9 C
İstanbul
Perşembe, Ekim 1, 2020
Ana Sayfa Eleştiri Şeytanın Post-Modern Simgesi: “666”*

Şeytanın Post-Modern Simgesi: “666”*

Şeytanın Post-Modern Simgesi: “666”

Sinan KUTLU

Bugüne dek İnsancıl’da yer alan eleştirel çalışmalarım kimileri kişisel estetik kavrayışımdan farklı ölçülerde ayrılan tavırlar sergilese de, sonuçta benim de içinde olduğum bir damardan beslenen ürünlere yönelikti Bu kez farklı bir şey yapmak, örneğin alan değiştirmek istedim, Bu farklı alan, düşünsel estetik belirlenimime ya da çizgime diyelim tümüyle karşıt bir konumla tanımlanmalıydı, Egemen metropol kültürüne canla başla eklemlenmeye ve bu alanda uç ürünler vermeye çabalayan yerli uzantılar.

İş için biçilmiş kaftan olabilirdi kuşkusuz. ‘Çağdaş’ karakteri gereği amaç uğruna kıyafeti esirgememe ilkesine uyan mevcut dünya düzeninin geçerli kültürü, ülkemiz pratiğini enine boyuna ölçüp biçtikten ve sonunda kültür sanat alanında baskın eğilimin “sol* olduğunu saptadıktan sonra ilginç kılıklara büründüğüne göre ilgi alanım da belirlenmiş sayılırdı Bu alandan çarpıcı bir seçim yapabilmek amacıyla, üstteki tanıma uyan ülkemiz kültür tekellerinin son dönemde en çok neleri ve kimleri pohpohladığını tartmaya çalıştım. Sonunda bu incelemenin amacına en uygun verileri sağlayan ‘şair’ olarak küçük İskender öne çıktı, Daha önce O’nun süreç içinde karşıma çıkan bazı şiirlerini okumuş, modern sonrası burjuva yaşam kavrayışının günümüz insanına yönelik üstü açık bildirilerine en güncel biçimleriyle tanık olmuştum, Gördüklerim, toplumsal bir olgu biçiminde ele alındığında çok ilginçti ve doğal olarak seçimimde etkili oldu Ancak, küçük İskender’in son şiirlerini içeren 666 adlı kitabı derinlemesine inceledikten sonra önceki bilgi ve tanımlarımın ne denli yetersiz kaldığını, bazı edebiyat babalarımızca yerlere göklere sığdırılmayan bu parlak şairin düşündüğümden de ilginç yönsemelere açılan bir kültür misyoneri olduğunu algıladım Kapitalist dünya düzeninin bugünün ve yarının insanlarına nasıl bir yaşama ve ilişki biçimi, nasıl değerler önerdiğinin; varoluşunu sürdürebilmek için insanı hangi kalıplara sokmak zorunda olduğunun bundan daha açık bir dışavurumu olamazdı. Bu ‘şiir’leri okurken ve bunları gerçek bir haz duyarak okuyan okumaya mahkum edilen tutsaklaşmış bilinç örneklerini düşünürken irkilmediğimi söyleyemem, Ancak yine de, yüklendiği kültürel misyonun tüm yönelimlerini net bir açılımla yansıtan, bu konuda bir çok örtülü yandaşına göre “dürüst- sayılabilecek bir tavır sergileyen küçük İskender’e teşekkür edesim geliyor, Şimdi söze tam girmeden önce, tüm İnsancıl okurlarından özür dileyerek kitaptan bir dizi alıntı yapmak istiyorum annem mrs hitchcook’tan:

“Annemi severim… Sekiz yaşlarındayken onu yatak odasında bir erkekle aleni matematik çalışırken yakalayışım, muhteşemdir

Herkesin elinin altında bir annesi olması iyidir. Hiç olmazsa mastürbasyon derdi çekmezsiniz,” psikopattan;

“Barın arka tarafındaki kuytuda onaltılık bir veledi yemiştim, Teni acaip lezzetliydi… Dudaklarıma bulaşan tükürüğü ve beli hâlâ kurumamıştı”

“Arkama yaslanıp hafif hafif kesik kesik osurdum.” watch your step’ten:

“Penis güzeldir! Ona itina göstermek gerekir”

“Beni bodruma çağıran o yabancı da öyle demişti1. Beni çırılçıplak soyduktan sonra, kapağı açık kalorifer kazanının önüne yatırmıştı “

puzzles in pyre’dan;

“Hiç değilse David’in beni düzmesinin bir anlamı olurdu. Cebimdeki küçük plakayı çıkartıp bir tek kağıtlı sardım.”

“Elimi pantolonunun arkasından sokup deliğimi yokladım Hâlâ pütür pütürdü… krem kullanmadığımız için canım yanmıştı ’ april’den:

’Bu ülkeden hoşlanmıyorum, o yüzden dizlerimin üstüne çöküp, organımı elektrik prizine sokmaya çalışacağım. Prizdeki deliklerden üstteki babamın, alttaki annemin kıçıdır “

Pembe zippo’dan:

” Oo! Kimbilir kime dönmüştür sırtını, osura osura sikişiyordur labunya”

Haklı olarak bu bölümleri bulmak için kitabı çok karıştırdığımı düşünebilirsiniz Oysa gerçek hiç de böyle değil Rastgele karıştırılan sayfalarda, bakmadan açtığınız her hangi bir yerde bu tür ifadelerle karşılaşmanız neredeyse kaçınılmaz. Kısacası kitabın tümünü böyle bir içdünyanın dışavurumu oluşturuyor, Bûylece… belki de ilk kez bir metin çözümleme girişimimde bu denli zorlayıcı, önemli bir açmazla karşılaştığımı söylemeliyim. Çünkü bu çabaya girişirken, -inançlarıma ve kendi çizgime aykırı da olsa, sonuçta bir sanat yapıtını estetik açıdan değerlendirmeyi amaçlamıştım. Oysa kitabı baştan sona, en genel çizgiden en ince ayrıntıya, içeriğin kuytu kıvrımlarından biçimsel dokunun geniş olasılık bireşimlerine dek incelememe karşın, değil kişisel çizgime, en geniş estetik ölçütlere, estetiğin genel kavramına uyum gösteren tek bir unsur bile çıkmadı karşıma, küçük İskender’in estetize etmeye çabaladığı tüm içsel öğeler – içerik katmanları – ve anlatım yöntemleri – biçimsel öğeler tümel estetik kavramlarınca sürekli dışlanıyordu. Böyle bir çalışmanın zorunlu ölçüde gereksindiği yöntem ve belirli ölçütleri saptamada enikonu zorlandıktan sonra duruma uygun bir kategori geliştirmek zorunda kaldım: estetik-dışılık ya da karşı-estetik. Literatüre böyle kavramlar dayattığım için nasıl değerlendirileceğimi, doğrusu merak ediyorum!..

Şurası açık ki, ürünleşme sürecine giren böyle bir gerçekliğin sanat kuramına ilişkin yaklaşımlar dışında kültürel, toplumsal ve ruhbilimsel irdelemelerinin yapılması da aynı ölçüde önem taşıyor. Geniş çapta araştırmaları uzmanlarına bırakarak, bu konularla ilgili kişisel görüşlerimi genel çizgileriyle aktarmayı yeterli buluyorum. Ancak, örneğin toplumsal- kültürel bir değerlendirme için Cengiz Gündoğdu’ya, ruhbilimsel bir araştırma için de Kaan Arslanoğlu’na bu kritik konuyu içtenlikle tavsiye ederim.

Şimdi genel içeriksel çözümlemelere girmeden önce, kitaptaki ’şiir’lerden birini, bu kez bütün olarak alıntılıyorum:

stay (faraway, so close !)

bir erkekle bir erkeğin dansettiği yere kan damlar bir erkekle bir erkeğin birbirine sarıldığı güne fırıncının kızı amını gösterir.

bir erkekle bir erkeğin evlenemedikleri geceye yıldızlar çıkartma yapar, yıldızların paraşütleri açılmaz: yeryüzüne düşerler!

bir erkekle bir erkeğin sevişemedikleri saatlere yalnızlık meze olur.

bir erkekle bir erkeğin düzüşemedikleri yatağa kobralar işer.

bir erkekle bir erkeğin alkol komalarına ziyaretçi alınması yasaktır

bir erkekle bir erkeğin ilginç yazışmalarına dışardan müdahale etmek hakikaten tatsız sonuçlar doğurabilir

bir erkekle bir erkeğin dağıtmalarına çocuk getirilmemesi rica olunur

bir erkekle bir erkeğin karşılıklı sevgilerine omuz atılmamalıdır

bir erkekle bir erkeğin uçak yolculukları pilotu ne ilgilendirir ?!

bir erkekle bir erkeğin tren yolculukları raydan çıkmak zorundadır.

bir erkekle bir erkeğin gemi yolculukları filikayı sevindirir bir erkekle bir erkeğin otobüs yolculukları karşı şerit sürücülerine hayati kararlar verdirtir.

bir erkekle bir erkeğin bilinçaltı yolculukları onlardan başka herkesin şaftını dağıtır

bir erkekle bir erkeğin birbirlerinin vücutlarındaki yolculukları kontrbasın do telinin kopup maestronun gözüne ‘zart diye saplanmasıyla sona erer.

Bu ’şiir’i, yapıtın bütünündeki temel sorunsalı en yalın biçimiyle aktardığı için seçtim, Her dizede yinelenen ‘bir erkekle bir erkeğin’ laytmotifi, küçük İskender’in, bu kitabın da

ötesinde yaşamsal anlamda en önemli varlık nedenini oluşturuyor. Burada kaçınılmaz olarak eşcinsellik olgusu geliyor gündeme… Ancak biz burada eşcinselliği egemen kültürün dayattığı biçimiyle doğal bir olgu olarak değil, ardındaki toplumsal gerçeklikle birlikte, yani emperyalist kültür entegrasyonunun sistemli olarak kullandığı figürlerden biri olarak ele alacağız. Küçük İskender’in ürettiği metinlere yakından bakınca ana ‘tem’ in eşcinsellik oluşuna karşın, egemen kültürün geniş bildirişim ağıyla günümüz insanına empoze etmeye çalıştığı bilinç biçiminin çok sayıda değişik figürleriyle de karşılaşıyoruz. Bu yazılarda ana figür ve az sonra değineceğimiz diğerleri, özdeş bir nitelikle bir içeriğin farklı dışlaştırım biçimlerini oluşturuyor.

Verili dünya düzenine baktığımızda, hayatın her alanında tepe noktaya tırmanan kapitalist bunalımın, toplumsal yapıya ve insan ilişkilerine bir değer bozunumu olarak da yansıdığını algılıyoruz. Özgürlük, eşitlik, sosyal adalet şiarlarıyla, burjuva hümanizmi temelinde bir zamanlar kitleleri yanına çeken ve toplumsal iktidarını kuran aynı egemen sınıf, vaatlerinin birer birer çöktüğü ve karşıtına dönüştüğü günümüz koşullarında meşruluğunu koruyabilme kaygısıyla, eski kavramsal kabuğuna yaldızlı eklentilerle geçerlilik sağlamaya çabalıyor Ancak azınlık iktidarına dayalı bir sömürü düzeni olduğu ve bunun doğasından gelen kaçınılmazlığı belirli bir bilinç düzeyi için yeterince açığa çıkan kapitalizmin tek bir dayanağı var artık: dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunun henüz o bilinç düzeyinin altında kalan belirlenimi. Aynı sözcükleri kullanarak – örneğin özgürlük – kavramları içeriğinden soymak, farklı içeriklere dönüştürmek, bu karşıt içeriği aynı kavramsal tanımlarda sergilemekse tümüyle bir yöntem sorunu. Burada uzun uzun değinemeyeceğimiz bu yöntem, özetle toplumsal yaşamda insanlararası bildirişimi sağlayan çeşitli gösterge sistemleri aracılığıyla ve uzun bir sürece yayılarak uygulanıyor, örneğin kültür alanında edebiyat, sinema vb. günlük pratikte gazete, dergi, televizyon, reklam gibi araçlar geniş anlamda sistemli olarak değerlendiriliyor ve böylelikle kitleye sürekli birbirini destekleyen iletiler gönderiliyor Seçeneksiz bırakılan, hemen her türlü içerik için dolaysız algıya uygun durumdaki çoğunluk bilinci de doğal olarak, aralıksız karşılaştığı bu iletilerle süreç içinde koşullanıyor örneğin konumuzla doğrudan ilintili özgürlük kavramına böyle bakarsak, özü gereği toplumsallıkla anlam kazanan, insanın birarada yaşama gerçeğinden hız alan düşünselliğini sosyal bir dengede gerçekleştirmesi demek olan özgürlük, bugünlerde bambaşka bir kavrayışa doğru itekleniyor Egemen kültür üstüne basa basa bireysel özgürlük kavramını dayatıyor şimdilerde ve tam da bu noktada bir kavramsal dönüşümü karşımızda buluyoruz. Tarihsel sürece toplumsal özgürlük çığlıklarıyla eklemlenen burjuvazinin, şimdi neden bireysel özgürlük gibi bir dönüşüme yığınak yaptığı sorusu, üzerinde durup düşünülmeyi gereksiniyor. Gerçek anlamını edinen ve bu doğrultuda kurumsallaşan toplumsal özgürlüğün, kendi sınıfsal varlık temeline son vereceğini; bireysel özgürlüğünse zaten diğeri olmadan sözkonusu olamayacağını herkesten iyi bilen burjuvazi açısından düşünülürse, bu bir rastlantı değil tabii. İşte bu bilinçle davranan uluslararası egemen gücün üstyapı aygıtı geliştirdiği içi boş söylem biçimiyle yabancılaşmış bireyde bir özgürlük sanısı yaratarak, onu tekil çemberinde tutsak almayı amaçlıyor ve bugün için bunu büyük ölçüde başarıyor da. Toplumsal boyutunu yitiren, güzel değerleri çökertilen insan, küçük çıkarlar uğruna başkalarını çiğneyerek kötü barlarda düzeysiz müzikler eşlisin ‘içki içerek, aldatmaya-aldanmaya açık ilişkiler kurarak, eşcinsel ilişkiler yaşayarak özgürlüğünü edindiğini sanıyor Tek kişilik çemberlerin içinde gerçekten de sınırsız özgürlükler tanınıyor insanlara: istediğiniz kadar küçülebilir, dilediğinizce dağıtabilirsiniz orada Ancak, çemberin dışına çıkılamaz, orası yasak! Çünkü orada insan onuru, değerleri var ‘ toplumsal kimliği, dayanışması, üretkenliği, kısacası özgürlüğü. Bu niteliklerden arındırılmış insan, kendini özgürlüğüne inandırmak için ne denli çırpınsa da ondan artık zarar gelmez nasıl olsa…

Böylece küçük İskender’in ‘şiir’ lerinde kullandığı figürlerin ortak özüne, eşdüzlemine bir ölçüde varmış oluyoruz. Daha sonra sırayı diğer figürler alıyor:

made of stone’dan

‘Aşk, ahlaksızlığın çekiciliğini ayrımsamadıkça,. uygar düşünceden tarihi fark yemeye devam edecektir. Nedir ahlakın bu denli uzman düşmanı? Onunla mahkemelik olan, salt yaratı mıdır? *

Görüldüğü gibi İskender’in sorunu geleneksel ahlak anlayışındaki tutucu eğilimleri sorgulamak falan değil, O doğrudan ahlak kavramıyla zıtlaşıyor. Uygar düşüncenin ahlaksız olmayı gerektirdiğini, yaratı ile ahlakın birbirini dışlayan nitelikler taşıdığını da böylece öğrenmiş oluyoruz; demek düşünce sistemleri kendine uygun ahlaksal içerikler üretmiyor da, bu kavram kendi kendini üreten bir genel geçerlik taşıyormuş. Bu durumda insanların çağdışı kalmamak için ahlaksız olmaktan başka şansları olmadığı açık

knockin’on heaven’s door’dan:

‘Sosyalleşme, bir vazifedir: Bir tür zorunluluk halidir adeta. İnkar etseniz de, rahatsızsınızdır. Yeryüzü sizin rahatınızı bozmaktadır’

‘Şair’, burada da ne kadar kötü ve sakıncalı olduğunu bildiği toplumsallığa karşı okurlarını uyarmaya, ‘özgür* olabilmek için bu can sıkıcı olgudan uzak durmak gerektiğini anımsatarak görevini yapmaya çalışıyor. Hem kendisi, hem de başka bilileri için !..

blues povveT dan

* yaratı ve bilgisiz hürriyetin şenşakrak ivedü muzırlığı: salt güzelin düşsel yorumu olan estetik, sis emdışı oylumlu kaosun terimleriyle oluşur. Bu bilgiden arınmış şair, düzenin soyut çocuğudur Düzenin somut çocuğu, ahlak ve din fanatiği, natura düşkünü; kalıp talibi, post-marksist konuma gelmiş olan toplum bireyidir *

Burada küçük İskender’in kafası -çapının ötesinde zorlanmaktan olacak- iyice karışmış görünüyor. Her şeyi birbirine karıştırmış… Örneğin sistemdışı olmayı karmaşa içinde olmak ve bilgiden arınmışlıkla açıklıyor Yani düşünce üretince, doğayı ve dünyayı açıklamaya çalışınca kaostan kopup, sistemin çocuğu oluyorsunuz! Karmaşanın ortasında, ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmez durumda kalıp, beyin fonksiyonlarınızı sıfırlarsanız sistemdışı, hatta şair olabilirsiniz … İnsan böyle bir ifadeyi neresinden onaracağını şaşırıyor; ancak, belki yararlı olur umuduyla kendisine bir iki düzeltiyle yardımcı olmaya çalışabiliriz. Bir kere’daha önce sıraladıklarından sonra gelen ‘post-marksist” terimi yanlış olmuş, o post-modern olacaktı… Sistem, son üretimi olan öz çocuklarına şimdilerde bu ismi veriyor, örneğin İskender’in kendisi gibi… Haklı olarak da bu çocuklara yaşamsal gerçekler üzerine fazla düşünmemelerini, her şeyin ancak bir kaosla açıklanabileceğini öğütlüyor. Marksist ya da şair türünden terimlerin zaten böylesi ifadelerde hiç yeri yok, çünkü bunlar beyin kullanımını gerektiren kavramlar… Bunları hiç karıştırmadan yukarıdaki düzeltiler yapılırsa, ifade belki bir şeye benzeyecek. Örneğin şöyle: Sistemin oylumlu kaosu bilgisiz hürriyetin terimleriyle oluşur Düzenin somut çocuğu ahlak ve din fanatiği ile yaratıdan ve bilgiden arınmış post-modern toplum bireyidir.

Görülüyor ki küçük İskender’in ‘şiirlerindeki içerik katmanı üzerinde daha fazla durmak bir anlam taşımıyor. Neresinden bakılsa da, kendini çok kolay eleveren, apaçık bir niteliği, ortak bir ereği dışavuruyor bu metinler. Şimdi de ki

tabı biçim düzeyinde kuran dilsel yapı ve anlatımsal özelliklere geçmeden önce, birkaç kısa alıntıya gözatıyoruz:

‘…o güne kadar ki birikimlerinizden edindiğiniz… Havanın suya deyişi… Sık sık camiiye giderek… anarşiyi temaşaaya… Borcuma sağdığımdır vb.’

Bu alıntıları farklı şiirlerden rasgele seçtim. Buna benzer örneklerin sayısı sınırsız çoğaltılabilir küçük İskender’in kitabında… Aslında altı çizili yerler bu dil yetisindeki bir insanın özgün bir deyişe, sanatsal bir söyleme uzaklığını yeterince açıklıyor. Üstelik neredeyse her şiirine bazı yabancı sözcükleri ve yazar düşünür adlarını istifleyerek ‘kültürel birikimini* kanıtlamaya çalışan birisi sözkornusu olursa, durum trajikomik bir görünüm kazanıyor bu kez… Örneğin, kültürel ve dilsel yetkinliğinden hiç kuşku duymayan küçük İskender, büyük olasılıkla ‘cami’ine* deyiminden esinlenerek ve herkesin atladığı bir doğruyu yakaladığı düşüncesiyle ‘camiiye* biçiminde bir yazılım geliştiriyor Doğal olarak herkesin OsmanlIca bilmesi, cami’ sözcüğünün sonunda ” * ile gösterilen Arapça bir sessiz harf(ayın) olduğu için eski yazılımın camisine değil camiine biçiminde geliştiğini ve ikinci’ i * harfinin sözcüğe bağlı bir ses değil, bir çekim eki olduğunu bilmesi gerekmiyor Ancak gelişen Türkçe yazım biçimlerini izleyerek bu sözcüğü artık ‘camiye’ biçiminde yazmanın yeterli olduğunu bilmek için de çok araştırmaya gerek yok. Burada gülünç olan, hiçbir birikime dayanmaksızın ve sözde doğruyu uygulamak kaygısıyla, böylesi tuhaf biçimler türetmek… Şu çok bilinen kaş yapayım derken göz çıkartmak deyimi, bu duruma çok uygun sanırım.

Genelde dil kullanım yetisi bu düzeyde olan küçük İskender’in ‘şiir’ dilini sanatsal söylemin ölçütleri açısından değerlendirmek ne denli abes olsa da, bu konuya da kısaca değinmekte yarar var. Örneğin bir yazısında kendi anlatımını transsemantik (anlam dışı, anlam ötesi) olarak tanımlamasına tipik bir ‘malum olma’ örneği denebilir. Aslında bu deyimle anlatmak istediği, kişisel söyleminin bildik kalıpları, yerleşik anlam düzeneklerini açan bir düzeyde olduğu tabii. Ancak O’nun transsemantizmi bu anlamı karşılamak şöyle dursun, bilinen anlatım biçimlerini bile uygulamakta yetersiz kalarak anlam dışı olma düzeyinde beliriyor Hele sözdizi- mini zorlayıp da, özgün deyişler yakalamaya giriştiğinde ortaya tanımsız ifadeler çıkıyor Edebiyat tekellerince, insanlara ‘yetkin bir deyiş”, ‘özgün ve sıradışı bir söylem* nitelemeleriyle pazarlanan ve böyle olduğuna büyük olasılıkla küçük İskender’in de inandırıldığı bu sözdizimi kısaca şöyle tanımlanabilir: Sözcüklerin ardarda, rastgele sıralandığı, hiçbir gramer anlamı taşımadığı gibi, sanatsal söylemin kaçınılmaz gereğini, yani imgeyi de kesinkes kuramayan abur cubur bir istif… Dilsel yapının bildik grameri, retorikle, sanatsal deyişle kırıldığında üst anlamlar biçiminde beliren imgeler bu yer değiştirmeyi anlamlı kılabiliyor, Ancak, bu katmana çıkamayan, yalnızca bozuk dil kullanımlarından, üstelik de çirkin ve itici ifadelerden ibaret bir söz yığını için söylenebilecek pek az şey var Düzeysiz ve derme çatma bir birikim, bozunuma uğramış bir kişilik zaten kolayca, doğal olarak bunları üretiyor. ..

*666′ ve genelde küçük İskender’le ilgili söylenebileceklerin kabaca tamamlandığını sanıyorum. Aslında buradaki amaç O’nun kimliğinde temsil edilen bilinç biçiminin, kültürel ve yaşamsal bozunumun örnekli bir değerlendirmesini yapmaktı. Bu biçimi almış bir bilinç ve onun yarattığı hayat sayısız irkiltici örnekle dolu; ya da böylesine sarsıcı bir gerçekliğe oturmuş olmasaydı örneklediğimiz anlatıların ‘yetkin bir şiir* olarak tanımlanması bir o kadar güldürücü Şimdi isterseniz sözlerimizi yine küçük İskender’den bir dizeyle bitirelim: Lord byron’dan yunanlı mesihe mektup’tan
‘Seni son defa uyarıyorum kainat! Bana benden başka yanlış yapma sakın!*

Not: ‘666* Incil’de Şeytanin simgesi olarak bildirilir.

*Bu yazı İnsancı dergisinin Kasım 1995 sayısında yayınlanıyor. Bu yazıdan dolayı Küçük İskender Ajans Press aracılığıyla bir basın açıklaması yapıyor. Yine küfürlü bol bol cinsel göndermeli açıklamasını altta koyuyorum. Bu arada İsmet Alıcı’nın Küçük İskender eleştirisiyle dalgalanan edebiyat dünyası, şimdiye kadar nerdeydin, demeye başlamıştı. Kafalarında Küçük İskender gibi büyük şairin! hiç eleştirimeyeceğini düşünenler, Küçük İskender’in geçmişte yine ağır şekilde eleştirildiğinden habersizdiler. Sinan Kutlu 1995 de bu yazısında Küçük İskender şiirinin toplumsal karşılığını gösteriyor. Edebiyat alanında bu yazı vardı. Önemli olan bu yazıdan haberdar olmakla ilgili. Küçük İskender eskiden de ağır bir şekilde eleştirilmişti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK