9 C
İstanbul
Pazar, Eylül 20, 2020
Ana Sayfa Kritik ŞİİRDE YÜRÜYEN TARİH

ŞİİRDE YÜRÜYEN TARİH

-ŞİİRDE YÜRÜYEN TARİH-
Hasan Çapik
Şiirin zaman içinde yaşadığı değişimler bir tarih oluştururken tarihin kendisi de yaşanmışlıklarla şiirde özne olarak görünebilir. Hatta insanlığın ilk dönemleri için konuşursak şiirin kendisi tarihtir: Kaynaklar karşınıza sözlü kültür öğeleri şiir, destan, ağıt, masal vd çıkarırken maddi alanda kap kacak, heykel, takı ve av aletleri belirir. Yazının icadıyla bunların yorumlanması (ve tarih) çok sonradır. Bilinmezin merdivenlerini indikçe bu öğeler değer kazanırken şiir daha bir öne çıkar. Şiirin lohusalık dönemlerinde önemli işlevleri vardı. Yaşamın olağan koşulları içinde doğan şiiirin yaşamlaşmak gibi bir sorumluluğu vardı: İş yaparken uyumlu sözler, tekrarlar ve ritm el kol hareketlerini koordine ediyor, sistematik davranışlar ekip çalışmasını kolaylaştırıyor, kitleye birlik duygusu ve enerji yüklüyordu. Sözü omuzlayan büyücüler (ilk şairler), toplumun öncüleri de olduklarından, ruhlarına süzülen gizemli cümlelerle sorunların çözümüne varırlardı. Savaş, avlanma, kurban, doğal afetler, hastalıklar, danslar için yol gösterirlerdi. Geleceği söylerlerdi. Şiiri kendileri dışında bir olgu görmedikleri için, sözleri gerçekleşmezse ölümü seçerlerdi. Bu yönüyle şiir lüks değil zorunluluktu: Toplumdan çıkıyordu ve toplumcul olana dönüyordu. “Bir tarafta yöntemi, genel geçer kuralları olan, nesnel aklı zorunlu gören tarih bilimiyle, daha çok sezgisel akılla ilişkisi olan, genel geçer kurallardan söz edilmeyen ve estetiğin konusu olan bir etkinliği nasıl karşılaştırabiliriz?” diye sorar Şener Aksu, Şiir ve Tarih yazısında. İki disiplinin yol ve yordamlarının farklı olduğunu elbette kabul ediyoruz. Fakat hayat mekanik kurallarla ve ya ‘üçüncü halin imkansızlığı’ uyarına göre işlemiyor. Disiplinler geçişgen olabiliyor. Kendi içkin kurallarını unutmadıkları sürece geçişgenlik onlara güç de sağlıyor. Tarihin ilk dönemlerinin sanat olduğunu söyledik de tarih sanattan kurtulabilir mi? Herodot Tarihi’ne bakınız dili, masalsı yapısı, zengin imge ve hayal gücüyle neredeyse tamamen sanattır. Bu ilişki ancak diyalektik yöntemle anlaşılabilir. Bu bağlamda çalışmamızın gözeteceği erek, Adnan Yücel’in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek( Yurt Kitap Yay.) kitabını merkeze alarak şiir- tarih ilişkisine değinmek ve şiirde tarihin neden/nasıl işlendiğini anlamaya yönelik olacaktır. Şiirin toplumu (tarih) yansıtma konusundaki becerisini ölçmek de gözeteceklerimiz arasındadır.
Şiirde tarih neden ve nasıl işlenir? Genellikle tarih kitapları insanlara uzak, tekdüze, asık suratlı ve ayrıntı yığını olarak görünür. Tarih, nesnel yazıldığı söylense de bir ideoloji ve ya sınıfın güdümündedir. Bu tarih yaşanmamışlıkların tarihidir. Veysel Öngören bu durumu Şiir ve Yenilik kitabında şöyle tespit eder: “ Tarihin bir süreç olduğu açıktır. Fakat bu kadar değil. Tarih aynı zamanda, öznesi bilinebilen biricik nesnel süreçtir. Bu öznenin de insan olduğu, artık çok iyi bilinmektedir. Bilindiği için de, gerçekliğe ve gerçekçiliğe karşı tutumlar kimi biçimlere başvurmaktadırlar. Bu biçimler gerek zihinden gerekse psişik süreçlerden tarihin seçikleşmişliğini silme çabaları olarak ortaya çıkıyor. Bu siliş çabaları, doğa- insan ve dil- insan ilişkilerine tarihten yalıtılmış ağırlıklar veriyorlar. Amaç tarihi yorumlamak. Amaç, nesnel süreç tanımını doğaya ya da dile verip, tarihin öznesini, doğanın öznesi ya da dil kullanan gibi kavramlarda gömmektir. (s.145) Bu yolla insan edilginleştirilir, gerçekler çarpıtılır, sınıfsal yapı ve üzerinden gerçekleşen sömürü gösterilmez olur. Yolunuz “İdeolojiler öldü!” safsatasına çıkar. Halk anlamakta zorlandığı bu tarihin kendisine ait olmadığını sezer. Sezgisi onu başka yere, bildiği bir yere doğru çeker. Bu sanattır, kendisinden olandır. Sanat tarih gibi tek boyutlu da değildir; sonsuz devinimdeki insan/lık hallerini görür, anlar, yorumlar, estetize eder ve kolayca kamuoyu oluşturur. Tarih filleşirken sanat kuşlaşır. Tarihi yazan egemenlerin mantığı, statükonun devamı ve mutlu azınlığın çıkarlarıdır. Sanat kitlesel ve her sınıftan katılımın olmasıyla enerjik, muhalif doğası gereğiyle de üstünde oyun oynanamaz bir yerde durur. Arada yol kazalarına uğrasa da özünü iliştirir yarınlara! Sanatı tarih karşısında güçlü ve yönelinir kılan da budur. “Ekmede biçmede yok Osmanlı/ Yemede içmede var Osmanlı” diyen şiir karşısında tarih, istediği kadar halkın huzur ve refahından söz açsın, hikaye! İşte, bu söylenmeyenler için sanat tarihe el atar. Tarihin karanlık odalarına girerek, gösterilmeyen, baskılanan ya da çarpıtılan bilgileri gün ışığına çıkarır, hesap sorar. Böyle yaparak halkın umudunu ve ütopyalarını filizlendirir. “Yarin yanağından gayri herşey ortaktır” diyen Bedrettin tarihin insafına kalsaydı anarşik olay, dinsizlik ve ya düşülebilir bir dipnottu en fazla! Sanat onun iletisini işledi, görünür kıldı ve insanlığa özünü sundu. Sanatın bu tavrı, kendisine karşı oluşturulan düşmanlığın nedenini de açıklar.
Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek tarihle hesaplaşan bir nehir şiirdir. Sanat nihai amaç olsa da sırtını emekçi halka, yazılmamış tarihlerine yaslayan bir bilinç ve tavırla hareket eder. Kitabın adı bile bir yürüyüşün, inadın, kavganın, haklılığın ve ütopyanın varlığını sesler. Pekiyi, buradaki aşk nedir? Kitap boyunca bunun cevabı işlenir; sosyalizm! Ama sosyalizmin doğması ve insanlığı kurtaracağına olan inanç idealist mantıkla ortaya çıkmamıştır. Tarihsel zor, sınıf mücadeleleri ve ezilen insan doğasının gereği olarak belirmiştir. Bu aşk hem bireyi tanır hem de bireyin içinde olduğu dünyayı! Bu dünya “Bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine” (Nazım Hikmet) olacak olanındır. Nehir şiir toprağı yoklaya yoklaya köklerini derinlere salan ağaç olur Yücel’in ellerinde.
Goethe “ Üç bin yılın hesabını göremeyen/ Karanlıkta yolunu bulamaz/ Günü gününe yaşar ancak” der. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’te geçmişe; oluşan artık değere ,ilk çitlerin çevrilmesiyle beliren özel mülkiyete, devlet olgusunun icadına ve sınıfsallaşmaya değinilirken bunların içinden tavrını belli eden Adnan Yücel de vardır. Evet, ortada bir tarih vardır ama bu tarih insan(lığın) yenilgileriyle, kendine yabancılaşmasıyla doludur. Ezenlerin tarihi, eşitsizliği kutsal ve mutlak göstererek, insanları öğrenilmiş çaresizliğe, örgütsüzlüğe, yabancılaştırmaya alıştırıyor ve daha önemlisi onur duygularını boğazlıyor. Bunlara alıştırılan halk kendi mezar kazıcısı durumundadır. Akıl tutulması içinde vurdumduymazlaşmaktadır. Yücel, halktan yana olsa da yanlışlarını gözünü kırpmadan eleştirir. Bu açıdan şiirini kurarken salt tarih anlatımına sapmaz; tarihi eyleyen insanı da göstermeye çalışır. “İnsanın tarihsel olarak ele alınması ile yetinilmeyip insanın deşilmesi gerekiyor. İnsanıl faaliyetin boyutlarını göz önüne almakla yetinmeyip, insanıl faaliyetin analizinin şiir içi halinin elde edilmesi gerekiyor. Şiir yapısındaki boyutluluk kendisinin şiir dışı tekabülü olarak, insanın faaliyet bütünlüğünü göstermeyi ona işaret edebilmeyi artık istemektedir.” ( Şiir ve Yenilik, Veysel Öngören, s.68) Bu yansıtmayı elde edebilmek için tümdengelim yöntemini kullanır Yücel! Artık değer, özel mülkiyet, ilk çitlerin çevrilmesi, yasalar, devlet oluşumu ilişkilerinden günümüze ve Kavel, Tariş grevlerine uzanır. Diyalektik yöntemle analiz edilen bu bütüncül bakış, mevcut tarih algısına, parçacılığına itiraz olarak da okunmalı: İnsan, kendisini ancak insanlığın aynasında görür(se) anlamlandırır ve konumlandırır. Yücel, “Anlatılan senin hikayendir” (Marx) sözüne sadık kalarak yola çıkar. Bu hikayelerin toplamı tarih, değil midir? Öyleyse, öznesi insan ve tarihi olan sanatçı, bunları uygun disiplinle eserine taşıyacaktır. Bu disiplin şiir ise üç şey gerekiyor: 1- Sanat birikimi ve bilinç 2- Tarihsel bilgi ve donanım 3- Sınıfsal tavır. Geriye öğelerin harmanlanması kalır. Şiir bu derin soluk, inanç ve kararlılıkla başlar: “Aşksız ve paramparçaydı yaşam/ Bir inancın yüceliğinde buldum seni/ Bir kavganın güzelliğinde sevdim/ Bitmedi daha sürüyor o kavga/ Ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” (s.1) Bu giriş bile şiirin toplumcu yönelimini vurgular. Seslenişin soyluluğu uyarıcıdır da: Kendindeliğin ben’i anlatılmayacak. Etkileşerek var olduğumuz dünya, her halimizle tarihimiz anlatılacak. Devamında: “Tarihin her anı tanıktır bize/ İlk kez bu topraktan dinlemiştik/ Toprak bölünüp parçalandığı zaman/ Acının ilk yangını o zaman tutuşmuştu içimizde” (s. 10) J.J. Rousseau’nun (Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Burası bana aittir’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan…) ile birlikte toprağa yerleşmenin özel mülkiyeti doğurduğunu, üretimin “artık değeri”ne el koyanların yasa ve devlet mekanizmasını yarattıklarını görüyoruz. Bu, burada durmaz. Salt yasa ve kaba kuvvetle mülkiyeti ellerinde tutamayacaklarını anlayan egemenler kültürel ve dinsel öğeleri de devreye sokarlar. Hak gaspına uğrayanların, emeklerine uygun karşı çıkışlarıyla ilk kanlar da akmaya başlamıştır. İçsel çarpışmalar yetmemiş, mülkiyet olgusu efendilerin devletlerini de karşı karşıya getirmiştir. Bu senaryonun inandırıcılığı için sınırlar ve semboller peyda olmuştur: “Toprak bile usanırken kanla sulanmaktan/ Yine de basılırdı canlara/ Bir sürü bayraklar dikilirdi burçlara” (s.11) Toprakların kanla sulanması her devletin tarihinde fetih/zafer olarak gösterilse de, aslında yayılmacılık, vandallık, başkasının emeğine göz koymaktır. Sömürü ekmek kapısına döndükçe saldırılar amansızlaşmış ve sınıfsal ayrılıklar da sembolleriyle belirginleşmiştir: “İlk sancısıydı sanki toprağın/ Yanarak geçmişti bütün mevsimler/ Şatolar yükselmişti etlerimizden/ Kemiklerimizden kaleler/ Kimler basmamıştı o dağ yüreğe/ Basıp da yükselmemişti kimler/ Nice krallar nice prensler/ Nice sultanlar nice beyler/ Surlar saraylar katedraller/ Çan kuleleri minareler/ Ve daha niceler daha niceler” (s. 11) Sınıflı topluma özgü yapılar (şato, saray vs) belirginleşirken ayırım dile de (prens, sultan, köle vs) yerleşir. Kıyımların büyüklüğüne yaraşır anıtlar şehirlerin en görünür yerine dikilir. Böylece anıtlar kıyımları ölümsüzleştirir, gücün hareket alanını genişletir ve bilinçlerde kan kendini temize çektiği gibi kitleselleşir de! Tapınak yerlerinin aynı dizelerde yer alması dinlerin de bu amaçlar için yaratıldıklarına ve kullanıldıklarına göndermedir. “Ne tanrılar değişmiş ne tarih” demesinde şairin vurguladığı insanlık dışı durumun süreğenliğidir. İsimsel ve biçimsel değişiklikler özdeki çelişkiyi gizleyemez. Sınıfsal yapı ortadan kalkmamıştır ki tarih değişsin ve tanrılar da tedavülden kalksın! “ Dev bacalar yükseliyor üstümüzden/ Kemiklerimizden gökdelenler/ Kimler basmıyor bu dağ yüreğe/ Basıp da devleşmiyor kimler/ Nice şirketler nice bankerler/ Nice petrolcüler nice armatörler/ Kasalar bankalar holdingler/ Silah fabrikatörleri ve işbirlikçiler/ Ve daha niceler daha niceler” (s.13) işte gördünüz,tarihte isimler ve biçimler değişmiş ama öz aynı: Gittikçe derinleşen ve alan genişleten sömürü sistemi! Buna karşı çıkanlarsa yok edilir: “Güneşe doğru her yükselişimizde/ Kana bulanır kınalı göğsümüz” (s.14) İnsanı anlamak için şiirin üçüncü bölümünde( s.15- 23 arası) doğa üzerinden hayata göndermeler yapılır. Şu iki dize bu güzel karşılaştırmayı işler: “Yaşamak denilen bu yüce şiir/ Bir yaz yağmuru değildir insanda” (s.17) İnsan için özgürlüğün ve yaşamın anlamı varsa, bu geçici heves, mevsimlik bir şey olamaz. Tarih de öyle: “Yaşanan günde aranmaz her şey” (s.18) Doğa ile isyan eden insan örtüşür; yaratmaya bakarlar, fırtınaları olsa da! İyi de, bu isyancı yani devrimci kimdir? Sıra onundur: “Bir inancın yüceliğinde buldum seni/ Bir kavganın güzellğinde sevdim/ Yürek yüreğe sevmelerin/ göz göze gelmelerin yasaklığında/ Bazen bir pınar/ Bazen bir çağlayan/ Dudaklarından döküldü kuraklığıma/ Yeşerdi toprağım/ Hergün yeniden yeniden çoğaldım” (s.25) Şairin kullandığı semboller ( devrim/ci; sevgili, aşk…) ve dil hepimizin kullandığındandır. Bu, bilineni tekrarlamak, özgün olamamak gibi eleştirilere kapı aralasa da sanat/çı ile halk arasında doğrudan bağlantı kurar. Fakat Yücel’in sanatı bilinenlerin bileşiminden yeni değer üretir. Evet, bildiğimiz dil, şiir burçlarında bambaşka bir şey olmuştur. Şair, sanata ve halkına yabancılaşmadan eserini oluşturmuştur. Yaşamı bir inancın ekseninde seven, anlamı kadar var olan şairin dizeleri kendine güvenli ve ataktır bu yüzden. Eğer yaşam ve sanatınız uyuşmazsa söylem titrekleşir, bulanıklaşır ve ya nereye varacağı belirsiz imgeler yığını arasında yiter gider. Gerçek ben’den öte gölge ben özneleşir sanatta. Bununla baş edemeyen sanat/çı kendisini idealizmin kollarında bulur. Yücel’in bu dobralığı salt şiirinin gerektirdiği içeriğe ilişkin okunamaz; var oluşuna yabancılaşıp kabuğuna çekilen sanata karşı da bir uyarma/uyandırma seslenişidir. Yanlış gidişe alışmışlar içindir şu çıkışma: “Her gün yeniden yeniden çoğaldım” Öyleyse, tohumlaşanın yaşamlaşmaya hakkı vardır. Bu devrimci romantiktir de Yücel şiirinde. Romantizm duyguların dışa vurumu olduğu kadar devrimci insanın her insan gibi yaşamdan bir insan olduğuna, titan ya da mekanik varlık olmadığına göndermedir. Onu farklı kılan korkularının üzerine gitmesi ve bilinçle savaşmasıdır. Romantikken bile bilincini diri tutar: “Ağlarken bile boş bakma bir daha/ Mutlaka bir anlam dolmalı gözlerine” (s.27) Bir gerçektir ki sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte yaşanan tarihin neredeyse tüm özeti insan/lığın kendine ve özlemlerine yabancılaşmasıdır. Bunu kavrayamayan birey ve toplumlar tarihte bir trajedi olarak devinir dururlar. Ne zaman ki “Getir bana kendi sesimi” derler o vakit yabancılaşma kırılır. Yabancılaşma çarpıklığıyla bilinç ve kavramları da vurur: “Kölelik çoğaltan zaferler adına” (s.31) insanlar kendilerini savaşlarda bulurlar ve birbirlerini bir takım sıfatlarla( kahraman, hain, gazi, casus, terörist vs) yargılarlar. Pekiyi, konuya kim hakimdir? Bu ölümcül senaryolar ne içindir? Bunların cevabı için şair şiirinde bumerang atar: “Toprağın ilk sancısından beri/ Kaç ihanet gördü kır çiçekleri/ Kaç kurban verdi çığlara (s.29) Rousseau’yu anımsayarak sorarız: Toprağın ilk sancısı da toprağa yapılan ilk ihanetten mi doğdu? Tarih, bu ihanetlerin ve çeşitlemesinin devamı mıdır? Hem farkında mısın, sen toprağı bölsen de toprak kendisini bölmüyor asla! Uyduruk sınırlar, çarpık bilinçlerin kırmızı çizgileridir. Bu yanlışa eklenen bir başka yanlışı da paradoksal sesle böler şair: “Uğruna öldüğün topraklar seni öldürebilirler” de. Sınıflı toplumlarda doğal bir şeydir; Yoksullar ve emekçiler cephelerde her şeyi yüklenirken, savaş kazanılıp ‘yaşama’ geçildiğinde suratlarına bakılmaz. Üstelik içlerinden olan düşmanları da vardır. Onların arzu ve yarınları adına hareket ettiklerini söylerler. Devrimci yapı, sendika ve örgütlenmelere girip onları çürütmeye, pasifize etmeye soyunurlar. Bunlarla olan mücadele daha zor ve amansızdır. Çünkü pirinçte zor olan beyaz taşı ayıklamaktır. Bu düşmanlar da “Onurla şahlanan kitaplar”, “…kararmayan yürekler”, “gözyaşlarına karışan ter” (s.35) karşısında yenilecekler ve “Kırılmak zorunda (kalacaklar H.Ç) birer birer” Kaldı ki “Ancak biz kazandığımız zaman” (s. 35) açlık, zulüm ve kan tarih de sonlanacaktır. Eğer zafer elde edilmemişse özeleştiri verilmelidir: “Ama aşksız/ Ama şiirsiz/ Ama kitapsızdık/…/ Ki yaşamın tümünü kucaklamadan/ Varmak istedik o sonsuz yaşama” (s. 36) Bilim, sanat, felsefe, insan ve doğa ile bütünleşmeyen anlayıştan devrim çıkabilir mi? Olsa olsa iktidar değişikliği olur bu! Bunu yol gösterici ustalar kavratabilir: “Yok muydu yarını gören bir usta/ Bir gören usta” (s.39) Ustalar var ve daha önemlisi devam eden mücadele var. Karşıt sınıflar mücadeleden düşmemeye çalışmaktadır: “Tek umut diye sunulan yüreklere/ Gazetelerde boy boy oruspu resimleri/ Bir de sportotolar/ Ve adımbaşı piyango biletleri” (s.56) İnsan, türüyle bağını kessin diye bireysel kurtuluş (s)ilahlaştırılır. Kitleler bu ayak oyunlarıyla bilinçsel çürümeye uğratılır ve sürüye(!) dönüştürülür. Bakın ne yapar onlar: “Bütün kuyruklarda küfreden/ Kuyruklar bitince sesi kesilenlerden/ Ekmekleri alınsa ellerinden/ Her gün açlığa şükredenlerden” (s.57) olurlar. Şairin kitleyi deşifre etmek için onların diliyle konuşması güzelliktir aslında. Çünkü herkes en iyi kendi dilinden anlar. Ve bir gün onlardan biri bu şiiri okuduğunda bu kokuşmuşluğa ilk tepkisi “ Ulan bu benim!” olacaktır. Evet, bu sensin. Çünkü, anlatılan senin hikayendir. Sanat tam da burada, kitleleri bilinçlendirme aşamasına ulaşmakta ve yabancılaşmayı kırmaktadır. Birkaç dize üstte bu insanların yaşamına dair: “Ey yürüdükçe çürüyen sokaklar” (s.57) bulunur. Sokaklar nasıl çürür yürümelerle? Her gün aynı anlamsızlığı emziren ortamın kuşatılmışlığında ömür sürüyenler,alıştıkları kölelikle, yaşa(yama)dıkları dünyayı, sokakları bu rutin içinde çürütmezler mi? Buradaki dizeler kitlelerin analizi açısından sosyolojik, yaşam şeklinden doğan yanlış yönlendirilmiş enerjinin faşizm ve bağnazlık üretmesiyle psikolojik, sorunların kaynağını kapitalist ideolojiye bağlamasıyla felsefidir. Tam da bu noktada sanat, toplumsallığı aşarak toplumcu gerçekçiliğe evrilir çünkü çıkışı gösterir. Öyleyse bu çürümüş sokaklarda “…kaldırımlar boyu yeni tanrılar” (s.58) bulmak bizi şaşırtmamalı. Yeni tanrılar… Güç ilişkilerinin sosyal hayatın dokusunu belirlediği yerde güçlü, güçsüz olanın tanrısı kesilecektir. Tanrılık durumlarını ille bir kutsiyete bağlamak da gereksizdir. Kişi ve ya ideolojilerden kaynaklanan herhangi bir güç yaşamınızı değiştirecek kararlar alıyorsa, tanrılaşır. Max Weber “Toplumlar çağlara göre tanrılar yaratan makinalardır” derken buna işaret eder. Antik Yunan tragedyalarında tanrılar sahneye yukarıdan sarkıtılırdı.(Deus ex machine) Tarihte tanrılar sahneye sermaye eliyle indirilmektedir. Son derece işlevsel olan bu tanrılarına rağmen sermaye, sömürü işini kotaramamış olmalı ki üniversite ve aydınlara da el atar: “İşte vurulmuş üniversite cesetleri/ Fareler dolaşıyor göz bebeklerinde/ Diş etlerinde böcekler” (s.59) Devamında: “Bir yanı çöl sakallı/ Tekke bakışlı sarhoşluk “ (s.59), “Aydınlar/ Ki el fenerleri tarihin”(s.59) Sembolleri okuduğumuz zaman gerici-faşist unsurların üniversiteleri bilim yuvası olmaktan nasıl çıkardıklarını görürüz. Torpil, kayırmalar,intihaller vs üniversitelerin diş etlerinde gezinen böcekler değil mi? “Ben halkın cahil olanını seviyorum” diyen profesör bok böceğinden öte ne olabilir? Ya tarihin el fenerleri aydınlar? Onlar kadar sanat da bu çöküşten payını alır: “İşte bir şair/ Dansözlerden sözediyor yine/ Bir yazarsa kadın kadına aşklardan” (s.60) Yücel, bu olguya geçerken değinmiş ama o sanat günümüzde post-modern olarak yaşıyor ve epey müşterisi var. Eleştirebilene de aşk olsun. Ama bu kadar karanlık yeter olsun: “Yüreklerin karartılıp satıldığı/ Ve aşkların/ Buruşturulup atıldığı akşamlarda/ İnanç ki yenilmez kılar insanı” (s.63) Her şeye rağmen her şey yarınlar içindir: “…yarına bir adım/ Bir adım daha” (s.68) Bir adım atanların acıları karşılığında gördükleri bir ışık vardır: “Ki bütün acılar ışıklarla süslenmiştir”( s.69) Bu, insanın kendisini aşmasıdır. İnsan kendisini aşıp, türünün bilincine vardığında bu acılara katlanır. İnsanlık tarihinde elde ettiğimiz her hak bu “yekpare mermer”ler sayesindedir. Dedik ki resmi tarih kendisini oluştururken her türlü olanağa ve güce sahiptir. Halk da boş durmaz. Yaşananları belleğine türkü, ağıt, destan, aşk ve şiirlerle işler. Halk çoğunluk olduğu için de; bu anlatılar dilden dile dolaşır(ken), estetize olur ve etkilerini arttırırlar. Böylece halk en büyük sanat/çı olur. Yücel, şiirini günümüze ulaştırırken bu süreğenliğe ve dirence güvenir. Bu bağın gücüyledir ki pes edenlere: “Ey her şey bitti diyenler/ Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler/ Ne kırlarda direnen çiçekler/ Ne kentlerde devleşen öfkeler/ Henüz elveda demediler/ Bitmedi daha sürüyor o kavga/ Ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” der. Yarınlara inanan bir şairin şiirinin bu seslenişle sonlanmasından daha anlamlı ne olabilir?

– Bu yazı, Berfin Bahar dergisi 266. Sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK