmaz” sözünün söylendiği, tecavüzcü sapık erkeği değil de, tecavüze uğramış olan masum, suçsuz ve yaralı kadın için ahlaksızca, vicdansızca, “dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek sulanmaz” denilebildiği, tecavüz mağdurlarının tecavüzcüleri ile evlendirildiği  ya da tecavüz mağduru kadınların töre, namus adına öldürüldüğü bir  toplumsal kültür ikliminde tacizlerin, tecavüzlerin önlenmesi ve azalması eşyanın tabiatına aykırıdır!
  Kadını değersiz bir varlık, cinsel bir obje, bir kuluçka makinası, kendine ait bir mal gibi algılayan erkek zihniyeti; hak ve özgürlüklerini kısıtlayan, eve hapseden cinsiyetçi politikalar; işsiz bırakan ya da erkeklerden daha düşük bir ücret ile çalıştıran, sömüren vahşi kapitalist sistem değişmeden, faşist siyasal yönetimler alaşağı edilmeden sosyal ve ekonomik yaşamın her alanında örgütlenmeden; sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi  idealler için sosyalizm kavgasında yoldaşlaşmadan, kadın sorunlarının çözümü mümkün değildir! Elbette ki yalnız kadınların değil, erkeklerin de ezilen halkların da sömürülen sınıfların da kurtuluşu sosyalizmdedir!

    Umutta kalın, dirençli olun.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikŞiirin Kanatları – Kelebeğin Kabusu
Sonraki İçerik46’LI

ÇOK OKUNANLAR

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan Mehmet Aslan Ara sıra derslerimde, beğendiğim yazarlardan öyküler okurum öğrencilerime. Okuduğum yazarlar içinde, Yervant Gobelyan kadar, öğrenciler üzerinde etki bırakan başka...

M. GÜNER DEMİRAY’IN ŞİİRİ: Yürekten Yüreğe Kanatlanan Şiirler

M. GÜNER DEMİRAY’IN ŞİİRİ: Yürekten Yüreğe Kanatlanan Şiirler Mehmet ASLAN M. Güner Demiray, Yunus Emre’den Pir Sultan’a, Tevfik Fikret’ten Nazım Hikmet’e dek sürüp gelen gerçekçi şiir...

HARABATİ BABA TEKKESİNDE NE OLUYOR?

Bir İşgal, Bir Asimilasyon Hareketi ve Alevi Bektaşi Toplumunun Bir Büyük Sınavı HARABATİ BABA TEKKESİ   Kuruluşu 480 yıl önceye kadar giden Makedonya'nın Tetova kentindeki Sersem...

Reina ve Pasha

            Reina ve Pasha            Genç ve güzel bir kadın yaklaştı, “saat kaç?” dedi.            ...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK