9 C
İstanbul
Perşembe, Eylül 24, 2020

YARIM KALAN

YARIM KALAN

Bütün gün çalışmışsın… Başın ağrımış, sırtın ağrımış…Yazmışsın, çizmişsin, görüşmüşsün, randevu vermişsin… İple çekmişsindir akşamı! Eve varır varmaz biraz uyumayı tasarlamışsındır. Ki çoğu sabah daha yataktan kalkarken verirdin bu kararı. Çoğu zamanda sabah tasarlayıp akşam uygulayamadığın bir karar olurdu bu. Servise yetişebilmek kaygısıyla koşarak almışsındır çocuğu kreşten. Montunu, beresini yolda giydirmişsindir. Yemek yoksa o akşam için, işlerinin arasında zaman zaman kafanda belirmiştir “akşama ne pişirsem?” sorusu. Aylığı alalı iki gün olmuştu daha… Verilecek, ödenecek, alınacak telaşını en çok yaşadığımız, parayla en çok içli dışlı olduğumuz günleri yaşıyorduk. Semt pazarına uğrayacaksan, kış gününde, alaca karanlıkta pazar gezmenin sıkıntısı geçmiştir aklından. “Çocuklar okuldan sorunsuz eve vardılar mı acaba?” demişsindir içinden. Hem de kaç kez!
Seni düşündüğümde bunlar da geçiyor aklımdan bir bir… Özlem duymak istiyorum sana… Duyamıyorum! Bir boşluğa düşüyorum… Sen gelince aklıma… Sonsuz bir boşluk! Sonsuz bir yitiş! Nasıl bir bitiş? Aklım almıyor! Seni düşünüyorum… Boşluk! Seni düşünüyorum… Yokluk!

Sabah evden çıkarken dönüp de bakmıştın geriye doğru. Göz göze geldik. “Her şeyi eksiksiz yaptık mı acaba?” sorusu gizliydi bakışlarında. Çoğu zaman, neredeyse her zaman denilebilecek denli çoğu zaman, göz göze gelmezdik sabahları. Geriye baksan da, çarpışmazdı bakışlarımız. Sen kızları giydirip kahvaltı masasına oturturken, ben ufaklığı giydirmeyi seçerdim. Onu giydirmek kolaydı çünkü. E ben de kolaycı, uyanık bir erkeğim ya! Oğlanı giydirmekte ne var? Bir pantolon bir kazak… İşte oldu bitti. Kızlar öyle mi? Saçlarını tarayacaksın, atkuyruğu toplayacaksın. Beğenmeyecekler açıp öreceksin, beğenmeyecekler açık bırakacaksın. Sen kırmızı çorabı çıkaracaksın, onlar karşı çıkacaklar. İllede pembe, ille de beyaz… ille de etek, ille de pantolon… uğraşıp duracaksın!

***
O sabah da uğraştırmışlardı seni. Dahası kavgaya tutuşmuşlardı sabah sabah. Esip gürlemiştin, “Bu enerjinizi okulunuza, derslerinize verin küçük hanımlar” diye. Olur şey değil ya; hemen o dakika susmuşlardı. “Vay önce o başlattı, önce o sussun…” gibi karşılıklar verip uzatmadılar. Oğlan da huysuzluk çıkarmıştı. Hiç yapmadığı şey! O da tutturmuştu; “annem de annem… İlle beni de annem giydirsin” diye. O sabah… Apartman görevlisi sana “abla” demeden “günaydın” demişti. E onca uyarıdan sonra nasıl “abla” desindi adamcağız. Merdivenler, asansör, bahçe, yaz günleri haftada bir binadaki komşularımızla toplanıp çay içtiğimiz çardak, otopark, çocuk parkı… Hepsi de istediğin gibi miydi o sabah? Çöpsüz, çamursuz, düzenli miydi? Çıkıp gittik hepimiz. Kapımızı kilitledik sıkıca. Güvende duyumsamak için kendimizi, döndüğümüzde bıraktığımız gibi bulmak için evimizi tüm önlemleri aldık. Bizim yatağımızı, kızların yataklarını düzeltip, örtülerini hiç kırışıklık bırakmadan örtmüşsün. Yalnızca oğlanın yatağı dağınık kalmış… Bilirsin ben… Böyleyim işte. Uğraşasım gelmez böyle şeylerle. Hem beceremem! Senin gibi yapamam istesem de… Birkaç kez esnedim diye direksiyona da sen geçmiştin. Çocuklar varsa yanımızda genelde sen kullanırdın. Bana hiç güvenmezdin! Hızlı giderim, özensiz davranırım, kaza yaparım diye kaygılanırdın. Her şeyi düşünür, her şeyi planlardın. Bizim için… Çocuklar için… Öyle alıştırmışsın ki beni kolaya, o günden sonra epey bir zaman bocaladım. Neyi ne zaman, nasıl yapmalıyım? Bilemedim!

Hava soğuk muydu? Ankara’nın ısırgan ayazı yaladı mı yüzünü? Ellerine değip kan akışını yavaşlattı mı? Hemen uyuşur parmakların soğuk havalarda. Birlikte servis beklediğimiz zamanlar, avuçlarımın arasına alıp ısıtırdım ellerini. Yüzün kızarırdı. Hem soğuktan, hem çocukça utangaçlığından! Evli değildik henüz. Aynı kuruma aynı dönem atanmıştık. “Tertip” der şakalaşırdık birbirimizle. Sonraları… Başkalaştı bakışlarımız… Daha sonraları şakalaşamaz, bakışamaz, dahası nerdeyse konuşamaz olduk! Ta ki duygularımı sana açana dek… Deli dolu arkadaşlığımız, dingin bir aşka dönüşmüştü çoktan. “Çok şanslı herifim be…” diye az övünmedim arkadaşlarımın yanında. Sen beni sevmiştin ya… Yaşamımda ilk kez kendimi çok özel, çok önemli duyumsamıştım. Daha öncesinde hiç inanmadığım kadar inandım kendime. Yanımda sen olduktan sonra… Her şey vız gelirdi. Dağları devirebilir, deli dalgalı denizlerde korkusuzca yelken açabilirdim. Sen olduktan sonra… Dünya tersine dönse umursamazdım!

Bu kusursuzluk zaman zaman korkutuyordu beni. Seninle hiç paylaşmamıştım bu korkumu. Kavga etseydik sık sık, üzseydin, kızdırsaydın beni! Neden bu denli sevgi dolu, neden bu denli sabırlıydın bana karşı? Neden bu denli mutluyduk? Geçimsiz, huzursuz, mutsuz olsaydık böyle olmazdı belki sonumuz! Belki de…

Söyleseydim bu korkularımı sana; önce şöyle ağız dolusu bir kahkaha atardın, sonra usulca yanıma sokulur, yanağını yanağıma yaslar, en tatlı ses tonunla “benden kurtulmak o kadar kolay mı ha?” diye fısıldardın… Fısıldar mıydın? Ilık soluğunu yanağımda, kulağımda duyumsar mıydım? Duyumsasaydım… Ömrümün sonuna dek senin soluğunu duysaydım!

Ankara’nın ayazı yalamıştır yüzünü… Uyuşmuştur ellerin! Oğlumuz çok küçük. El ele tutuştuysanız bile ısıtamamıştır ellerini! Ben olmalıydım yanında, ben! Tutup ellerini avuçlarımın arasında ısıtmalıydım. Sen de başını omzuma yaslayıp, gözlerini kapamalıydın. “bu gün de çok yoruldum…” demeliydin. Omzuma yasladığın başını okşayıp, alnına bir öpücük kondurmalıydım. Oğlumuzla en çok hangi renk araba geçecek oyunu oynamalıydık yoldan geçen arabalara bakıp.Ben olmalıydım o servis aracına binen ben! Başı ağrıyıp erken çıkan, arabayı alıp giden sen olmalıydın!

Servis aracı ışıklara gelip kırmızıda dururken ne yöne bakıyordun? Oğlumuz kucağında mıydı? Neler anlatıyordu sana? Onu mu dinliyordun? Sen mi konuşuyordun? Telefonu çıkarıp beni aramak üzere miydin? Belki de esniyordun… Belki sevgi dolu bakışlarla oğlumuzu dinliyordun. Belki kural ihlal eden bir şoföre kızıyordun içinden… Oğlumuzun saçlarını okşuyordun belki, belki de kendi saçlarını geriye doğru atıyordun elinle… Kırmızı ışıkta durduğunda servis, ne yapıyordun? Ne düşünüyordun? Sonra… Ah o “sonra”… Ne yapıyordun? Ne düşünüyordun? Canınız yandı mı? Yoksa bir anda olup bitti mi her şey? Bir anda yok mu oldunuz? Ben olmalıydım o serviste ben! Yok olan ben olmalıydım…

Annemi toprağa verirken, beyazlara sarılıydı tüm bedeni. Beyazlara sarılı olsa da, annemin eli, annemin ayağı, annemin yüzüydü içindeki. Seni toprağa verirken… Seni toprağa veremedim ki! Oğlumuzu da, seni de veremedim toprağa! Nereye gittiniz siz? Neredesiniz? Beyaz içi boş bir bezi yatırdım toprağa… İkiniz için tek bir bez! Boş beyaz bir bez…

***
Kaç yaz geldi geçti ya… Ankara benim için hep ayaza kesti. Seni seviyorum diye, sen seviyorsun diye seviyordum Ankara’yı. Bir Akdenizli olarak adı -kara, iklimi -kara diye isteksizce gelmiştim atandığımda. Seninle kesişince yolum, meltemler esmeye başlamıştı Ankara’da. Artık ne Akdeniz ne Ege… Seninle olduktan sonra her yer cennetti bana. “Cennet” demek bile tiksindiriyor beni. Cennete gitmek için, cennete gideceğini sanarak… Patlatmak kendini! Kıymak sana, oğlumuza, sizin gibi onlarcasına! Hangi cennet alır içine böyle bir caniyi? Hangi tanrı affeder? Cesediniz bile kalmadı geride… Nerelere dağıldı parçalarınız? Neyi gömdük toprağa? O anı yaşamak nasıldı diye sormadan edemiyorum kendi kendime. Parçalanmak, yanmak, dağılmak dört bir yana! Acı duydunuz mu? Dağılırken… Özlem duymak istiyorum sana, duyamıyorum. Aklım almıyor böylesi bir sonu! Derli toplu bıraktığın evine dönecekken, yok oluvermek… Hem de gerçekten yok oluvermek! Eli, ayağı, bedeni… her şeyiyle yok oluvermek!

Öyle hızlı geçiyor ki zaman… Kızlar kendi yaşamlarını sürdürme derdine düştüler. İşlerinin, aşlarının peşindeler. İkisi de gitti Ankara’dan. Bense büyümeyen bir oğul, yaşlanmayan bir eşle bir gün Kızılay’da, bir gün Gar’da, bir gün Güven Park’da, el ele kol kola gezinip duruyorum. Yıllar geçti yokluğunuzun acısı dinmedi. Yıllar geçti ben hala yok oluşunuzu anlayamadım! Yıllar geçti, ben hala senin düzeltip örttüğün yatağımızı bozamadım!

-Bu öykü, İnsancıl Dergisi 321. Sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK