9 C
İstanbul
Salı, Mart 2, 2021
Ana Sayfa Edebiyat Öykü  ŞEY... KAYALIKLARI

 ŞEY… KAYALIKLARI

 ŞEY… KAYALIKLARI

 Güneş iyice sıkıştırdı beni. Nefes alamaz oldum. Tüm kapı pencere ağzına kadar açık akımlara uğrasın buralar diye tüm yolları açtım. Olmadı evin balkonuna kendimi attım. Lucas’ın Estetik adlı kitabını okumaya çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum resmen cebelleşiyorum. Zaten kavram gel-git bir de sıcak, okuduğumu anlamakta hayli zorlanıyorum. Kitabın 100. sayfasında  Aristoteles’den bir eleştiriye yer vermiş. “Bir yandan dünyadaki şeylerden yanı sıra başka şeylerin de var olduğunun söylenmesi, öte yandan da bu başka şeylerin duyularla algılanabilen şeylerin yapısında olduğunun belirtilmesi, birincilerin geçici, ikinci grubuma girenlerin ise sürekli olduğunun ileri sürülmesi, tuhaf ve çelişkilidir.” der. –Sonra ancak, diye ekler bu tür bir gözlem biçimi, sözü edilen çatışkının ötesinde, zorunlu olarak insan biçimciliğine ve dolayısıyla dine götürür.- derken beni şeyler mezarlığına götürdü. Telefonum çaldı. -İrfan Hoca Arıyor- yazıyor akıllı telefonum..

İçimden -Hayırdır. Bu adam beni neye arar ki- Aaa tamam bir ara şehrine uğrayacağım diyordu. Yaz tatili de başladı. Şehirde olmasın diye yine içimden geçirdim. Ben bu gel-git düşüncelerin içinde telefonu bekletirken o da hayli ısrarcıydı. Açtım.

-Merhaba Selim Kardeşim. Bakıyorum dalmışsın derinlere az kalsın kapatıyordum.

-Sanki güneş bizi rahat bırakıyor. Soluk alamıyoruz hocam kusura bakma. Bu arada Merhaba Merhaba. İnsan sıcakla hımbıllaşıyor.

-Hocam bak bende seni sıcaktan kurtarmak için arıyorum.

-Nasıl olacak ki? Güneşi tutsak mı alacaksın yoksa.

-Evet, evet hocam bir sonsuzluk teorisi içinde yapacağım.

Önerinizi henüz alamadım.
-Hocam tatilini bizim köyde geçirmeye ne dersiniz? Hem de hava atarsınız. Tatil Köyünde tatil geçirmek gibi bir şey. Haa Yok yok. Deniz, kum ve güneşin yanında sessizlik, kuş, böcek seslerini bir melodi olarak yanında veriyoruz. Horoz sesiyle uyanıp, eşek sesleriyle günü bitirirsin buralarda.

Öneriye iç sesimle balıklama atıldım. Ama işi ağırdan satmak lazım. Basitleştirmek istemedim.
-O zaman iş yeriyle bu konuyu bir konuşayım. Sonra sana dönerim arkadaşım.

-Hangi tarihlerde olacaksan. Komşumuzun tarihi bir binası var. Mimarisi hayli eski… Odalar ilk haliyle duruyor. Ev avlu içinde. Ben rezervasyon işini yapayım.

İş yerindekilere tatilimi köyde yapacağım dedim. Onlarda ooo ne güzel “tatil köyünde” dinlenmek sana iyi gelecek dediler.

Sanırım onların kafası tatil köyüne odaklanmıştı. Ben tatili köyde yapacağım diyorum onlar tatil köyü fikri akıllarında asılı kalmıştı. Ben de bozuntuya vermedim. –He tatil köyü – dedim.

Pılımı pırtımı topladım hepsi çantamda ver elini tatile ve köye. İrfan hocaya da sürpriz yapayım istedim.

Düştüm yollara. Akşam İrfan’ın kapısının önündeyim. Kocaman bir kestane ağacından yapılmış oymalı üstünde de birisi küçük diğeri bir çıt büyük başka bir tokmak. Anlamadım ama büyük olanın daha yüksek ses çıkaracağını düşünerek vurmaya başladım. İrfan karşımda don gömlek duruyordu. Adeta küçük dilini yuttu. Hım kım mım diyor. Sanki adamı evinde basmışım gibi rengi gitti.

-Tamam, hocam tamam. Heyecanlanma biraz erken geldim.

-Merhaba Hoş geldin- İçeri buyur etti.

-Zahmet olacak. Rezerve ettiğin “pansiyonuna yerleşeyim” isterseniz?

İrfan, -Ya olur mu? Bir soluklan. Akşam yemeğimizi yiyelim sonra istersen gönderirim seni.

-İrfan hocam kapıdaki çift tokmağı anlamadım. Zil yerine kullandığınızı biliyorum ama iki tane olmasının esprisi nedir?

-Ya bizim pederin işi. Sana bahsettiğim konağın kapısından esinlenme. Baba biraz Osmanlı kafasında. Hiçbir Osmanlılığı kalmamış ama bu kapı merakı var. Bize hayli maliyetli oldu. Başka bir köyde yıkılan konaktan getirdik bir sürü nakliye parası vererek. Neymiş… Osmanlı Konağına dönüşmüş. 

-Ama bu tokmağın hikayesini anlatmıyor olsa olsa kapının geliş hikayesi anlatıyor dediğimde.

-Evet, evet, küçük olan gelen misafirlerin kadın yani dişi olduğu, büyük olan çalındığında ise erkek olduğunun işaretiymiş. Hikaye kısaca böyle…

-Sahi, Salih Amca nerede? O kız kardeşimin doğumu yakın annemle oraya gitti. Anlayacağın yalnız. Bizde kalman da sakınca yok. Hatta tatil boyunca kalabilirsin. Ben ileri bir tarihi seçeceğini düşündüğümde rezervasyonu yapmak istemiştim konakta.

Akşam İrfan’da kaldım. Sabahı horoz sesleriyle karşıladık. Gün daha ağarmamıştı. Yüzler zor seçiliyordu. İrfan’a seslendim. Yoktu. Yeniden odama çekildim. Çok geçmeden İrfan’ın geldiğini kapının gıcırtısından anladım. Heyecanlıyım. Ne enerji bende. Şehirde saat bıraksalar öğleye kadar uyuyan ben şimdi daha güneş doğmadan ayaktayım. İrfan’ın odasının kapısı açıktı. Bu buyur demekti. Yine de kapıya vurdum…

-İçeriden buyur buyur, çok erkencisin. Daha kargalar bokunu yemedi Selim arkadaş, dedi.

-Hayırdır sen nereden geldin bu saatte? dedim.

-Geçende bir arkadaşıma söz vermiştim. Ona dağ kekiği toplayacaktım. Onun için biraz erken kalkıp güneş yüzü görmeden topladım. Güneş görünce toplamak zor oluyor.

-Şimdi sarı renkte yer yer üstünde benekleri olan bir kedi ayaklarıma dolaşıyor. Hayli samimi davranışı şaşırttı beni. Biraz da tedirgin oldum açıkçası.

-Selim tırsma. Adı tekirdir. Başını okşa seni daha çok sevecektir. Tekir bizim Hasanoğlandan Ahmet’in hediyesidir. Dağ kekiğini de ona topluyorum. Geçen yaz beni ziyarete gelirken yavru olarak getirmişti. Benimle gidip-gelir. Şimdi en özgür anları. Okul zamanında sıkıntılarımız var. Eve hapis oluyor… Okuldan gelişimi pencerede beni bekleyerek geçiriyor.

İrfan hocanın dediğini yaptım. Başını kaşıyorum. Sonra odanın bir yerine bağdaş kurdum. Tekiri kucağıma aldım. Böyle hayli iyiyiz. O sevildikçe daha çok sırnaşıyor.

-Hadi hocam kahvaltı öncesi şöyle ortalık sakinken biraz dolaşalım. Hem de bizim delikanlılar bekler bizi yol çatında.

-İyi olur. Tekiri kucağımdan bırakıp kalktım. -bizim delikanlılar- derken ne demek istedin.

-Görürsün işte. Ne demek istediğimi. Az laf çok yol var. hadi tabana kuvvet.

-Ver elini ayaklara kuvvet köyün içindeyiz. Bir dağın eteklerine yerleşmiş köy. Dağın eteklerinde zeytin ağaçları, önündeki düzlük bölgelerde tarımsal alanlar var. Bu yıl soğan ekmişler. Torbalar halen arazinin üstünde müşterisini bekliyor. Hemen ileride çiğdemler kafalarını kaldırmış güneşin ilk ışıklarına merhaba diyor.

Yol boyunca ıhlamur ağaçları onun kenarında yaban kestaneleri ve yaban yemişleri halen çiçekli aromalarını salmışlar yeterince kokulu ortam şimdi. Sığırcıklar sabah seremonisi yapıyorlar kestane ağacının o görkemli vücudunda.

Kafam delikanlılarda. Hem hamım, hem delikanlılar bu yolculuk benim için zor geçeceği benziyor. Su alalım istedim.

O da, -gerek yok. Her yer su-  dedi.

Yapma hocam etme hocam desem de ikna edemedim. Yol çatına geldiğimizde, delikanlılar bizi bekliyordu. Hayli hazırlıklardı. Dağ yürüyüşü ayakkabıları, ellerinde yürüyüş batonları. Şortlarının yanında bir çakı gibi duran küçük bir su matarası.

Uzun boylu, kol kasları hayli sıkı. Kafasının ortasında hafif bir bozkır. Şakaklarında beyazlıklar.
-Ben Adil dedi.

Diğeri hayli bodur. Saçlarının içinde birkaç sayılacak cinsten beyazlıklar. Gür bıyıklar, kalın kaşlarla güzel bir birliktelik oluşturmuşlar.
-Ben de Seçkin.

Çıktık yola.  İlk 500 metrede uzun boylu “pause, pause” diyor. İrfan hoca durdu… Durdukları yerlerde küçük küçük hayratlar var. Bir kalem kalınlığında su akıyor. Etrafında küçük yeşil bitkiler. Üstünde kelebekler ve arılar cirit atıyor.

İkinci 500 metrede Seçkin bey, “stop stop” dedi. Orada düz taşların üzerine oturduk. Onlar hazırlıklı terlerini siliyor getirdikleri bezlerle. Ve mataralarından sularını içiyorlar. Biz de hayratlar da musluklara dayıyoruz ağzımızı.

İrfan hocaya baktım böyle mi yürüyeceğiz mukabilinde. Anladı. -Delikanlılar biz sizden ayrılsak… Konuşacaklarımız var.
-Hee hee. Bizde yedik dediler. Yürüyüşe delikanlı ayak uyduramadı. Hadi siz gidin biz yetişiriz belki ilerde bir yerde. Arkamızdan bağırıyorlar. Ama unutma İrfan, “sel gider kum kalır, el gider biz kalırız”

İrfan, delikanlılardan Adil Bey Almanya’da, Seçkin Bey İngiltere’de çalışırken emekli oldukları ve güneş keskinliğini göstermeden bu serin havada birlikte düzenli yürüdüklerini söyledi. Hafif bir rampaya denk geldik köyden iyice uzaklaştık. Rampanın başında bir tabela var. Denize koçboynuzu gibi uzanan cılganın başında bir tabela yıkık dökük biraz da kazınmış. Okunan “Şey … Kayalıkları” yazıyor.  Şeyden sonra birkaç harf daha varmış ama ezilmiş silinmiş.

İrfan Hocaya,
-Bu yolu kullanalım dedim.
O da -bu yol bizim güzergâhımız değil. 

-Olsun delikanlılar buraya gelene kadar biz gider geliriz. Hadi hoca şu -şey kayalıklarını merak ediyorum dedim.

-Ya bırakalım şeyi meyi biz yolumuza gidelim.

-Hocam bu şeyden sonra ne yazıyordu ya yazıyor muydu? Niye eziyet çektirmişler tabelaya ki dedim.

İrfan hoca gitme niyetlisi değil, ben gitmek için can atıyorum. Baktı olacak gibi değil.

-Hadi gidelim ama çok dikkatli gidelim.

-Köprü görmesek diyeceğim bu sanki sırat köprüsü. Eni sonu toprak bir yol. 

-Dalga geçme hocam sadece dikkat et!

Bende -hep dikkatliyimdir İrfan hoca. Sanki cennetle cehennem arasındaki köprüden bahsediyorsun, teolojiye merak sardığını bilmiyordum.

-Matematik öğretmeniyiz diye teolojiden uzak mı kalacağımız düşündün. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Kayalıkların başına geldik. Neredeyse 90 derecelik bir açıları vardı. Oturduk iki taş parçasının üstüne. Denizi seyrediyoruz. Martılar inip çıkıyor. Yüksek çığlıkları bir ağlama sesini andırıyor. Kulaklarımızı tırmalayan bu sesler çok rahatsız edici.

-Hoca duyuyor musun bu ağlama seslerini?

-Martıların ağlamalarını mı?

-Yok yok. Hikayesi çok eskilere dayanır.

Bende -hikaye dinlemek ve yazmak benim işim sayılır İrfan. Şu şeyden sonra gelen harflerden başlayalım isterseniz?

Eline bir taş aldı attı. Taş ileriye doğru giderken bu kez ters yönlü bir hareket çizerek gelip kayalara çarptı.

-Merak ediyorsun biliyorum. Buna bir soruyla karşılık vereyim. Sabahın ilk vaktine ne denir?

Ben de heyecanla -tan dedim.

Şimdi birleştir  çokça sık kullandığımız -şeyle…

Şeytan Kayalıkları haaa.

-Yahu sen doğa da hocalığını iyi konuşturuyorsun.

-Yoksa bu sesler şeytanın iniltileri olmasın.

Dalgaya aldığımı düşündü. Biraz önce bir taş attım, bak yine bir taş daha atacağım yine aynısı gerçekleşecek. Altı çakıl büyüklüğünde bir taşı son suret attı. Taş yine geri dönerek kayalıklara çarptı.
-Vay anasını, müthiş bir anafor dedim.
Taşın ağırlığı rüzgarın hızını kesemedi. Bir taşta ben aldım bir gülle atıcısının hareketiyle fırlattım. Taş bir elips çizdi havada. Sonra o da kayalıklara çarptı.
İrfan hoca öykü burada bitmiyor olmalı. Köylüler için buraya geliş onun için yok gibi. Gelen ise sonuçları hüsran oldu.
-Mesele nedir ki?
-Burada iki insan öldü. Ya da kurban verdik. Şeylerle uğraşmayız… 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz

Evrende Yüreğiyle Yer Kaplayan Kurucu Başkanımız Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz Bu büyülü dünyayı, bu büyülü dünyada olup biteni anlatırken aydınlığın, sevincin türküsünü...

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF: TKP'yle ve Ahmed Arif'in çevresindeki solcu arkadaşlarla yaşadığı bu durum, o süreçte solun Kürt sorununa nasıl baktığını göstermesi acısından ilginç....

ŞİİRİMİZİN BIÇKIN DELİKANLISI: AHMED ARİF

TEK KİTAPLI AHMED ARİF Ahmed Arif’in tek kitabı olduğu halde, bu kitap otuzun üzerinde baskı yapmıştı. Üstelik korsan baskıları da var piyasada. Tek kitap iki...

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin Korkmazgil

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin KORKMAZGİL*                          ...

SON YORUMLAR

Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK