9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020

ŞİDDET

  SES ve ŞİDDET

   Ayşe Hanım pencereye doğuya bakıyordu, sonra yerinden kalktı. Bir kaplumbağa hızında ürkek ve tedirgin şekilde camın yanına geldi. Sabahın ilk saatleri güneş yiti şekilde içeri giriyordu. Gözlerini kısarak bahçeyi yakından inceliyordu. Ama faydası yoktu. Ellerini perdeledi, iş yerinin çimlerinin üzerinde koca bir kamyonun dolaştığını gördü. “Aaa ne oluyor?” demesine fırsat kalmadan işçiler, kamyondan bir sürü demir ve tahta parçalarını birer ikişer indirmeye başladı. Yeni yapılan peyzaj çalışması bir anda yerle yeksan oldu.  
    Ayşe bana döndü; “İşçiler bu havada, bu mevsimde, bu saatte ne yapıyorlar ki?”
    Ağrılarım beni aşağıya doğru çekiyor. Çivi gibi yerime çakmış, kalkmakta zorlanıyorum ama dışarıyı da merak ediyorum. Sesler kulaklarımı tırmalıyor. Ayşe Hanımın benden yardım talep etmesini de ele aldığımda kalkmaktan başka çare yoktu. İlk hamlemi masanın kenarını tutarak yaptım. Artık ayaktaydım. Belimden başka sesler kulağıma bir başka tını olarak ulaştı. Sesler, ağrılar birbirine karışarak yaklaştım pencereye. Güneş bu kadar sert karşılamamıştı. İçeride petekler ısınırken dışarıda güneş tüm ışığını boca ediyordu yeryüzüne ama ne fayda. Ayşe’nin baktığı yöne doğru gözlerim kaydı. Ters ışıkta görmekte zorlandım. Elimi bir asker selamı gibi perdeleyerek baktım bu kez. Çatur çutur sesler geliyordu. Yapı işçileri kamyonu boşaltmakla bir karınca gibi çalışıyorlardı.
    Şaşkınlıktan “Ayşe Hanım bunlar ne yapıyor böyle?” dedim.
   O da “Şimdi sizin yaptığınız da iş mi? Ben size soruyorum ne yapıyorlar diye, verdiğiniz cevap çok tatmin edici!”
   Meraklarımızı kalplerimize bir yere saklayarak işlerimizin başına döndük, oturduk her zamanki gibi plastik sandalyelerimizin üstüne, loğ gibi bıraktık yine yazınsal üretimlerimizi yapmak üzere.
   Çaycı “Çaylarrr” dediğinde odada eksik kalan bu sesti, şimdi bir kakafonik sesle kendimize geldik. Çayları içip içmeyeceğimizi sormadan birer çayı evrakların kapatmadığı boşluklara bırakarak gitti.
    Benim masaya oturmam da kalkmam gibi zahmetli ve zaman alıcıydı. Masamdaki çaya gözüm ilişti. İlk işim sıcak bir çay yudumlamaktı. “Çay da pek soğuk” dediğimde odaya çay soğukluğunda bir sessizlik hâkim oldu. Çok geçmeden dış cepheden seslere baktığımızda sanki binayı tamir etmek ve binanın bakımını yapmak için değil de yıkmak için gelmiş gibi davranıyorlardı. İçerde çalışanlar olup olmadıklarına bakmadan binanın etrafında yapıcılar sarmış delikler açıyor, diğer taraftan bazı yerleri de kırıyorlardı.
   Ayşe Hanım, “Şimdi bu ne? Onlar çalışıyor ya biz çalışmayalım mı?” dedi. Hayli hiddetliydi ve yetişmesi gereken ivedi bir yazı var ve ona yanıt vermek için dingin olması gerekirken bir de çaycının “Çaylar!” demesi ona battı.  Ayşe Hanım, “Kadına şiddete hayır ama binaya da şiddete hayır!” dedi. Sesi cılız da olsa duydum. Ama “kadın ve bina” ve “şiddet” üçlemesini kafamda oturtamadım.
   Zor bela oturduğum yerden kalkmak istemiyorum. Daha doğrusu kalkmak o kadar zül ki, dışarıdaki ses benim için şu an için anlam ifade etmiyordu. Bir nedenle daha önce almış olduğum kulak tıkaçlarımı kullandım. Şimdi sesler daha azdı. Dışarıdaki seslere karşı önlemimi almıştım. Ama ya diğer çalışanlar, buna hazır değildi.
  Ayşe Hanım bu şartlarda çalışamayacağını söylüyordu. Daha çok kendi kendine söyleniyordu. Yerinden hışımla kalktı. Şeffaf ve yalıtılmış müdürün odasına kapıyı vurmadan hızla girdi.
   Kulaklarımdaki tıkaçları aldım bu işin sonu nereye kadar gidecek anlamaya çalıştım. Hemen arkamda olan odada olup bitenlere kulak kabarttım. Arada bir de gözlerimle olup bitenleri izliyorum. 
   Müdür ayağa kalktı. Ayşe’yle aynı göz hizasındaydı. Ne dedi duyamadım ama eliyle “Lütfen oturur musunuz?” dediğini sanıyorum. Ayşe Hanım oturdu. Müdür telefona sarıldı. Benim dışımda da tüm gözler şeffaf odanın içine odaklanmış, tüm kulaklar kesilmiş merakla sonuçlarını beklemekteydi. Müdürün el ve kol hareketleriyle içeride diyalogları anlamaya çalışıyoruz. Arada bir “Olur olur” diyordu. Onu net duyuyorduk.
   Ayşe Hanım da “Olur mu, olur mu?” diye yanıtlar veriyordu. Olumlulukları olur üzerinden anlamaya çalışıyorduk. İçerde herkes iş yapıyor gibi çalışıyor ama ne mümkün “dış sesler” odağımızı kaçırmıştı. Dışarıdan sesler daha sert ve hoyrattı. Çekiç sesleri her duvara inişinde bedenimize iniyor gibiydi. Kulaklarımız darbelerle sarsılıyordu. Birbirimizi duymakta ve anlamakta zorlanıyorduk. Mavi gözlü işçinin tulumu yer yer yırtık ve doğadaki tüm renklerden bir parça bulunuyordu. Şimdi içeride ışık daha az giriyordu. Sadece aydınlatıcı özelliği kaldı.
   Diğer işçi sesleniyordu “Lo şu bareti kafana taksana” diyordu. Ve bareti frizbi gibi attı “Al, yakala!” dedi. Dışarıdaki her türlü ses içeriye soğuk gibi giriyordu. Bedenimizi üşütmüyor ama ruhumuzu sersemletiyordu. Daha dayanamayıp bizi de ilgilendiren olayın müdür boyutunda nasıl gittiğini merak ediyorum. Zorla yerimden kalktım bu durumda hiç kalkmayan ben bir dosyayı alarak müdürün odasına girdim.
   Müdür, “Buyur buyur” dedi.
  “Müdür bey rahatsız etmeyeyim, isterseniz olmazsa sonra gelirim acelesi yok. Dosya hakkında bir tereddüt oldu onu soracaktım.”
  Müdür, “Lütfen oturun ne rahatsızlığı zaten yeterince rahatsızlık var. Biz de onu konuşuyorduk hanımefendiyle. Sizin de diyecekleriniz olmalı.”
   Zaten ben de üç günden razıyım. Kulağım kapıda asılı kalmasından içerde mahkum olması daha iyidir diyerek teklifi kabul ederek en uygun yere oturdum. Yeniden çay söyledi. Ve söyleşi politikacıları aratmayacak bir dille “Yapacağız, edeceğiz inşallah maşallah”la geçti. Bu kez bana kişisel düşüncemi ister gibi baktı. Nasıl bir üslupla durumu ifade edeceğim bilemedim. Kafamda türlü düşünceler akıp geçiyor ama onları derleyip toplayıp meramımı anlatacak hale dönüştürmem hayli zorlaştı. “Açıkçası işlerim gerekliği noktasında bir şey demeyeceğim ama bu çalışma saatlerinde yapılacak tutum değil. Bu çalışanların verimliliğini düşürecek muhakkak.” dedim.
   Ayşe Hanım’la göz göze geldim. Benim ortaya konuşmam onu mutlu etmemiş gibiydi. Fırtına öncesi bir sessizlik yüzünde kıpır kıpır ediyordu onu görebiliyordum. Birlikte çıktık sessizlik içinde oturduk o sert kaba koltuklarımıza bizi hasta eden şeyler altan alta bize tepki veriyordu. Dışarıda işçiler yapıya şekil veriyor ya da kırıp döküyorlardı, sesler her tarafta yine tıkacı bıraktım iki kanala. Daha az duyuyorum. Bana seslerini ise hareketlerinden anlıyorum. Ayşe Hanım birden ayağa kalktı pencereye yöneldi açtı. İskelede çalışan işçiye “Beyefendi biraz sakin olur musunuz?” dedi. Ama kendi sakin değildi. Yapı işçisi elinde çekici bu bağırtı sonunda düşürdü. Çekiç yerdeki betonla buluştuğunda iğrenç bir ses ortalığı kapladı.
   İşçi iskeleye oturdu. Elindeki eldivenleri çıkarttı yanına koydu. Sonra baretini çıkarttı dizlerinin üstüne koydu. Evet, nerede kalmıştık. Der gibi baktı. Cebinden izmaritsiz sigarasını eline aldı. Sağına soluna baktı. Başı nere olmalı diye kontrol etti. Ağzına almadan yeniden baretinin üstüne küçük küçük vuruşlar yaptı. “Mola iyi geldi, tam zamanındaydı.” dedikten sonra bir uzun soluk alıp, “Hanımefendi, biliyorum gürültülüyüz; beton, taş ve demir hammaddesiyle uğraşıyor onu biçimlendiriyoruz. Biz de isterdik sizin gibi şu soğuk havada içerde masanın başında çalışmak sessiz ve sedasız belki kulağımızda küçük bir müzik… Ama gördüğünüz gibi dışarıda hayat başka türlü akıyor. İçeride ise bambaşka. Burada sizi suçlayacak değilim ve sizin de bizi suçlu bulmanızı anlayamam. Sonuçta ikimiz de çalışanız diğer bir tabirle ‘emir kullarıyız’ bize ne denirse onu yaparız.” dedikten sonra eline aldığı sigaranın yakması gerektiğini düşündü.
   “Kusura bakmazsanız sigaramı yakacağım. Rahatsız olabilirsiniz. Burası dış mekan ve en güzel yanı sigara içme serbestliğini sonuna kadar kullanabiliyoruz. Şanslı sayılırız, en azından bu konuda.”
  Ayşe Hanım, gözlerini yere indirdi. Ne diyebilirdi ki “Kolay gelsin” dedi ve pencereyi kapattı. İşçi iskelenin diğer tarafına döndü sigarasını tüttürüyordu. Ayşe masasında donup kaldı, ortalık şimdi daha sessiz.
                …
   Çok geçmeden kapıdan başka bir birimde çalışan aktivist bir kadın arkadaş elinde bir tomar kâğıtla içeri girdi. İlk kâğıdı masaya bırakacaktı ki arkasından sarışın ve parlak özel güvenlik elemanı kolundan tuttu. Kadın bir kedi gibi irkildi. “Beyefendi ne yapıyorsunuz? Lütfen çekin elinizi bedenimden size bu hakkı kim verdi?” dediğinde ortam birden gerildi. Parlak güvenlik elemanı şaşkın bir şekilde donup kaldı orada. Biz olayı anlamaya çalışırken elaman, “Bu bildiriyi burada dağıtamazsınız!” dedi.
   “Hımmm derdiniz bildiri ve bunu söylemek yerine fiziki şiddete varan gayret göstermek işinizin bir parçası olmalı.”
   Sarışın parlak güvenlikçi sustu. Ne yapacağını bilemedi. Diğer arkadaşlar kadın arkadaşın yanına desteğe geldiğimizde kendini çok yalnız hissetti. Ayağa kalktım. Bir bildiri aldım. “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Hayır” başlığında bir bildiriydi. Güvenlikçiye “Sizi kolunuzdan tutup dışarı atmamı ister misiniz?”
   Şaşkınlığı bir kat daha arttı. Ve ağzından güç bela “Güvenlik amirim” dedi. Lafını ağzında geveliyordu.
   “Lütfen dışarı çıkınız. Amirine de dediklerimizi söyleyiniz.” Süt dökmüş kedi gibi çıktı. Bayanı sandalyeye oturttuk. Nefes almaya başladı. “Sanırım bir çay içersiniz?
    İyi gelir diye kolonya tuttum. Diğer arkadaşlar su servisi yaptı. Bildiriler tekrar dağıtıldı. 

 

1 YORUM

  1. Günlük yaşamda yaşadığımız şiddet, toplumun her kesiminde, güzel tasvir edilmiş. İnsanların buna karşı aldıkları tavır içinde bulundukları toplumun bir aynası: aktifler ve pasifler.
    Aktifler, sorgulayanlar.
    Pasifler, durumu olduğu gibi kabullenip ses çıkarmayanlar ya da sistemi olduğu gibi kabul edip sorgulamayalar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK