9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020
Ana Sayfa Kritik TOLSTOY'A DAİR BAZI NOTLAR

TOLSTOY’A DAİR BAZI NOTLAR

Bizim bazı romancılarımız iyi yemek tarifi yaparlar. Maşallah yani oturup yemesi gelir insanın. Hele Selim İleri öyle güzel ada yemekleri tarifleri yapar ki, insan açlığını unutur yani, kültürlü olmakla yemek tarifi arasındaki ilişkiyi bir anlasam. Tuhaf bir dünya anlayışıdır bu. Tüketim kültürüyle içiçe geçmiş bir hedonizm. Gerçi benim gibi sonradan görmeler için zor anlaşılacak bu durum. Hele de bulgurla büyümüşsen Tolstoy’un bütün romanlarında dilencilerle karşılaşırız. Olur olmaz bir yerde bir dilenci, üşüyen bir yoksul, kilise kapısında elinde tasıyla bekleyen yaşlı bir kadın girer sahneye.Ülkemizde Çoğu yazar için yoksulluktan bahsetmek utanç. Ülkenin onuru elden götürecek bir söylem.. Birde adını çıkarmışlar yoksulluk edebiyatı diye. Yoksulluktan nefret etse Kont Tolstoy ederdi. Oysa o Rusya’nın gerçeğidir. Çoğu Rus yazar Rusya’ya dair şöyle başlar. Benim yoksul Rusya’m Tolstoy olgunlaşmamış bir çocuk gibidir. Kentte yeni gelmiş hiç bir yeri bilmeyen bir insan hali otuz, otuz beş yaşına kadar devam etmiştir. Doğru dürüst bir dostluk kuramaması, ilişkilerinin hep gelip geçici olması, sürekli arayış içinde olan Tolstoy’u yetkin bir gözlemci yapmıştır. Dostsuzluğun oluşturduğu yalnızlık, tek başına ayakta kalma yetisini geliştirmiş. Günlüklerde bu durumu rahatca görebiliriz. Roussaeu’dan hiç kopmaması dogal ortama duyduğu özlem hep onunla birlikte olmuştur. Bu çocuksu tutku gündelik hayatı eleştirmesinde en büyük dayanaklarından biri olmuş. Tolstoy geçmişe dair (Doğal yaşama) büyük özlemde duysa bu onun gericileşmesini sağlamıştır. Bu duruma rağmen Tolstoy bir duygucu (romantik) olmamış, gerçekçi bir şekilde edebiyata yaklaşmış. Ne çocuksu bir içe yönelim, ne tarihin içinde boğulma durumu. Bunları Tolstoy’da göremeyiz. Oysa edebiyat tarihi bu tip insanlarla doludur. Tolstoy’un nasıl bir insan olduğunu ve cesaretini bu olgu bize göstermeli.

Tolstoy’un Anna Karenina’sı veya Savaş ve Barış’ Gothee’nin Faust’unu hatırlatabilir. Faust 15 yüzyıl’dan Gothee ve çağına kadar yüzlerce kez yazılmıştı. Gothee’de Faust’u onlarca kere yazdı. Hep yolda yazarken yaşayarak tekrar tekrar değiştirilerek yeni bölümler eklenerek veya çıkartılarak yazıldı. Anna Karenina ve Savaş ve Barış vbenzerleri. Bunun nedeni Tolstoy’un kendisine ve hayata dair sorgusunun hiç bitmemesi sürekli bir arayış da olmasından dolayıdır. Tolstoy her zaman bir destan yaratabilmenin o büyük zorluğu ile içice yaşamış bu yüzden sürekli tarih, felsefe, sanat ve dinle ilgili düşüncelerini roman içinde yansıtırken çelişkilerinin sorgulanmasını hep yaşamıştır. Bu anlamda Tolstoy bir Homeros’tur.

Puşkin, Lermontov, Tolstoy’un eserlerinde bulunan kafkasya söylemi. Rus edebiyatındaki Altın çağ ve komünizm özleminin farklı şekilde yansımasıdır. Ne yazık  ki Dostoveski’nin eserlerinde bu tarz bir özlem göremeyiz. Dostoyevski daha çok bulunduğu süreç içinde kilisenin yoksul halkı gözeten onların dinsellğini doğru algılayan bir yapılanmada olmasını istiyordu. Kilisenin başında ise çar olacaktı. Bu Kafkasya söylemini şekillendiren çok çeşitli olgular var. Biri yoksulluk ve bu yoksulluğun yaratmış olduğu fakir kültürü, asya kıtasını yoğun bir şekilde etkilemiş bu olguya dair yetkin bir irdeleme hala yapılamamıştır. Alevi kültürü içinde de bu fakir kültürünü görebiliriz. Merkezi Hindistan olarak görülse de 8. yüzyılla başlayan derviş akımlarının şekillendirdiği bir durum bu. Bu anlamda dünya nimetlerinin red eden bir hırka, bir lokma, anlayışının etkisidir.  Asya’da bunun çeşitli yansılarını görebiliriz. Lenin’in Tolstoy için o yoksul halkın içindeki din anlayışını açığa çıkarmıştır, der. Ama bu din anlayışının bilinen Ortodoksluk pek bağdaşacak yanı yoktu. O yüzden kilise Tolstoy’u aforoz etti….o yüzden tolstoyculuk denilen bir gruptan bahsedebiliriz. Biri Rousseau etkisi, ” Bir toprak parçasını çitle çevirip bu bana aittir, diyebilen,buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. Bu sınır kazıklarını söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da hemcinslerine ‘bu sahtekarlara kulak asmayın, meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağında hiç kimseye ait olmadığını unutursanız mahvolursunuz’ diye haykıracak olan adam insan türünü nice suçlardan…nice cinayetlerden korumuş olurdu. Rousseau’nun bu çağrısı etkisini Rus edebiyatında göstermiştir…Sadece Modern felsefenin değil modern edebiyatın kurucusudur bana göre Rousseau. Biri de Ortodoksluğun ilkel hristiyanliğa yakın söylemi yeniden Ortodoksluğunun kurulmasını sağlamıştır.

Fakat bunların ötesinde köylülükten sosyalizme gidilir mi, söylemini de şekillendiren bu durumdur. Rusya devrimci tartışmaları içinde bilakis Narodnik hareketin yoğun bir şekilde tartışılan konu köylü sosyalizmi kurabilir mi. Bu tartışma köken olarak ilk Aralık’çılarla (Dekarbistler) başlamıştı. Herzen’in devrimciliğinin bir yanı toprak ağalığını yok etmek ve Mir sistemine dayalı köylü komününü kurmak üzerine kuruludur. Sovyet devriminde kuruluşunun da, bu söylemin baş savaşcısı Mahno ile şekillenen anarşist köylü hareketidir. Kısacası devrimci Yeşil Ordudur. Bizde Çerkes Ethem’in başında olduğu komünist Yeşil Ordu, bu anlamda Sovyetlerden etkilenerek köylülükten sosyalizme geçiş için ortaya çıkan köylü hareketinin devamıdır. Fakat bu kültürel dokunun en önemli örgütçüsü Rus devrimi sürecinde Tolstoy’dur. Tolstoy’un bu mücadelesini bütün topraklarını köylülere veriyor adı altında yapılması doğru değildir. Daha doğrusu Rusya da köy komünleriyle nasıl sosyalizm kurulur tartışmasıdır. Aslında Tolstoy’un esas tartıştığı budur. Tolstoy’un bu anlamda, Hristiyanlığı yeniden ilkel komünal anlayışıyla kurmuştur. Tolstoy’un anarşistliğine buradan bakmak lazım. Tolstoy’un bu anlamda dine bakışı daha çok dinin ilkel komünal yanlarını ortaya çıkararak ve eşitlikçi yanını gözeterek yapılmıştır.

Bu anlamda Rus edebiyatında Puşkin ile başlayan Kafkasya söylemi sonra Lermantov’la devam eden ve Tolstoy ile zirveye varan bu tartışmalar, köylü sosyalizmi tartışmasıdır. Bu tartışmaların içindeki altın çağ özlemi ayrı bir tartışma durumu.  Bu tartışmaların temel kökeninde ise Rousseau’nun söylemlerinin ve sol Hegelcilerin yani devrimci bir Hristiyan anlayışı oluşturmaya çalışanların Rusya’daki etkisi diyebiliriz. 

Bu anlamda Tolstoy ile Dostoyevski arasında fark.Tolstoy bütün dinleri bilir merak ederek araştırır. Dinlerin içindeki eşitlikçi ve komünal yanları bularak ortaya çıkartır. Eşitlikçi ve komünal bir dünyanın kuruluşunu Çarlığın yıkılışıyla içiçe görür. Çarlığın yıkılışı ile köylü komünü kurmak içiçedir. Oysa Dostoyevski Çarın, (Baba kültürünün) başında olduğu veya sahiplendiği bir Rusya düşünür. Çar yoksul başında durandır. Yoksullara eşit davranan ve eşitlikci bir baba anlayışının çarda olmasını savunur. Bu anlamda çar Dostoyevski’ye göre yoksul Rusya’nın yol göstericisi İsa’dır. 

Tolstoy,bir yanıyla panteist’ti diyebiliriz. Bu panteistliğin kökeninde doğayı ve halkı sevme tutkusu vardır. Bir durumu veya olguyu verebilmenin yolunun ilinek ve bağıntıları doğru vermekten geçtiğini hiçbir zaman unutmamıştır. Anlamı açık etmek için sözcükleri en geniş şekilde düşünerek anlamı ifade edebilmenin gayretiyle yazmıştır. Fakat onun panteistliğini böyle kısa bir yorumla tanımlamak yetersiz. Romanlarında, öykülerinde doğa canlanır, bizi içine katar. Bunun nedeni kahramanın ruhsal durumuna doğayı katarak güzel bir şekilde yansıtmasıdır. Doğa kahramanının hüznünü,  azapını, korkusunu taşır. Belki de homeros’dan çok etkilendi Tolstoy. Belki Puşkin’in, lermontov’un yazdığı kafkasya öykülerin etkisidir. Bu öykülerin etkisiyle gidip Kafkasya’da kalmamışmıydı. Rousseu’nun onda yarattığı etki de olabilir. Zaten Tolstoy sosyeteyi bozulmuş insanlar yığını olarak görüyordu. Köylüler ise doğasını yitirmemiş insanlardı. Bütün bunların hepsi diyebiliriz onun panteistliğine. Eserlerini bir bütünlük içinde verirken doğanın varlığını bir parçası olduğunu çok güzel anlıyoruz. Günümüz romanının çoğunda ise doğa camekanda süs.

Tolstoy,bir yanıyla panteist’ti diyebiliriz. Bu panteistliğin kökeninde doğayı ve halkı sevme tutkusu vardır. Bir durumu veya olguyu verebilmenin yolunun ilinek ve bağıntıları doğru vermekten geçtiğini hiçbir zaman unutmamıştır. Anlamı açık etmek için sözcükleri en geniş şekilde düşünerek anlamı ifade edebilmenin gayretiyle yazmıştır. Fakat onun panteistliğini böyle kısa bir yorumla tanımlamak yetersiz. Romanlarında, öykülerinde doğa canlanır, bizi içine katar. Bunun nedeni kahramanın ruhsal durumuna doğayı katarak güzel bir şekilde yansıtmasıdır. Doğa kahramanının hüznünü, sevincini, azabını, korkusunu taşır. Belki de Homeros’dan çok etkilendi Tolstoy. Belki Puşkin’in, Lermontov’un yazdığı kafkasya öykülerin etkisidir. Bu öykülerin etkisiyle gidip kafkasya’da kalmamışmıydı. Rousseu’nun onda yarattığı etki de olabilir. Zaten Tolstoy sosyeteyi bozulmuş insanlar yığını olarak görüyordu. Köylüler ise doğasını yitirmemiş insanlardı. Bütün bunların hepsi diyebiliriz onun panteistliğine bağlayabiliriz.. Bu anlamda kapitalist toplumunun gelişimini insan doğasına bir saldırı olarak görür.Eserlerini bir bütünlük içinde verirken doğa varlığının bir parçası olur. Doğayla insan yeniden üretilir. Bu üretimin bir yanı insanın doğanın bir parçası olduğu anlayışını vurgulamaktır. Günümüz romancıların da doğa camekan da,
bir süs iken Tolstoy’da insanın bir parçası olur.
 
Tolstoy’un özelliklerinden birisi çocuk yaşta başladığı günlük tutma alışkanlığıdır. Bu günlükler ruhsal dünyasını sorgulamasını sağlamıştır. Tolstoy’un günlüklerle kendini tanıma, kontrol etme alışkanlığı edindiği gibi, insanları gözlemeyi de alışkanlık haline getirmiştir. Günlüklerine baktığımızda onun iyi bir çevre gözlemcisi olduğunu da rahatça görebiliriz. Bilinçli başlamayan bu eylemler daha sonra bilinçli bir eyleme dönüşmüştür. Unutmayalım ki, Tolstoy’un çoğu kahramanı onun çocukluktaki kahramanlarıdır. Bunların edebi eserlerinden canlı kanlı kişiliklere bürünmesinde bu günlüklerin önemi büyüktür.
 
Tolstoy’u okurken yetkin bir din bilgisinin olduğunu hissederiz. O dinlerin eşitlikçi ve komünal yanlarını almamış bir de insan olmanın erincini duyma yanını almıştır, diğer yanlarını atmıştır sanki. Tanrıyı anlamak onun hep birincil sorunu olmuştur. Tolstoyculuk demek dinler içindeki insani vicdanın yeniden üretmesi aslında.
 
Petro’nun şehri Petersburg’a dair Tolstoy’un Diriliş’inde kısa bir bölüm var. Şöyle ” Uzun zamandan beri gelmediği Petesburg, herkesin üzerinde bıraktığı etkiyi onun üzerinde de bırakmıştı: Her şey öylesine temiz öylesine iyi düzenlenmiş, öylesine rahattı, insanlar ahlak konusunda öylesine hoşgörürdüler ki, hayat pek bir rahattı sanki. Dinç ahlak yönünden daha bir duyarsız hissediyordu kendini şimdi.” Tolstoy’un söyledikleri, Belinski’nin tavrını hatırlattı bana.Birincisi Petersburg Avrupa’ya açılan kapı olarak bilinir Rusya’da ikincisi ahlaki olarak yozlaşmanın, sosyetenin gelişip güçlendiği şehir olarakta. Belinski değerlendirmesinde Avrupa açılan kapı olarak görür Petersburg’u, Moskova’yı ise dinin ve Rus Slavcılığının geliştiği yer olarak görür. Belinski’nin radikal batıcılığı kendisine yakın olan çoğu aydını rahatsız etmiştir. Blenski’nin batıcılığı aydınlanmayla ilgiliydi, Avrupa’da gelişen aydınlanmanın Petersburg üzerinden Rusya’ya taşınmasıydı. Bu yüzden Petro’nun eylemini (Petersburg’un kuruluşu ve modernleşmeye başlanmasını) bir aydınlanma eylemi olarak görüyordu. Rus slavcıları ise bu süreci rus düşüncesinin dünyaya yayılmasını işgalci bir Rusya’yı savunuyorlardı. Japon ve Osmanlılarla yapılan savaşlarda her zaman Rus slavcıların milliyetçi çığlıkları en önde olmuştur. Her ne kadar slavcıların merkezi Moskova’da olsa Petro’dan sonra gelen çarlar Rus slavcılarına yakın olmuştur.Ne yazık ki Herzen, Bakunin, Turgenyev, Belinski’nin savunduğu batılaşma anlayışını doğru kavrayamamışlardır. Katı bir aydınlanma çizgisinin savunusundan geri durmuşlardır. Bu anlamda Blenski’nin devrimci cizgisinin önemi büyüktür. Blenski’nin görüşleri Batıcılar ve slavcılar diye iki grup yaratmıştır. Dostoyevski bir slavcıydı. Rus Japon savaşında ya da Osmanlıyla savaşta Dostoyevski’nin milliyetçi! çığlığını duyabiliriz. Andrzej Walıckı’nin İletişim yayınlarından çıkan Rus Düşünce Tarihi kitabından bir anektod aktarayım, düşünceme katkısı olsun diye. “Rus halkının dünya çapındaki insanlık görevi vurgulaması Dostoyevski’da, klasik Slavseverlikten görünende çok daha güçlüydü. Dostoyevski, doğrudan doğruya evrensel görev düşüncesinin kendisinin şiddetle karşı çıkan Danilevski’den farklı olarak, Konstantinopolis’in -İstanbul’un- fethedilmesinin ve Rusya’nın birleşmesinin, dünya tarihinde yeni bir dönemin habercisi olacağına, Ortodoks Rusya’nın, insanlığın yeniden doğuşunu ve kurtuluşunu getireceği -yeni bir söz’ü duyuracak bir dönemi açaçağına inandı” Tolstoy ise ne batılaşmaya yakın durmuş ne de slavseverliğe hiç bir zaman milliyetçiliğin dümen suyuna girmemiştir diyebiliriz. Fakat üsteki anektodta da anlaşıldığı gibi Petersburg her zaman ahlaki yozlaşmanın, sosyete yaşamının şehri olarak kalmıştır onda.
 
İlk çağlarda perhizin bir gerekliliği vardı. Ürün azdı ve açlık tehlikesi her zaman boy gösterebilirdi. Yoksullar için perhiz bir evreden sonra şart oldu. Dinsel kitapların çoğu perhizi şart koydu…kitaplarında yazdılar. Perhizin yaygınlaşması sadece dinsel kitaplarla değil filozoflarında katkısı olduğunu unutmamak lazım. Platon’un felsefesi perhizi onaylar. Nefse hakimiyet, duyguları dizginleme, bedeni aşağılama Platon ve Platinosun söylemlerinde bol bol yer alır. Çoğu rahip tanrıya ulaşmanın yolunun perhizden geçtiğine inandı. Aylar süren perhizlere yatmak tanrıya yakın olmak demekti. Açlık bedeni yok edecekti hesapta, tanrısal düşünce beyni dolduracaktı.Asya’da çok güçlü bir fakir kültürü var, perhize dayanan.Bütün bu perhizlerin sonucu önce oruç sonra cinsel ilişkiyi red. Kazancakis Allahın garibi kitabında Assisli Francisko perhizle tanrı aşkını bir tutar. Hristiyanliğa ve yoksul felsefesine övgüdür bir anlamda bu kitap. Tolstoy’un perhizi savunması bana tuhaf ve komik göründü. Bir yandan onun üzerinde çocuğu olması diğer yandan Tolstoy’un cinselliği reddi. Hatta bu olgudan yola çıkarak aile kurumun reddini de yer yer savunması.. Anlamadığım diğer yan ise yazar kılığından çıkıp rahip kılığına girmesi. Yoksullar için de perhizi savunması…zaten sürekli aç halkın perhize ihtiyacı yok. Bütün dünya nimetlerinde faydalanan Tolstoy’unda.
 
Tolstoy’un korkularından birisi de ilerlemeydi. İlerleme fikri üzerine tartışmak fikirler üretmek Tolstoy’un sürekli kaçtığı bir durumdu. Sanayi toplumunun gelişimine gözünü kapatmış görmemek için çabalayan bir aydınla karşı karşıyayız. Sanki sanayi toplumunun gelişimi onun bütün düşlerini, tasarılarını, düşüncelerini yıkacaktır. Kapitalizmin gelişimini şeytanın dünyayı ele geçirmesi olarak algılamıştır. Bundan da öte insan doğasına saldırı olarak görür ilerlemeyi. Sosyete dünyasından kaçmasının köyünden fazla uzaklara gitmemesinin, gitsede Kafkaslar tercih etmesinin nedeni sürekli gelişen kapitalizmin gerçeklerinden ve ilerlemeden kaçıştır. Kapitalizmi anladıkça kendi dünyasının yıkılacağının farkındaydı Tolstoy. O köylü sosyalizmini savunuyordu. İşçi sınıfının kuraçağı bir sosyalizm hakkında hiç düşünmemişti. Bu yüzden en iyisi ilerleme fikrinden ve kapitalizm tartışmalarından kaçmaktı. Bütün bunlar yine de Tolstoy’un gerçekçi olmasını engellemedi. Çünkü, sorgulayarak lime lime ettiği bir vicdanı vardı.
 
 
Turgenyev’de Tolstoy’a itici gelen yan onun kadınsı inceliği, kibarlık budalagı, titizliğinden daha çok onda gördüğü Avrupalı imgesidir. Avrupa’dan Rusya’ya bakan bir Turgenyev görmüştür hep. Avrupalı ama bir türlü rus olamayan Turgenyev, sanki sürgünle o da rusluğunu yitirmiş ya da Turgenyev tepkiyle kendinde ne kadar Rusluk varsa atmış, bunun yerine Avrupa’dan Rusya’ya bakan itici bir düşünce oluşmuş. Tolstoy ise Rusya insanına özgü ne varsa, bunu ortaya çıkarmayı görev edinmiştir. Bu insan ise eşitlikçi komünal bir insandır.
 
Henri Troyat’ın Tolstoy’a dair biyografisini okudukça bir durum net bir şekilde kendini ele vermeye başladı. Yazarın uzun romanları yazarken yaşadığı ruhsal bunalımlar görünüyor. Yazma süreci yazarı müthiş bir yorgunlukla başbaşa bırakıyor. Yazarın romana verdiği enerji ruhsal olarak çökmesini sağlıyor. Yazma sürecinde çoğu olaya duyarsız kalması, bazı olayları duymak istememesinin altında yatan neden, Tolstoy’un yazdığı romanların bütün hayatını yok sayarak onu etkisi altına almasıdır. Sadece sekiz saatlik bir çalışma temposu bir roman için yeterli değildir. Bütün gün enerjisini romana vermek zorundadır. Tolstoy’un yazdığı uzun romanların onda büyük yorgunluk ve ruhsal çöküntü yaratması normaldir.
 
Tolstoy’un zihnindeki ölüm korkusu hiç bir vakit azalmamıştır. Tabi ki halasının ve abisinin ölümü etkilemiştir onu. Abisinin veremden ölümü daha çok etkilemiştir. Çünkü çağın iki yakıcı hastalığı vardı. Kurtulmanın mümkün olmadığı frengi ve verem. Bu hastalıkların ne zaman kendisinini yakalayacağı korkusu yakasını bırakmamıştır. Sosyete yaşamından ve bohemlikten kaçma nedenlerinin içinde bu olgu da vardır. Buna rağmen cesur bir insan onun savaş anılarını okuyunca daha rahat görebiliriz bunu. Pisipisine veremden frengiden gitmektense, onurlu bir şekilde savaşta ölmeyi yeğ tutmuştur. Savaş meydanındaki aşırıya kaçmayan tebdirsizlikleri onun bu farklı cesaretini gösterebilir.
 
Tolstoy, Turgenyev ile sürekli tartışmıştır, ağır kırıcı tartışmalar yer yer uzun süren küslükler olmuştur aralarında. Onun kibar, kadınsı, Avrupai kültürü ifrit etmeye yeterdi Tolstoyu. Dostoyevski’ydi pek sevdiğini söyleyemeyiz. Buna rağmen Diriliş’i altmış yaşından sonra yazarken kitapta şöyle bir bölüm olmasından pek rahatsız olmuyor. “Nehlüdof, kendisinin de o sıralar okuduğu kitapları, Dostoyevski’yi, Turgenyev’i veriyordu ona. En çok Turgenyev’in (Sessizlik)i hoşuna gitmişti.” İlginç olanı altmış yaşlarıyla sanatın gerekli olmadığına inanıyor Tolstoy. İkincisi sevdiği başka Rus yazarlarda var Tolstoy’un bunların ismini de verebilirdi. Ama bütün bunlara rağmen Tolstoy, Turgenyev ve Dostoyevski diyor. Birincisi biliyor bu yazarların büyük yazar olduğunu ikincisi doğru olanda bu zaten Rus halkının en çok okuduğu iki yazar. Böyle durumlarda öznel davranmadığı için büyük yazardır Tolstoy.
 
Tolstoy’u okurken anladım o gömleğinin cebinde defterle gezen bir yazar. Köy köy gezerken bir olguyla karşılaştığında hemen not ediyor. Yazmak her koşulda yazmak.
 
Bir insanın kendi kendine söz vermesi ve bu sözü tutmaması başka birşey. Bir insanın günlük tutması ve bu günlükte kendi kendine bazı sözler vermesi kararlar alması başka bir şey. Çünkü, günlük bir belgedir. Tolstoy günlüklerinin bir belge olduğundan kaçamazdı. Onun vicdanının sesiydi bu günlükler. Günümüzde günlüklerin azalması ile vicdan sorgulamasının azalması arasında bir ilişki var. Tolstoy için günlükler kendine söz verme ve vicdan oluşturma eylemidir. Bir çeşit kendi kendine söz vermedir. 
 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK