9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Öykü TİTREYEN GÖL

TİTREYEN GÖL

Alaca karanlığın içinden gelen o sarmal kızıl ışık, perdeden sıyrılarak beni yatağımda buldu. ‘Hadi git buradan’ dedim ama dinletemedim. Kendime verdiğim sözü anımsatarak fırladım yatağımdan. Gözlerim kamaşıyor, ruhum kelebek adeta. Çok geçmeden kendimi doğanın kucağında buldum. Elimde yoldaşım makinem. Kargalar ortamın sessizliğini o kakofoni sesleriyle doldururken “Doğa için çal, doğada kal” diyordu güncel yaşam.

Denize ulaşmak istiyorum. Çok geçmeden yol beni kum tepelerinin içine götürdü. İçinde bir cılga oluşturulmuş tepelerin üzerinde çam ve melengiç ağaçları var. Yaşam alanı bulmuş, serpilmişlerdi. Hatta çitlembik çiçeklerini açmış, çamlarda aksine alt dallarındaki dikenleri iyice sarmıştı.

Artık kumsaldayım. Kum ayaklarımı ısırdı. Kuşluk vakti ise dolmak üzere. Bir avcı gibi yaklaştım iyi bir kare almak adına. İbadet yapanı da rahatsız etmeme gayretiyle her hareketini çekiyorum. Işık çok naif düşüyor kuma ve insana. Bu durum tam istediğim anların buluşması. Adam çok uzatmadı sabahın bu saatindeki ritüeli. Ondan önce davranıp uzaklaştım oradan.

Kumların ısırıkları daha fazla arttı, deniz sütliman… Az ileride denize doğru bir koç boynuzu gibi suyun içine dikilmiş taşlara yöneldim. İlk taş uzun ve ince. Üstüne çıktığımda taşın serinliği ayaklarıma değdi. Bir sonraki taşın amorf hali takıldı gözlerime. Boynuzun üzerinde gidebileceğim yere kadar gitmek var şimdi. Kararımı küçük çizikler değiştiremezdi. Sandaletlerim halen boynuna asılı bir kolye gibi. Taşların üzerinde seke seke ilerliyorum. Gören olsa jimnastik pistinde artistik gösteri yapıyorum sanır.

Zamanla ustalaştım ama aslında benden önce geçen milyonlarca ayak bir yol yapmış daha rahat bir şekilde yürünecek kadar. Martılar yukarıdaki kayalıklardan sabah kahvaltıları için kalkmışlardı cümbür cemaat. Çok ileriden ilk motor sesleri geliyor. Balık sezonunun ilk günü bir başka heyecanlı tüm canlılar.

Oturduğum taş blokunun üzerinden gün doğumunu fotoğraflıyorum. Sanki taşlar yerli yerine oturmuş, doğa boşluklarını dolduruyordu. Biraz önce oturduğum taşlar gemilerin barınaklarıydı. Dalgaları kesiyor, içeriye sakin bir dinginlik veriyor. Barınağa giren motorlardan birkaç dönüş fotoğrafı daha aldım. Martılar motorları selamlamanın telaşesi içinde fır fır dönüyor. Bu bereketli hasattan nasiplerine düşecek birkaç balık olmalı.

Bu kez daha sakin bir yürüyüşle çıktım taş yığınlarından kumsala. Kum da iyice ısınmış… Tek tük sevenini sahile çekmiş. İlk karşılaştığımız insana “Günaydın” dedim. O da “Bonjour Mösyö” dedi kendi diliyle. Söyleyenin peşine düştüm şimdi de aslı astarı var mı diye. Kıyıya çok yakın yeşil alanın içinde olmalı diye hislerimle hareket ettim. Doğa inanılmaz sürprizlere gebe. Nerede, neyle karşılayacağını bilemezsiniz.

Ayak izleri değil ama ayakkabının izleri beni takip et der gibiydi. Sandaletlerimi boynumdan indirip taktım ayaklarıma. Sihirli bir ormana girmenin çocuksu tedirginliğiyle. Kuşlar aşk şarkıları söylüyor. Ağaç dallarına baktım hangi kuştan geliyor bu sesler. Ama sadece bakmakla yetindim. Yuvalarında onları tedirgin etmemek adına gece sessizliği bir yürüyüşteyim. Objektife bile dokunmadım tedirgin olmasınlar diye. Pekin ördekleri az ileride arkasına aldığı bir sürüyle sazlıklara doğru ilerliyor. Karabataklar günün aydınlığında daha belirgin şekilde alçaktan yukarılara doğru uçuyor.

Çok geçmeden arkamdan üç kişilik bir grubun; bir şeyden ürkmüş hayvanlar gibi, çalı çırpı demeden ezerek ve yüksek sesli bir şekilde geldiklerini fark ettim. “Ya baba sabah sabah nedir bu göl muhabbeti” diyordu ufaklık. Kadın “Kızım geçerken uğramak lazım niye öyle diyorsun. Anlatılanları yerinde izlemek gerek, hem adı da enteresan geldi bana. Görmek isterim ‘görmek’ anlatabilir her şeyi.” diyordu.

Baba, “Ya sizler zamanın kör saatinde bu sesleri nasıl çıkarıyorsunuz” dedi. Sesin titreşimleri sabahın bu saatlerinde birkaç “desibel”  daha yükselmekteydi. Saklı göl gibiydi bir türlü bulamamıştım. Önümde giden küçük kız “Burada baba!” diye bağırıyordu. Arşimet’in suyun kaldırma gücünü bulmuş gibi. Artık gölün kenarında sıralandık. Ben uzak düştüm onlardan, doğadaki canlılar beni onlardan birisi sanmasın diye. Etrafı iyiden iyiye tüm ayrıntılara değin dikizliyorum.

Baba “Hani nerede?, Titremesi yok ki?” diye tüm sesiyle bağırıyordu, oysa topu topu üç kişiydiler. Sanki herkes duysun istiyordu. Paniklemiş gibiydi. Ya yanlış göle gelmişlerdi ya da yanıltılmışlardı.

Kız babasına döndü “Baba gerçekten titremiyor niye ?”

Kadın göle yakın geldi. İyice süzdü. Yaban ördekleri havalandı. O yavan sesleriyle o bölgede hafif bir titreşim oluştu. Göl sallanır gibiydi. Kadın “Bakın bakın, titriyor işte!” dedi. Aynı yöne birlikte baktılar. Ördeklerin kanat çırpışlarının bir sonucuydu bütün bu olanlar.

Baba “Get oradan, bu o kuşların kanatlarının yarattığı etki.”

Küçük kız “Evet evet internetten okumuştum; Gölde kuş besleyip, balık avlayan yaşlı adam bir gün gölde ördekleri avlamaya çalışan avcıları önlemeye çalışırken avcılar yaşlı adamı ittirip vurdukları ördekleri suyun üzerinden almaya çalışırken diğer ördekler hep birlikte havalanıp kanatlarıyla bir hortum oluşturmuş ve avcıları kaçırmışlar. O günden sonra göl hep titremeye başlamış. Bu titremeye yöre halkı kuşların yaşlı balıkçıya ağlaması olarak yorumlanmış.”

Adam, “Yolumuzu bunun için mi değiştirdik?” dedi. Birkaç fotoğraf çekinip alanı gezmeden buraya ilişkin son noktayı son moda terimle ‘özçekimle’ koyarak ayrıldılar.

Ooh ne yorucuydu bütün bu olup bitenler. Kendime gerisin geri döndüm. O şaşkınlıkla elim değmedi deklanşöre. Etrafı geziyor arada bir göle bakıyorum, ‘titremeyi’ görmek istiyorum. Onlar gibi çılgınca değil tabii ki.

Kenarında gezerken bir avcı gibi sessizce avımın fotoğrafını çekiyordum. Küçük bir iskelenin ucunda bir insan oturmuş olta balıkçılığı yapıyordu. Perspektif buradan daha iyiydi. Her açının fotoğrafı çekilebilecek nitelikteydi. Güneşin yaydığı ışık dışında bir şey yoktu.

İskeleye vardığımda uzaktan fark ettiğim karartı, kuşluk vakti namazını kılan yaşlı adamdan başkası değildi. Adam eliyle işaret etti. Ona doğru gittim. “Zamanın varsa otur genç arkadaşım. Sabah resmimi çeken de sanırım sendin.”

Ufak bir tedirginlik hissi olsa da “Evet” dedim.

Balıkçı “Bu işi hayatını sürdürmek için yapıyorsun? Yoksa eğlencelik mi?”

“Benim hikâyem ışığın peşinde koşmaktır. Hayatımızın rengi, anları biriktiriyorum. Geziyorum, eğleniyorum. İyi bir fotoğrafçı anı yakalayan değil, anı yaşayandır. Koşullar hep vardır ama onu hazırlamak gerek. Işığı takip edeceksin. O seni güzel şeylerle buluşturur. İşte bu bilinçle hareket halindeyim. Işığın peşinde olanlar o saatleri iyi bilir ve kavşak noktalarında bir şekilde karşılaşır. Tıpkı öğle arası su içmek için o dere kenarına gelen kuşlar gibi. Bizler de başka bir şeydik. Aynı hatta karşılaşan tanımadık yüzler ama aynı güzergâhlardı bizi buraya getiren.” dedim.

“Anladım sen zevk insanısın, seni buraya getiren neydi ki?” derken oltasına bir şey vurmuş olacak ki olta hareketlendi. Sözlerini yarıda bırakarak hızlıca oltasını çekmeye başladı. Şanslıydı iki adet “kefal”di oltasına vuran.

“Benim eğlencem de bu saatten sonra bu” dedi. Onları daha fazla incinmesin diye çok nazikçe oltadan çıkararak yanında su dolu kovaya attı. Söyleşiyi tamamlamak istercesine “Biraz önce yolun öte yakasından küçük bir bağırtı duydum. Neydi o patırtı?”

“Buranın öyküsü için gelen insanlardı. Onu göremeyince biraz üzüldüler. Bunun sonucuydu tüm gürültü.”

Adam güldü. Elini iskelenin tahtasına vurdu. “Otur otur şöyle yanıma.”

“İnsanlar efsane yaratmayı çok severler. Ve ona uygun masallarını uydururlar. Bir bilge bu konuda şöyle demiş; ‘Masallar ejderhaların varlığını anlattığı için değil, ejderhaları yenmenin mümkün olduğunu anlattığı için ilham vericidir.’ demiştir.     Bizler inanmak isteğimiz şeylere inanırız sonra onların peşine düşeriz.”

Soluklandı yanındaki bohçasından bir şişeyi çıkartıp tepesine dikti. Sonra bana döndü “Seni unuttum sanma.” çıkınından bir küçük şişe daha çıkartıp bana verdi.

“İster şimdi iç, istersen evine götür bu da benim sana hediyem olsun.”

Sonra göl hikâyesine döndü. “Hayat böyle işte. Bir şey görürsün sonra çekersin, sonra yaşarsın belki içersin ama hepsi senin gözünün önünde gerçekleşiyor.”

Göl üzerine gelince, çıkarttığı “deniz balığıydı” onu sordum o kısa aralıkta. İhtiyar bir bana bir göle baktı. “Gerçekten dikkatlisiniz. Birçok insan bunun farkında bile değil.”

Uzattığı şişenin dış yüzünü inceledim. Bildiğimiz bir su şişesi ancak içindeki kırmızı şey şarabı andırıyordu. Dikledim. İçkiye karşı olduğum için değil ev yapımı bir şeyin beni etkileyecek boyutunu ölçmeye çalıştım. Birkaç yudum aldım. Bildiğimiz bir kızılcık şerbeti tadında bir içecekti. Ön yargılarımı, aldığım tat bir tarafa attı. Yüzümde güzel bir gülümseme. Yüzümdeki değişimi anlamış oldu. Ve kısaca içkiyi tanımladı. Köyünde yapılan kan dolaşımını düzenleyen bir meyve içeceği.”

“Göl hikâyemiz de aslında uzun, ama ben sana kısa olanı anlatacağım. Gölün oluşumu benim yaşım kadardır. Yaşıtız yani. Aslında Türkiye’nin turizme yönelik yatırımlarının da tarihi sayılır. Göle, yalın gözle iyice bak. Tüm dikkatinizi oraya veriniz ama. Sonra bunun üzerinden sizinle konuşalım isterim.”

Dikkat kesilmiş gölün üzerine bakıyorum. Suyun altında minik minik balıkların ağızlarıyla suyun yüzeyine vuruşları bir anda birbirine karışan dalga boyları büyüyerek bir titreşim yarattı. Sonra adama döndüm “Tüm mesele yaşamak ve dikkatli bakmak, gelen geçen insan görmek, isteği ne varsa onu görür. Sen ise var olanı görürsün.”

Balıkçı yaşadıklarından çıkarttığı bir dersi verir gibi; “İşte! ‘Anı’ yakalamak böyle bir şey. Ayrıntıları önemsiyor ve onun üzerinden yaşamı anlıyorsun. Bu sizi farklı kılıyor.”

“Bu göl aslında yapay, doğanın tüm yataklarıyla oynuyoruz. O da kendine başka yataklar yaratarak kendini var etme yoluna gidiyor. Bu bir derenin denize ulaşmak üzere olduğu son nokta. Turizmle birlikte “ince suyu”n güzergâhı daha yukarı yerlere kaydırıldı. Ama akan küçük bir su da olsa kıyı şeridi doldurulduğunda o da burayı doldurdu ve zamanla büyüdü. Sonra deniz suyu karıştı. İçinde barınan kırmızıkanat ve sazanlar yaşam alanı bulamadı, yerini gördüğün o kefaller aldı. Her şey yer değiştiriyor ve isim değiştiriyor.” dedi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK