9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020
Ana Sayfa Kritik SENNUR SEZER, GORKİ ANA...

SENNUR SEZER, GORKİ ANA…

“Sezer on altısını kırk altısında yaşayacaktır. Çünkü bütün şiirler Çiğnenmiş çiçeklere özlemi anlatır.”
Behçet Necatigil

Gorki mi diyalektik mi?

Sennur Sezer yazısına nasıl bir başlık yazmak gerek diye düşündüm günlerce. Her yürüyüşümde Sennur Sezer yanıma gelirdi. Başlardık sohbete. Önce Diyalektik Ana dedim. Onun şiirindeki diyalektik ancak böyle ifade edilebilirdi. Sonra, Gorki okurken yeni bir başlık geldi önüme. Gorki Ana, artık bu başlıkla yürüyor… Sezer’in şiirlerine bakıyorum. Karar vermek zorundayım. ‘Gorki mi, diyalektik mi?’ Birisi onun emekçi yanını anlatıyordu, öteki ise şiirindeki felsefeyi. Sonradan şöyle düşünmeye başladım. Gorkiler diyalektik düşünmezler mi, hem emekçinin zorunluluğu değil midir, yaşamı o diyalektiği içinde kavramak. Evet, başlık Gorki Ana olmalıydı.
Gorki, Rusçada acı anlamına gelir. Gorki’nin gerçek ismi Aleksi Maksimoviç Peşkov. Bu ismi almasının nedeni Gorki’nin anlatacağı kişilerin anahtar özelliğini vermek içindir. Gorki, üretimiyle ezilenleri, işçileri, baldırıçıplakları anlatır. Böylece dünya edebiyatında ezilenlerin sesi yükselir. Bakın Sennur Sezer ne diyor: “Şimdi tüm şiirlerimi yayıma hazırlarken, bunların benim özel tarihimden çok, Türkiye’de yaşayan bir işçi kadının günlüğü olduğunu anımsıyorum. Sesini baskılara, kıyımlara karşı yükseltmeyi bilmiş, bireysel özgürlükten toplumsal özgürlüğe hep özgürlüğü istemiş bir işçi kadın…”1 Sennur Sezer’in şiirine baktıkça, ilk
şiirinden son şiirine kadar bir işçi, emekçi kadının sesini duyarız. Daha ilk şiirinde bizi başka bir dünyaya götürür Sennur Sezer. Bu Gecekondu’ dur:
“Aceledir sevişmeler tek odalarda/Yarı giyinikliğinde kadınla- rın/Kaçış kaçıştır/Dönüverişinden çocukların/Soluk soluk yaşa- malar/El kiri/Yıkanan kapı önlerindefYarına hep yarına sorular/Dipdiri/Fabrika düdüklerinde/’Kondu ’ların can kardeş damarlarında/Sızı sızı/Kirası ya borcu dört duvarın/Tez büyür çocuklar tek odalarda/inan.”1
Sennur Sezer’in şiiriyle biz, kaçış kaçış yaşayan… sürekli bir koşturmaca içinde, borçla, ekmek korkusuyla, el kirini kapı önünde tulumbadan çektiği suyla yıkayan… tez büyüyen çocukların dünyasına gireriz. Artık on yaşından sonra erkek çocuk bir torna atölyesine doğru yol alır. Kız çocuğu ise on yaşıyla tek odada düş kurmaya başlar, erkeğine dair. Daha ilk şiiriyle biz, çok çeşitli sorunların yaşandığı gecekondu insanlarının dünyasına gireriz. İşte Sennur Sezer’in Gorki Ana’lığı buradan gelir.
Sennur Sezer’den önce Türkiye’de işçi kadın şair bir tek Yaşar Nezihe Bükülmez’dir. Sennur Sezer’in şiire başladığı ve ilk kitabının çıktığı sürece kadar Yaşar Nezihe Bükülmez’i bildiğini sanmıyorum. 1956’yla birlikte şiire başlıyor Sennur Sezer, 1964’te kitaplaşıyor ilk şiirleri. Yaşar Nezihe 1 Mayıs’a, greve dair şiir yazmış, kovuşturmaya uğramış birisi. Sennur Sezer, Yaşar Nezihe’yi bilmediği halde ondan aldığı bayrağı daha yükseklere çekmiştir. Fakat burada önemli olan, Sennur Sezer’in ilk şiirinden son şiirine kadar, işçi sınıfının kadın şairlerinden olmasıdır. Kendisinin işçi olmasını, bu simgesel yanını hep sürdürmüştür. Güzelliğinin bir yanı da, Sennur Sezer’in kendine yabancılaşmadan… çok çeşitli şiir akımlarından etkilenmeden, sınıfına dair şiir yazmasıdır.

1955’lerdeki sanat ortamı

Biz, 1955’lerle 1960’lardaki sanat ortamına baktıkça karmaşa ve kaosu görürüz. Bu anlamda gerçekçi çizgiyi tutturmak için sezgi ve kendine yabancılaşmama çok önemlidir. 1955’lerin sanatı büyük oranda sanatın ve insanın kendine yabancılaşmasına hiz
met etmiştir. Bu sürecin içinden yabancılaşmadan çıkabilmek zordur. Sennur Sezer, bu sürecin içinden yabancılaşmadan çıkmıştır. 1950’lerden sonra sanat alanında bizler İkinci Yeni’yi… Attila İl- han’ı… Türkan İldeniz’i… Behçet Necatigil’i… Metin Eloğlu’nu… Özdemir Asaf’ı… Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı görürüz. Fakat şiir alanına giren insanların büyük kısmı İkinci Yeni’den ya da Attila Ilhan’dan etkilenir. Bu süreci daha çok İkinci Yeni belirler. Çoğu şair, İkinci Yeni tarzı şiirler yazar. İkinci Yeni insansız şiirin hayat bulmasıdır. Sennur Sezer, İkinci Yeni’den ve Attila İlhan’dan etkilenmiyor. Kendi şiirini, bunlardan uzak tutmaya çalışıyor bilinçli bir şekilde. Sennur Sezer’in bu tavrı çok önemli. Daha o süreçte yabancılaşmış şiiri fark etmesi, kendi şiirini oluşturmaya kalkışması, onun bilinçli dokusunu gösterdiği gibi güçlü sezgilerini de gösterir. Daha on altı-on yedi yaşında bir kızdır Sennur Sezer. Burada benim demek istediğim, şair doğuştan olur değildir. Sennur Sezer’in sezgisi ve gerçekçiliği, doğruyu görebilmesidir.
Bu sezgi ve gerçekçiliğini tamamlayacak başka unsurlar olmalıydı. Sennur Sezer’in ailesinin demiryolu işçisi olduğunu biliyordum. Ama her işçi böyle entelektüel birikimle doğamazdı. Hele de 1950 koşulları içinde… Bilinçli sınıfsal tavrının arkasında başka şeyler olmalıydı. Bu kuşku içimi kemiriyordu, bu kuşkuyla Sennur Sezer’in evini aradım. Karşıma Adnan Özyalçıner çıktı. Art arda sorularımı sormaya başladım. Adnan Bey cevap verdikçe her şey kafamda netleşti artık. Ben Sennur Sezer’i, şiirini yanlış algıla- mamıştım. “Adnan Bey” diyorum; “Sennur Hanım Nâzım’ın şiirlerini biliyor muydu o zaman?” “Tabii, Nâzım’ın şiirlerini bizden önce bilir Sennur. Ailesinde zaten Nâzım’m daktiloyla çoğaltılmış şiirleri okunurdu. Bize ilk Nâzım’ın şiirlerini getiren Sennur’dur. Ailesi Tevfik Fikret’i de çok severmiş, entelektüeller. Sennur 15 yaşında Taşkızak Tersanesi’nde çalıştığında, orada devrimci işçilerle tanışıyor. Kendisi sendika çalışması yapıyor.” Bu konuşmadan sonra Sennur Sezer’in sezgisinin gücü, gerçekçiliği, bilinçli bir şekilde işçi sınıfına, ezilenlere yönelik şiir yazması, önümde açılmıştı artık. O, gökten zembille inmiş biri değil… Direkt kendi sınıfını kavrayan, bunun üzerinden şiirler yazan biriydi. Onun işçi sınıfına yönelik şiir yazması, daha o süreçlerde rahatsızlık yaratıyor. Sennur Sezer’in şiirini eleştiriyorlar. Bakın Hüseyin Cöntürk ne diyor, 1963’te Sennur Sezer’in bir şiiri için: “Şiirden çok enikonu bir makale. Borçlu çiftçilerden, açlıktan söz açmayıp da maviden kadın ayaklarından söz açanlar haşlanıyor. (…) ama söyleyeyim ki, öyle konularda güzel şiirler yazmak çok güçtür. Soyut gibisini yazmak ne kadar kolaysa (…) Bence Sezer, buradaki ve yine aynı dergisinin Şubat 1963 sayısında çıkan ‘Barkarol’ şiirindeki çizgide gelişebilir, toplum şiirinde yüzüne gözüne bulaştırıyor sa da.”3 O gün Hüseyin Cöntürk’ün dediklerine cevabı Asım Bezirci veriyor. Asım Bezirci’nin cevabı beni sevindiriyor… daha iyi anlıyorum Sennur Sezer’i ve Asım Bezirci’yi. Aynı şekilde 1998’de Veysel Çolak eleştirdi Sezer’i. Tavır aynı… bir biçim önerme, o tekçi anlayıştan… ve yalın şiir berbattır demeler. Çolakgillere cevapları Cengiz Gündoğdu, Aydın Çubukçu, Özgen Seçkin veriyor. Bu ortak sınıfsal tavır, geri itiyor Çolakgilleri. Bu tavır aynı zamanda bize, Asım Bezirci’nin, Sennur Sezer’in mücadelesinin katlanarak büyüdüğünü gösteriyor. Bütün bm mantığın arkasında işçi ozanları anlamamayı ve Sennur Sezer’in şiirinin işlevinden korktuklarını görürüz.
Sennur Sezer, şiirinin temel ayaklarını; Behçet Necatigil… Metin Eloğlu… Özdemir Asaf… Rıfat İlgaz… Tevfik Fikret… Nâzım Hikmet üzerinden kurmuştur diyebiliriz. Sennur Sezer’in daha altmışlardan önce bu şairleri görebilmesi, onlardan etkilenmesi, kendi şiirini bunların üzerinden kurması önemlidir. Bu tavır, onun yüzünün nasıl gerçekçi edebiyata dönük olduğunu da gösterir bize. Onun yüzünün gerçekçiliğe dönük olması, yabancılaşmasını önlediği gibi, Sezer’in sezgisinin gücünü de gösterir. Bu kaos ve karmaşa içinde Sezer, bilinçli hareket ederek, toplumcu gerçekçi edebiyatı ayakta tutanlardan biri olmuştur. Hüseyin Cöntürk’ün kızgınlığının arkasında biraz da bu vardır. 1960’larda ikinci Yeni karanlığı yıkılınca, ortalığı Sennur Sezer aydınlığı kaplayacaktır. Yalın sözün… insani edebiyatın gücü de diyebiliriz buna.
1950’lerde şiir alanında karmaşa egemendi. Toplumcu gerçekçi edebiyatın öncüleri ise içeri atılmış… dergi sayfalarından uzak-
laştırılmıştı. Bu karmaşa içinde çok bağıran (estetik tartışma yapan değil) haklılığını ispatlayabiliyordu. Bu tartışmaları yönlendirenler, daha çok İkici Yenicilerdi. Tartışmaların ekseni de hep onların üzerinden dönüyordu. Bunca lafın, sözün döndüğü edebiyat alanında gözler hep İkinci Yeni üzerinde kalıyordu. Fakat o süreç içinde, bu tartışmaların dışında kalarak kendi edebiyatlarını oluşturmaya çalışan gerçekçi edebiyatçılar da vardı. Bunlar bu tartışmaların dışında, ürünlerini üreterek kendilerini var edebiliyorlardı. Sessizce, geleceğin insani edebiyatını kuruyorlardı bunlar; Türkan İldeniz… Gülten Akın… Özdemir Asaf… Metin Eloğlu… Behçet Necatigil vb.leriydiler. Sezer’in şiirine baktıkça, bunlardan etkilendiğini görürüz.
Necatigil, Eloğlu, Asaf, Sennur Sezer
Metin Eloğlu… Behçet Necatigil… Özdemir Asaf, şiirleriyle insanı açımlamaya çalışırken, biçimsel olarak gelişim de gösteriyorlardı. Bunların en önemli biçimsel özellikleri, sözcük tasarrufuna gitmeleriydi. Az sözcükle çok şeyler söylemek ve şiirin işlevini genişletmek için çabalıyorlardı. Bu çalışmaların içinde en öne çıkanlar Behçet Necatigil ile Özdemir Asaf’tı. Asaf’ın şiiri, daha çok özlü sözlerin çağrışımları üzerinden kuruluyordu. Bu biçim, az şeyle çok şey söylemenin yolunu açabiliyordu. Ama Asaf’ın yanlış tavrı ise dünyayı hiçlemesi… çoğu insani soruna duyarsız kalması… şiiri yer yer sözcük oyunlarına düşürmesi ve alaysamalarından kurtulamamasıdır. Bu biçimsel özelliğin olduğu şiirden uzak durmalıydı Sezer. Onun için yaşamak, Nâzım’ın dediği gibi ciddi bir işti. Bunun yanında Asaf’ın şiiri, halkın kıstırılmışlığını göstermek için yeterli bir biçim değildi. Yer yer öğüde düşebilirdi hem, bu tarzla Sennur Sezer. Bunun yanında Behçet Necatigil’in sözcük tasarrufuyla kurduğu biçim, halkın daralmışlığım, kıstırılmışlığını gösterebiliyordu. Aynı zamanda Behçet Necatigil’in şiirinin arkasında, sorgulanmış geniş bir tema bütünlüğü vardı. Necatigil daha çok kentin arka sokaklarını, evleri, alışkanlıkları anlatıyor… değer yargılarımızı sorguluyordu şiirleriyle. Alışkanlıklar… kıstırılmışlıklar içinde yaşayan bir orta sınıf aydınının sesi oluyordu. O daha çok, yitip giden cumhuriyetin acısını duyuruyordu şiirlerinde. Bize şöyle diyordu; bu evler, alışkanlıklarımızın, kıstırılmışlıklarımızın simgesidir. Bu toplumsal değer yargılarının içinde, geceleri elindeki ekmek ve yarım şişe rakısıyla evine giden bir cumhuriyet aydınının trajedisini duyurturdu bize. Yine de onun şiiri, yitip gideni ve toplumsal değer yargılarını sorguladığı için 1950- 1960 süreci içinde devrimci bir şiirdi. Ondaki sözcük atmalar, biçimsel değişmelerin hepsi bu trajedinin kendisini anlatmaya yönelikti. Şiirindeki kıstırılmışlık, kesik kesik konuşmalar, bize, çok çeşitli sorunlar içinde yaşayan bir aydını ve Türkiye’yi gösterirdi. O bizlerle yüzlerce sorunu konuşurdu sanki şiirlerinde. Ama Necatigil’deki en önemli özellik, yaşamıyla şiiri arasındaki sahiciliktir. Yaşamının içindeki tutarlılık, ilkeli olma, onun şiirine de yansıyordu. Yine de Necatigil; bir cumhuriyet aydını olduğu için, cumhuriyetle sınıfsız imtiyazsız bir toplum yaratılmadığından, şiirinde hayal kırıklığını, karamsarlığını duyurturdu.
Necatigil’den bu kadar bahsetmemin nedeni, Sennur Sezer’in 1960’lardaki şiirdeki biçimsel çıkışının ardında Necatigil vardır. Sennur Sezer bu biçimsel özellikle çıkarken, bu biçimselliği daha da zenginleştiriyor. Şiire yepyeni bir hava veriyor. Necatigil’in biçimselliği karamsar, bunlu havasından kurtulamıyordu. Bu Necatigil’in zorunluluğuydu. Sennur Sezer’de ilk birkaç şiir dışında, bu bunlu karamsar havayı göremeyiz. Eski tarzdaki ritim (yani Necatigil’in ritmi) usulca… yüksek sesle konuşmayan, köşesine çekilmiş konuşan bir bilgenin ritmiydi. Ritim, fazla heyecan göstermeyen… hiçbir şeye çocukça bakmayan… hiçbir delilik yapmak istemeyen bir insanı işaret ediyordu. Sennur Sezer’de bu biçim yeni bir anlam, yeni bir ritim yaratıyordu artık. Bu biçim, artık canlı bir havaya giriyordu. Peki, Sennur Sezer’le bu biçim neden canlı bir havaya girmiştir? Cevap çok basittir. Necatigil cumhuriyet aydınıdır. Sennur Sezer ise gelişen işçi sınıfının aydınıdır.
Peki Sennur Sezer neden böyle bir biçimi önemsedi ve bu biçimselliğin üzerinden kendi biçimini yarattı? Bu gereksinmenin arkasında köklü sebepler var. Ama burada önemli olan Sennur Sezer’in bu tavrıdır. Bu tavır ne kadar bilinçli bilemiyorum. Bugün şunu çok iyi görüyorum: Sennur Sezer’in bu tavrı, şiire ve işçi sınıfına büyük bir katkı sağlamıştır. Hüseyin Cöntürk ve Veysel Çolak’ın bu tavrı görmesine imkân yoktur zaten. Bu tavır, bir kadın şairin, nasıl ülkenin kurtuluşu için mücadele ettiğini gösterir bize. Onun tutkusunun, düşlerinin büyüklüğünü…
Şimdi bu tavıra girelim. Önce şunu bilelim; o, Necatigil’in gölgesinde kalmamış, onu aşmıştır. Necatigil’deki o sahicilik, Sennur Sezer’le daha da pekişmiş, bunun yanında dirençli, mücadele eden
bir kadının türküsüne dönüşmüştür. 1950’lerle birlikte Türkiye’de tek partili süreçten çok partili sürece geçilmiştir. İktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi sırasını savmıştır. İktidara Demokrat Parti gelmiştir. Demokrat Parti’yle birlikte Türkiye NATO’ya girmiştir. Emperyalist devletlerden faizle büyük paralar alınmış, ülkenin doğal kaynakları emperyalistlere sunulmuştur. Artık ithal ikameci, acentaların çoğaldığı bir süreç başlamıştır. Ülke burjuvazisinin kendi iç dinamiklerine dayanan bir sermaye birikimi yaratma süreci sona ermiştir. ‘50’lerle birlikte emperyalist sermayeye bağımlı bir burjuvazi ve siyasal bir yapı oluşmuştur. Nâzım Hikmet, 5 sente Kore Savaşı na gönderilen askerlerden bahseder, hatırlayın. Bu süreç, Türkiye’nin emperyalizme peşkeş çekildiği süreçtir. Adnan Menderes, aldığı kredilerle her mahallede bir zengin yaratacağım söylüyordu. Aynı sözü Özal da “Her sokakta bir zengin yaratacağım” diye söylemişti. Bu süreçle birlikte Türkiye’de toplumsal yozlaşma ve yolsuzluklar hızlanmıştı. 1950’lerle birlikte hürriyet, demokrasi vaatleri ile Türkiye’ye girmiştir Amerika. Artık Amerikan sineması, müziği, ülkede iyice egemen olmaya başlamıştır. Türk sineması da, Amerikan sinemasına yakın filmler yapmaya başlamıştır. Amerikan sineması, müziği, bu toplumsal yozlaşmayı hızlandırmış, değer yargılarında bozulmanın önünü açmıştır. Kızlar Zsa Zsa Gaborlara, Greta Garbolara; erkekler Clark Gablelere özenmeye çalışırlardı. Artık fabrika önlerinde Clark çeken erkekler ve fabrikalarda çalışan, kendilerini Greta Garbo sanan… sahte düşlerle yaşayan işçi kızlar vardı. Aynı zamanda 1950lerle başlayan süreç, yoğun insan emeği sömürüsü istiyordu. Artık fabrikada düşük ücretlerle çalışan, iş hayatına giren yığınla yoksul genç kızları görürüz. İşin diğer tarafı ise Türkiye muhafazakâr yapısını hâlâ kıramamış, büyük bir çoğunluk fabrikada çalışan kızlara, kadınlara fahişe diye bakmaktadır.

Sennur Sezer’in biçimi

İşte bütün bunlardan sonra Sennur Sezer’in şiirde yarattığı biçimin önemi, sanat alanına katkısı daha da artar. Kısa sürede Sennur Sezer, Necatigil’den aldığı biçimselliği aşmış, kendi biçimini
yaratmıştır. Artık önümüzde canlı, sözcüklerin daha geniş çağrışımla kullanıldığı bir şiir biçimi oluşmuştur. Biz bugün Sennur Sezer’in şiirine dikkatli bakmadığımız sürece, bu etkilenişin çekirdeğini göremeyiz. Zaten bu etkilenişin çekirdekleri daha çok ilk şiirlerinde görülür. Sonradan bu silinip gitmiş… Sennur Sezer’in kendi biçimi egemen olmuştur. Artık bilinçli bir genç kızın soluğu, doğurganlığa ve emeğe inanan bir kadının oluşturduğu biçimin içindeki ritmi duyarız. “Ey” şiirine bakalım: “Tuttu köşeleri yine eski yasaklar/Tuttu yalmzlık/Eteğinde uyuduğumuz masallar/Uçurtmalar balonlar/Çocukluğu bıraktık//Ellerimiz sıcağımızdan ürker/Kaçar parmak uçlarından sevişmeler/Kaçar yaşa- mak/Ter sızar enselerimize/Tuz serin ıslakUDöndüm yine kollarıma sığındım/Bıkkın kollar ve ağızları sevdiklerimin/Döndüm yine kollarıma sığındım/Yasalar/Ey/Dağlar/Taşlar”4 Bu şiirlere baktıkça, güçlü bir sesle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Şimdi “Çorak” şiirine bakalım: “Usandı gökyüzü usandı yağmur/Bir istemesini bilen ellerimizden/Bir dilim ekmek bir sıcak yatak/Artmadı bizden//Biz çıplaklığından utanan kişileriz/Başımızda incir ağaçları başıboş/Başıboş ellerimiz yüzümüzde/Biz çıplaklığından utanan kişileriz/Suç kimde/Usandı gökyüzü usandı yağmur/Bir ağlamasını bilen gözlerimizden”5 Daha bu ilk şiirinde bile Sennur Sezer’in, Behçet Necatigil’in çok çok ilerisinde olduğunu rahatlıkla görürüz. Yeni biçim bir yandan kıstırılmış yapısıyla, sözcük tasarrufuyla, sözcüğü yerinde kullanmayla geniş çağrışımların yolunu açabiliyordu. Bu biçim, sözcükleri kavramlaştırmamızı sağlıyor… sözcüklere daha geniş bakabilmenin yollarını açıyordu. Ama bütün bunların ötesinde; Sennur Sezer’in yaşadığı ülkenin sorunları, sömürünün yoğunluğu, değer yargılarının katılığını anlatabilmenin üzerinden çıkmıştır bu biçim. Onun kendi kişiliği, ülke sorunları, anlatmak istediği içerikle iç içe geçmiştir. Önce de dediğim gibi; Sennur Sezer bu biçime bilinçli mi vardı, hâlâ bilemiyorum. Ama anlatmak istediklerinin üzerine bu biçim sağlıklı şekilde oturmuştur. Böylece yalın sözün, çağrışımların ve kesik kesik bir şeyler söylemenin gücü ortaya çıkmıştır. Sennur Sezer, daha sonra bu biçimi daha da geliştirerek yoluna devam etmiştir. Ama
unutmayalım ki Sennur Sezer, Necatigil’in etkisinden değil, daha çok sorunların çokluğundan, tutkusunun gücünden bu biçimi yaratmıştır. Estetik böyle gelişir zaten.
Sennur Sezer in ilk iki şiir kitabına baktıkça, onun dünyaya geniş bir açıdan baktığını anlarız. Ülkede olagelenlere ilişkin kafası nettir. Kendisinden önce var olan şiir dünyasını irdelemiş, kendisi için gerekli olanı iyi bir şekilde almıştır. Bugün çok iyi biliriz ki; onun etkilendiği sanatçılar Rıfat İlgaz, Nâzım Hikmet, Tevfik Fikret, Metin Eloğlu, Behçet Necatigil, Özdemir Asaf ve benzerleridir. İşin garip tarafı ise bugün hâlâ çoğu kişi, onun böyle güçlü dizeler yaratabilmesinin sebeplerini bilemez. Bu dizelerin güçlü yapısının arkasında, yozlaştırılmak, sömürü çarkına atılmak istenen ülkenin gidişatına büyük bir tepki vardır. Onun şiirinin yer yer çığlığa dönüşmesinin arkasında, bilinçli bir işçi kadının öfkesi bulunur. Bunun yanında İkinci Yeni’nin ve Attila Ilhan’ın şiirine tepki vardır. Attila Ilhan’ın o bol sıfatlamalarına ve yapmacık sözlerine, İkinci Yeni’nin sözcük oyunlarına ve anlamsızlığı savunmalarına karşı, Sennur Sezer, çağrışımları güçlü, açık seçik sözü koymuştur. Bunun yanında Sennur Sezer, halkın dili ile yazmayı, şiiri yer yer türküleştirmeyi önemsememiştir. Bugün Sennur Sezer’in şiirini yeterince algılayamamamızın arkasındaki neden, onun geniş birikiminin üzerinden oluşan açıyı algılayamamamızdan gelir. Tabii ki bunun öte yanı da burjuva edebiyatının işçi sınıfı edebiyatını küçümsemesi ve bizim insanların da, yer yer bu küçümseme içinde kalıp Sennur Sezer’in şiirinin işlevini görememeleridir. Ondaki kısa ve özlü sözcüklerin, geniş çağrışımları içinde oluşturduğu şiirin sürekli bir eyleme, kendimizi dönüştürmeye çağrı olduğunu bugün hâlâ algılayamıyoruz. Tabii ki mıymıntı sözcüklerin karşısına, böyle bir şiiri ancak bir Gorki Ana koyabilirdi bence. Dizenin ve sözcüğün güçlü bir şekilde kullanımını, bugün geniş bir şekilde hâlâ Sennur Sezer’de görebiliyoruz.

Karlı dağları olan bir ova
Şimdi başka bir alana girelim; Cengiz Gündoğdu’nun saptamasına… Neden Sennur Sezer’in şiirlerinde ekmek, ekmeklikten
120
çıkar? Neden Cengiz Gündoğdu, Sennur Sezer’i bir ovaya benzetir?.. “Mevsim sonbahardı… hiç unutmam Gülhane’de oturuyorduk. Yine parasızdık. (Ne güzel, benim sözüm.) Ama Sennur Sezer’i konuşuyorduk. Sennur Sezer’in ovaya değil de sıradağlara benzemesine canım sıkılmıştı. ‘Peki’ dedim; ‘dağların dorukları karlı mı?..’ ‘Tabii’ dedi; ‘bembeyaz karlar var doruklarda..’ Güldüm; ‘Hah işte’ dedim; ‘ova, o karlarla besleniyor. İlkyaz oldu mu karlar ovaya iniyor, kocaman ırmakla akıp gidiyor. Yoksa o çiçekler, o ağaçlar nasıl yetişir ovada? Sen nasıl göremezsin’ dedim.”6 Lukacs der ki; sanat eseri, sanatçının elinden çıktıktan sonra öznedir. Alımlayıcıda başkalaşım yaratır. Alımlayıcının iç dünyasını zenginleştirir… Yeni anlam bütünlüğüyle dünyaya bakmasının yolunu sağlar. Bu anlamda Lukacs, sanata felsefeden, bilimden daha önemli bir anlam yükler. Bence haklıdır Lukacs. Biz bu olguyu Sennur Sezer’in şiirinde çok güzel bir şekilde görürüz. Gündoğdu’nun, Sennur Sezer’i karlı bir ovaya benzetmesinin nedeni, Sennur Sezer’in şiirinin özneleşmesidir. Oysa bugün ben de Sennur Sezer’in şiirini karlı bir ovaya benzetiyorum. Benim böyle bakmam, Cengiz Gündoğdu’yu çok sevmemden dolayı mı; hayır. Sennur Sezer’in şiirinin işlevi doğasından dolayı. Bilinci yabancılaşmamış her insan, Sennur Sezer’in şiiriyle başkalaşıma uğrayacaktır. İşte sanat eserinin özne olması, insana vermesi gereken estetik budur. Aynı zamanda öznel edebiyatçılarla nesnel edebiyatçılar arasındaki savaşım da budur. Öznel edebiyatçı, kendi içine gömülür… kendi tırıl iç benliğini dış dünyaya dayatır. Nesnel edebiyatçı dış dünyayı, çelişkileri, zıtlıkları içinde algılamamızı ve olan içinde, olasının (insani bir dünya umudu, imansızlığın ne gibi sonuçlar yarattığının) yollarını gösterir bize. Böylece, bizim dış dünyayı gerçekçi kavramamızı sağlar.
Biz doğayı her zaman içimizde yaşatamayız. Yer yer durur, doğayı algılamaya çalışırız. Yetkin bilinç, doğayı bütünlüğü içinde kavrar. Onda doğa, yazıyla, kışıyla, baharıyla vardır. Algısı böyle yetkilenmiş kişi, sanat eserine de o yetkinliği içinde bakar. Bilinci yetkinleşmemiş kişi, doğayı kendi öznelliğiyle alır. Bu kişide doğa sadece, kendi yaşadığı pratiğin tek tek varlığıdır. O kişi sa
dece yazı sever… ya da kışı; o kişi sadece ormanları sever… ya da denizi. Hani biz kendi aramızda konuşuyoruz ya yer yer; ben denizi severim… öteki der ki, ben de ormanı… Bu bilinç bütünlüklü bakamaz doğaya. Ormanın varlık nedeninin deniz olduğunu göremez. Yazın varlık nedeninin kış olduğunu… Yetkin bilinç doğaya bütünlüklü bakar, doğanın kalp atışlarını duyar. Ondaki zıtların birliğini, sürekli savaşımını, bu savaşım içinde değişimini görür. Doğanın kalp atışı bunun içindedir. Gündoğdu’nun Sennur Sezer’i karlı bir ovaya benzetmesinin nedeni, Sennur Sezer’in şiirinin doğasını kavramasından dolayıdır. Çünkü Sennur Sezer’in şiirindeki diyalektik, toplumsal olay ve olguları, doğayı, bütünlüğü içinde kavramamızı sağlar. İşte, sanat eserinin özneleşmesi budur.
Ekmeğin dolaşımı
Sennur Sezer’in şiirinde doğrudur, Gündoğdu’nun dediği gibi. Ekmek büyük bir dolaşıma çıkar. Suyun tarihini yazar Sennur Sezer. “Ezgin Destan”a bakalım: “Bız/Korkularımızı büyüttük sabahlara/Ellerimizi yitirirsek/Ellerimizi, emeklerimizi/Çünkü dilenciler vardv./Elsiz, iğrenç, bildik/Biz ellerimizden gayrı kimse- den/Ekmek istemezdik/Korkularımız arttı sabahlara/Ellerimizi yitirirsek/Ellerimizi, ekmeklerimizi…/Yolları, el arabalarını, tezgâhları alırlarsa/Alırlarsa taş taş üstüne komayı/Yolları, el arabalarını, tezgâhları…/Sonra deri kokuları, mürekkep kokuları ve tütün kokuları/Bildik ve kutsal iş kokuları/Kaparlarsa bu kapıları, fabrikaları/Ellerinizi ceplerinize sokun derlerse”7 Şimdi bu şiirde diyalektik hemen yüzümüze çarpar. Zıtların birliğini görürüz… “Ellerimizi yitirirsek/Ellerimizi, ekmeklerimizi” der; ardından “Çünkü dilenciler vardı: Elsiz, iğrenç, bildik…” Artık işçilerin dünyasına gireriz. Onların en büyük korkularını görürüz. Elsiz dilenciler vardır. Her işçi elsiz kalmaktan, ellerini kullanamamaktan korkar. Doğrudur, biz korkularımızı büyüttük sabahlara. Sennur Sezer, bir olguyu anlatır bize. İşçi sınıfının yaşamıdır bu. Ama birdenbire geniş bir dünyaya gireriz. Az sözle çok şey söyler bize Sennur Sezer. Kapitalist dünyanın nasıl bir sömürü cenderesinde insanı tuttuğunu görürüz. Zıtların savaşımı vardır, işçi sınıfı ve burjuvazi arasında. Sözcükler, yalın ve en geniş çağrışımları içinde kullanılır. Buradaki diyalektik bilincimizi kavrar, olgulara daha geniş bakmamızı sağlar. Dünyayı sınıflar savaşımı içinde algılarız. Eller, yaşamı yaratan en önemli unsurdur. Eller ekmeğe uzanır… derilere değer… mürekkep dökülür… el arabalarını iteler… taş taş üstüne kor… ellerimiz ceplere sokulur. Eli en geniş anlamıyla görür… onun, hayatı yaratan en önemli unsur olduğunu anlarız. Dünyanın varlık nedeni, her nesnedeki izi yüzümüze çarpar elin. Sözcüğün ve dizenin şiirin bütünlüğü içinde işlevli kullanılması budur. Şimdi su ve ekmeğe dair bazı bölümler alalım: “Ekmek, tuz, kitap ve şekere saygı/Tuz ekmeği tamamlar/Katıktır rençper sofralarında/Yoksul evlerde./Dostluklar tuz-ekmekle pekişir/De- nizlerin gizi tuz/Ekmek gibi sevgilidir. (…) Su/Ey büyük su/Kur- şunlar göğse değende savaşçının söylediği/lnlediği gebe kadınların/Ey kumsalda küçük damla/Kayalar üstünden aşanda, kerpiç evleri basanda/Çarıkların hamalı.”8
Bakın ekmek nasıl dolaşıma çıkıyor. Hayatımızın bir parçası oluyor… onsuz hiçbir tekerlek dönmez sanki. Buğdayı görürüz… değirmeni… unu… sac üzerinde ekmek yapanları… fırın işçilerini. Su her şeyin içindedir, artık dünya onun üstünde durur… gebe kadın iniler su içinde… ve sanki sudan doğar bebeler. Yaşamı var eden olguları bu anlamda bütünlüğü içinde verir Sennur Sezer. Bu bütünlük; ekmeğe daha sıkı sarılmamızı, suyun güzelliğini algılamamızı sağlar. Anlarız, onlar aynı zamanda varlığımızın dayanaklarıdır. Gelin, bir başka şiire bakalım: “Şimdi biri seni öldüre- bilir/üstüne kapanıp ağlayamam işte, yasalar/îşte kasalar ve para denen tutsaklık!satılıp ölen kızlar/ve kuma kuma üstüne Anadolu,”9 Önce şu “yasalar”da durun. Dikkatli bakın, geniş bir anlam vardır. Bir anlamı gerçekten yasalardır… öteki anlamı ise törelerdir ve yaşadığımız toplumsal değerlerdir. Bu sözcüğü böyle kullanabilmek, ancak ve ancak yetkin bir sanatçı olabilmenin getireceği bir özelliktir. Hemen ardından “İşte kasalar”; bu diyalektik birlik, sanat eserini sanat eseri yapan, onu özneleştiren özelliktir. İşte yasalar, işte kasalar, başka şeyler de var. Biri ses uyumu, öteki ise o bölüm üzerindeki^nlam bütünlüğü, ritimle kasalara yön-
lendirilmiştir. Burjuva estetikçisi ve tırıl bilinç, yasalarla kasalar arasındaki ses uyumunu görebilir. Ama yasalarla kasalar arasındaki diyalektik ilişkiyi göremez, bunun yanında ritmin kasalara doğru yönlendirildiğini de algılayamaz. Bu yüzden Sennur Se- zer’in şiirinin diyalektik dokusunu… ritmini… sözcüklerin çağrışımlı kullanılışını… dizenin geniş yapısını çoğu kişi algılayamıyor. Gündoğdu’nun Sennur Sezer’i karlı bir ovaya benzetmesi, çoğu kişiye bu yüzden boş bir laf gibi geliyor.
Sözcük atmalar, kesik kesik konuşma, yer yer dizedeki kıstırılmışlık, sıfatlamalardan kaçma, yapmacıklığı reddetme, bütün bunlar, sözcüğü ve dizeyi geniş anlamda kullanmanın yolunu açmıştır Sennur Sezer’in şiirinde. Bütün bunların ardından diyalektiğin de kullanılması, onun şiirini daha da zenginleştirmiştir. Şiiri yalınlaştırma, sadeleştirme, samimi bir hava oluşturmak için yapılmıştır. Ekmek, su, tuz, şeker, eller gibi temel ihtiyacın üzerinden oluşan sözcükler, şiiri daha da yalınlaştırır. Bütün bunlardaki amaç, işaret edilenin doğru kavranmasını sağladığı gibi sıradan insan şiirle ilişkiye girdiğinde onu değiştirir, dönüştürür. Bu anlamda Sennur Sezer, ürünlerini özneleştirmek için büyük çaba harcamıştır diyebiliriz. Çünkü onun amacı, alımlayıcıyı özneleştirmektir.

İnsanileşmenin üst boyutu

Sennur Sezer’in 1955’lerden sonraki süreci, kendini tanıma, anlamlandırma ve ülkeyi tanıma, anlamlandırma sürecidir. Bu süreç, 1970’lere kadar gider. 1970’lerden sonraki süreç, kendisi, ülke ve dünya diyalektiğinde gider. 1980’lerden sonra şiiri daha geniş açılıma uğramıştır. Artık tamamıyla bilgeleşmiş, şiiri, karamsarlığa düşmeden ağıt söyleyen bilgenin dizelerine dönüşmüştür. Eski gençleri arayan… yenilginin acısını duyan bir bilgedir. Seksen faşist darbesi, sadece ülkeyi bir cehenneme çevirmemiş… Sennur Sezer’in o büyük yüreğini de cehenneme çevirmiştir. İçten içe büyük fırtınaları taşıyan dingin bir denize benziyordur o. Bu süreçte baktıkça, ölenleri, ağıtları görürüz… eski günleri arayışını ve o büyük acısını Sennur Sezer’in. Mektup ile Annem ve Kuşlar şiirleri, bu sürecin simgesi olan şiirlerdir. Annem ve Kuşlar’da o, duyduğu acının, annesinin güzelliği içinde yitip gitmesini ister. Usulca, o şiirde annesi, Sennur’un saçlarını okşuyordur; duyduğu acı hafifliyordur. Faşist terör ve yeniden sevgiyle dünyayı kurma isteğidir. Yıkılmadan o güzelliğe tutunarak… “Mektup”a bakalım: “Nicedir yazamadım/Hanginize yazmaya başlasam/Ötekine yazacaklarım karışıyor/Ya da düşündüğüm onca sözcük/Yazılınca sanki pıhtılaşıyor/Neyi özlediniz en çok/Göğe bakmayı ben de özlüyorum/Sokak lambalarmdan/Gök görünmüyor/Oysa yüzüne çarpar yıldızlar/Bozkırda göğe bakanın/Güz yarım bir mevsim İstanbul’da/Büyümesi darmışçasına çocukların/Başı döner kalabalığa girince/Nicedir uzakta olanların/Diin alıçları gördüm de bir okulun önünde/lpe dizili dağ yemişlerini/Gençliğimızı anımsadım/’/Sokakta sesinizi duyar gibi oluyorum/Sanki biriniz hemen kapımı çalacak/Sofraya bir tabak daha koyuyorum.”10 Şiire dikkatli bakalım. Şiirdeki sözcüklerin, dizenin gücüne… Neyi özlediniz en çok, diyor. Ardından; göğe bakmayı ben de özledim… İnsanileşmenin üst boyutlarıdır bu. Onlar hem onlardır, hem Sennur Sezer’dir. Birden hapiste olanların, göğü özlediğini biliyor; kendi özlemi de o zaten. Oysa kendisi hapiste değil dışarıda, hem de çok iyi bilir. Oysa yüzüne çarpar yıldızlar, bozkırda göğe bakanın. Ardından şöyle der: “Güz yarım bir mevsim Istanbul’da/Büyümesi durmuşçasma çocukların.” Doğrudur, durmuştur hayat güzle, yani 12 Eylül’le… büyümez sanki hiçbir çocuk onun gözünde. İpe dizili dağ yemişlerini… bunlar aluçlardır. Birden asılanları düşünür. Gençliklerini anımsadım, der. Şiirin sonu bir eylemle biter; hayat devam ediyordur, mücadele de. Sofraya bir tabak daha koyuyorum… Her zaman yüreğim açıktır, der; siz- lere, mücadeleye, devrime… Bu şiirde kendisi, içeridekiler ve faşizm arasında yetkin bir diyalektik vardır. Acısının büyüklüğünü güzel bir şekilde simgeleştirmiştir. “Annem ve Kuşlar” şiirinde olduğu gibi, sevgi ve mücadele geleceği yaratacaktır.

Hira’nın eleştirisi

Bugün biliyoruz ki Sennur Sezer’in şiiri, mücadele eden bir işçi kadının şiiridir. Kendisi mücadele eden bir insan olduğu gibi, bütün mücadele edenler de Sennur Sezer’dir. Onları hep duyumsayarak… kendini var etmiştir Sennur Sezer. Bu yüzden çoğul yaşar… bu yüzden şiiri evrenseldir. Onun sezgisi, kendine yabancı olmaması, gerçekçiliği, şiirinin evrenselliğini tamamlayan unsurlardır. Şimdi biz Sennur Sezer’e baktıkça, onun şiirinde mücadele edenleri ve bu ülkeyi görürüz. Bu anlamda Sennur Sezer, tarihimizi hissettirir bize. Ama bizde, insancıl dergisinde, Hira Selma Kalkan, Sennur Sezer’i eleştirdi. Hira, Sennur Sezer’i çok çeşitli şekilde olumlasa da, eleştirdiği nokta, Hira’nın Sennur Sezer’i bütünlüklü olarak algılayamadığını gösterir bize. Eleştirdiği şiiri ve bölümü alalım şimdi: “Doğumkontrolculara Fatma’nın Anlattığıdır”: “Önce yüzüm kızarır kanımın sıcağından/Yatak yumuşar sonra/Büyürüm çok büyürüm deniz kadar/Bir iğde ağacıyla kokulanı- rım/Bin iğde ağacı çiçeklenir/Binlerle çoğalmaktır dileğim/Bebelerim daha küçük/Sütüm gürdür ama beslemez/Dokuz ay aş ere- rim/Elim varmaz/Bebelerime baktıkça/Süte, ete/Olsa da/Önce yüzüm kızarır/Erkeğim ne der bilmem/Üçünü kızamıktan göm- dük/Biri üç ay yaşadı/Bir sevincimiz okuldakiydi, vurdular/Biri beşini sürüyor daha/Yüzüm kızarır/Otuzumu geçtim ama/Ben bebelerle iğde gibi çoğalırım/Bebelerle/Binlerce iğde/…/ Çocukları öldükçe doğuran Fatma’nın öyküsüdür bu. Fatma doğurur ölür, dogurur vururlar. Bir tane çocuğu sağ, bir de karnındaki vardır. Bebeleriyle iğde gibi çoğalmaktır dileği. (Öyle bir dilek yok, iğde dikenlidir. Dikeni daha büyüktür gülden… doğurmak vücuda binlerce diken batmasıdır.) Ben bu doğurmaya katılmayacağım. Kadının anne olan yanını çoğalmaya eş tutmak… Anne olmak, bebelerle çoğalmak, öte bir çoğalma da olabilir. Sokakta binlerce annesiz çocuk var, onlar yetiştirilip çoğalınabilir. Doğurmak en kolay yaratı ve çoğalma yolu. Tabii bu başka bir duyarlılık ve bakış gerektiriyor. (Fatma için bunu düşünmek zor belki ama iğde gibi çoğalmaktan söz edebiliyor bu kadın.) Ancak kadınların bu doğurma takıntısını temellendirme çabası diye düşünülebilir bu şiirde.”11 Hira’nın eleştirdiği şiir, Sennur Sezer’i algılamamız için önemli işlevi olan bir şiir. Bu şiirin arkasında, Sennur Sezer’in doğurma eylemine, kadın sorununa nasıl baktığını ve hangi toplumsal olgular içinde bu şiirin çıktığını iyi anlamalıyız. Ancak bu bilgimizin üzerinden Sezer’in bu şiirindeki diyalektik dokuyu kavrayabiliriz. Ama Hira, bu tek şiirin içinde kalarak, üstelik bu tek şiirdeki diyalektik dokuyu anlayamayarak eleştirir Sennur Sezer’i. En başta Hira, iğdeyi anlayamıyor. Herhalde kendisi hiç iğde ağacı görmemiş. Önce şunu anlamamız gerekir: Sennur Sezer, iğde ağacı demeseydi bu şiir şiirlikten çıkardı. Yani gerçekçi olamazdı bu şiir. Hayda diyeceksiniz bana. Sennur Sezer’in şiirinin gücü, o büyük diyalektik; iğde ağacını tam oraya koymasından gelir. Neden mi? Anlatayım… Tolstoy’un görkemli eseri Savaş ve Barış’m bir bölümünde Prens Bolkonski evinde, doğum için bir doktor bekliyor- lardır. Bu doktor Fransızdır. Eğer bu doktor Rus olsaydı, o koca eser güm diye çökerdi. Çünkü sorarlardı Tolstoy’a; ey Tolstoy beyefendi, bütün Rus doktorlar savaştayken, sen nasıl Rus doktor diyebilirsin?.. Tolstoy’un Fransız demesinin arkasında, ülkenin gerçekliğini bütünüyle yaşaması vardır. İşte Sennur Sezer’in iğde demesinin ardında da bu vardır. Ülke gerçekliğini bütünlüklü yaşama. Sennur Sezer iğde değil başka bir bitki deseydi, bu şiir çökerdi. Bizim tarlalarımızın kenarında iğde ağaçları vardır. İğde ağacı tez büyüyen bir bitkidir, kendi kendine çoğalır gider. Doğurgan olduğu için herhalde. Dalları sık ve yapraklıdır. Bu yüzden gölgesinde rahatlıkla oturulur yazın sıcağında. Gölgesi koyudur… güneş geçirmez. Kokusu içimizi açar… serinlik verir. Anadolu’daki çoğu tarlanın kenarında bir iğde ağacı vardır. Tarla kenarında doğuran çoğu kadın, iğde ağacının altında doğurur aslında. Yüzyıllardır az çok böyle devam etmiştir. Anadolu’nun acısı, doğurmanın acısı, o iğde ağacıyla simgeleştirilmiştir. İğde ağacı aynı zamanda, tarla kenarında doğuran yoksul köylü kadının simgesidir. Bakın bu genelleştirmenin arkasında, geniş bir gerçeklik vardır. Bu acının büyüklüğü, dikenleri bol… altında doğurduğumuz iğde ağacıyla anlatılabilirdi ancak. Başka hiçbir ağaç, bu acının büyüklüğünü veremezdi. İğde ağacı dışında başka bir ağaç olsaydı, bu şiir çökerdi; gerçekçi olabilirdi ama tarihselliği içinde kadının o acısını anlatabilmesi çok zor olurdu. Dolu başka şeyler söylemeyi gerektirirdi, bu da şiiri uzatmaktan başka işe yaramazdı. Simge, simgenin yalınlaştırılması budur. Bakın, bir iğde ağacıyla nasıl geniş bakabiliyoruz. Şiir bu yüzden özlü sözdür biraz da.

Sennur Sezer’in şiirinde doğurmanın işlevi önemlidir. Ona göre doğurmaya direnen kadın… mücadele eden, her acıya, işkenceye direnebilecek bir kadındır. Tekil, kendi doğurma olgusundan kalkarak Sennur Sezer, her kadının, kendi içinde direncinin yüksek olduğunu söyler. Büyük güzelliklerin, büyük acıların arkasından geleceğini anlarız.
Sennur Sezer şiirini hep ötekini anlama, ötekini kendi içinde yaşatma şeklinde kurmuştur. Bu anlamda; onun sanat eseri üretmekten… daha öncül olarak düşündüğü şey, insan olabilmektir. Ondaki sanat eseri üretimi aynı zamanda, kendini insanileştirme- sinin simgesidir. Bu yüzden kendi üretimine günlük der. Sanat eseri üretimi, insani mücadeleye katkıdır ona göre. O, ünlü olmak, öne çıkmak için üretmez hiçbir zaman. Bu yüzden kuruntulu, kıskanç yanlar taşımaz içinde. Bütün bunlardan dolayı o, nesnesine yabancılaşmaz… nesnesiyle doğru ilişkiye girer. Nesnesini olduğu gibi kavrar… onda olanı, ona yabancı olmayanla anlatmaya çalışır. Bunu neden mi anlattım? Türkiye’de çoğu yazar, sanat eylemliliğini ünlü olmak için yapar. Bakışı böyle olan kişi, istese de gerçekçi olamaz. O kişi, irdelemelerinde insani olanı değil…

Sennur Sezer, Salim Şengil, Adnan Özyalçıner dikkat çeken olguyu arar. Sennur Sezer’de anlama, anlamlandırma, öncül olduğu ve kendine yabancı olmadığı için onun eserleri geniş bir gerçekliğe açılır. İnsana ait olan hiçbir şey ona yabancı değildir. Çünkü o, ülkenin sorunları ve acısı üzerinden şiirini yazar. “Doğumkontrolculara Fatma’nın Anlattığıdır”, şiiri böyle bir şiirdir.
O Fatma, Sennur Sezer’dir. Ama bilerek Sennur Sezer Fatma demiştir. Sennur Sezer şöyle diyebilirdi, ‘Doğumkontrolculara Anlattığımdır’. Ne diyor, Doğumkontrolculara Fatma’nın Anlattığıdır. Bilerek diyor, böyle Sennur Sezer. Çünkü burada Fatma değil, anlatılan bir ülke gerçeği ve anaların bakış açısıdır. Bu şiir seksenden önceki süreci anaların bakışı üzerinden ülke gerçeğini, yetkin şekilde gösterir. Ölümün ve ölümlerin yaşandığı bir süreçtir. Her ana, oğlunda şöyle ya da böyle bir nedenle ölebileceği korkusunu yaşar. Faşist terör ülkede kol gezmektedir. Aynı korkuyu bir anne olarak Sennur Sezer de yaşar. Çünkü ona göre, faşist terörden ölen her çocuk, kendi çocuğudur. Ama aynı zamanda hastalıktan ve yoksulluktan ölen her çocuk da kendi çocuğudur. Anlama, anlamlandırma çabası içinde bir ülkeyi böylesine içselleştirmiştir Sennur Sezer. Bu şiirdeki üçlü diyalektik şudur: Fatma, hem Fatma’dır, yani ülkenin bütün ezilen kadınları, hem Sennur Sezer’dir, hem de bir ülkedir. Bu dokuyu kavrayamadığımız zaman, bu şiiri algılayanlayız. Aynı zamanda bu şiir 1955’le birlikte başlayan Sennur Sezer’in şiir serüvenini anlayabilmemiz için, önemli bir şiirdir.
Sennur Sezer’in şiirini tüketenler
Sennur Sezer’e ilişkin yazılanların çoğunu okumaya çalıştım. Bu okuma sürecinde üzüldüğüm bir şey var. Şimdiye kadar Sennur Sezer’e dair yazı yazanların çoğu, Sennur Sezer’in şiirinin işlevini görememiştir. Onlara göre Sennur Sezer, karlı bir ova değildir. Sennur Sezer şiirindeki diyalektik doğayı ve yaşamı bütünlüklü algılamamızı sağlamıyor sanki. Şiirin diyalektik yapısını Cengiz Gündoğdu güzel açıklamış Damar dergisinde. Ama bunun dışında yazanların çoğu Sennur Sezer’in şiirini tüketmekten başka işe yaramamıştır. Bizler kendi edebiyatçılarımızın sanat eserlerini çözümlemede yetersiz kalmışız. Sennur Sezer’in şiirin, diyalektik dokusunun ve biçiminin estetiğe ne kadar katkı yaptığının farkında değiliz. Bu katkının kendisi Sennur Sezer’in ne kadar tutkulu, bütün dünyayı değiştirmek için yola çıktığını gösterir bize. Onun estetik anlayışının, kendi mücadelesi üzerinden çıktığını da…
Bir şiirinde şöyle bir dize var: “Biz çıplaklığından utanan kişileriz”, başka bir şiirde şöyle diyor, “Beni sevmekten utanıyor elleriyle örtüyor yüzünü.’’’’ Başka bir yerde, “Kapalı gözlerle sevişiriz doğduk doğalı”. Bir yerde de “Küfürdü sevişmek ölüler soğumadan”. Bu dizeler daha çok ilk iki şiir kitabından alınmıştır. Böyle dizeler çok. Bu dizeler iki şeyi gösterir bize, gelenek ve göreneklerin toplumu baskı altında tuttuğunu, Sennur Sezer’in kendisine, toplumuna yabancı olmadığını. Biz çok az şairde görürüz, daha ilk kitabında böyle büyük sorgulamanın kendisini. Anlarız ki, Sennur Sezer şiiri yalnızca toplumu değil, kendisini de değiştirmenin öznesi olarak görmüştür. Onun sanat eserini özneleştirme- si, çok çeşitli anlamıyla buradan gelir. Biz hâlâ çıplaklığımızdan utanan, sevmekten utanan kişileriz. Tabii ki sevmek dedikçe, o koldan bu kola dolanmayı anlamayalım. Sevmek ya da aşk estetik bir yaratımdır. Zaten Sennur Sezer’le Adnan Özyalçıner’in birlikteliği budur. Bizim bu dizelerden çıkarmamız gereken yan, her eylemimizde kendimizi açıkça koyabilmektir. Ta bunları 1960’larda söylüyor Sennur Sezer. Bugün bu sorun hâlâ devam ediyor. Her eyleminde kendini açıkça koyamıyor insanımız. İnsan olmanın erincini o bütünlüğü içinde yaşayamıyor. Aydınımız da böyle, halkımız da. Hâlâ bugün biz şu bana uymaz, şu bana uyar cesaretini gösteremiyoruz. Ham kalmış oluşturamadığımız kişiliğimizden dolayı. Bu yüzden bizim çoğu eylemimiz, kapalı gözlerle sevişmeye benzer hâlâ. Şu toplumdan aldığımız değer yargılarını değiştirememişiz. Bu yüzden biz, ellerimizle yüzümüzü örterek yaşarız. Çıplaklığımızı ve sevme duygumuzu sorgulayamamışız hâlâ. İşte Sennur Sezer’in şiirini algılayamamamızın nedeni, bugün bizim bu duygularımızı sorgulayamamamızdan gelir. Çünkü kendimize, insanımıza yabancıyız. Tabii ki Sennur Sezer’irî bu söylediği, toplumsal değer yargılarının dışına çıkarak, kendini var edemeyen kadına dairdir. 1960’larm kadını, her yaptığını erkeğine sormak zorundaydı. Bu yüzden kendini bütünlüklü yaşayamaz, insan olmanın erincini duyamazdı. Yasaklarla çevrilmişti o kadın, Sennur Sezer şiirinde bu olgunun kendisinden sık sık söz eder.
Kadın sorunu
Sennur Sezer’deki kadın sorununa geldikçe, Clara Zetkin’e göre, bütün temel mücadele alanımız burjuva kadının özgürleşmesi değil, işçi kadının özgürleşmesidir. Kollontai da Clara Zetkin’in söylediklerini kabul eder, bir adım daha atar. Aşkı toplumsallaştırmak gerek, der. Biz, Sennur Sezer’in şiirine baktıkça, bu iki olgunun diyalektiğini görürüz. Bugün burjuva kadının özgürleşmesini savunanlara (feministler bu çerçevede burjuva kadının özgürleşmesini savunur) acıyarak bakar Sennur Sezer. Çünkü Sennur Sezer şunu çok iyi bilir, Clara Zetkin gibi. İşçi, emekçi kadın özgürleşmediği sürece, burjuva kadın özgürleşemez. Bugün feminist ve çoğu kadın hareketleri tek tek burjuva kadının özgürleşmesini savunur. Hiçbir kadın hareketi bugün düşük ücret, emzirme oda
ları, kreşler, kadının sendikal hareket etmesi için mücadele etmez. Oysa kadının özgürleşmesi bunların üzerinden olur. Bunlar mevsimlik kadın işçilerini bilmezler. Nasıl bir sömürü ve zorluk içinde yaşadıklarını hissetmezler. Bir feminist gidip Güneydoğu’dan Türkiye’nin her yerine çalışmaya giden şu mevsimlik kadın işçileri örgütlesin bakalım. Belki o zaman anlar, kendisinin ülkeye ne kadar yabancı olduğunu. Sennur Sezer’in şiiri bu anlamda sorunların bütünlüğü içinde kalkar.
Sezer’in şiirinde bakarız, su sevgiye dönüşür… su emeğe dönüşür. Dilsiz Dengbej’de su sevgiye dönüşmüştür. Suyun türküsünü duyarız. “Sevdiğini uykusunda öper gibi/ Eğilip içtiğinde/ yüzünü saklar su// (…) Unutamazsın Munzur’u/ eğilip içtiğinde (…) suyu görmeye gideni/ mezara kadar serinlik izlerdi (…) Dön geri suyun başına. Çakılın, çağlanın otun izini sür.” Suyun bu işlevi onun Kollontai gibi aşkın toplumsallaştırılması gerektiğini söyler. Sennur Sezer’in şiirinin çoğunun arkasında bu tema vardır.
Dünyanın yüreği
Yazımı bitirirken şunu bilmeliyiz ki… onun yüreği, bir ülkenin, bir dünyanın yüreğidir. Yüreği hep devrim için, insanın kurtuluşu için atan bir işçi kadının yüreğidir. Onun pencereyi her açtığında çiçekli bir dalın pencereye dayanmasının nedeni budur. Suyun bu evrensel dolaşımının arkasında bu vardır. Yer yer Geo Milev’le konuşturur bizi, Vaptsarov’la sohbete dalarız. Devrimci ozanlar girer şiirine. O, kendine yabancılaşmadığı gibi insani olan hiçbir şey de yabancı değildir ona. Bu yüzden işçi ozan olarak, işçilerin emekçilerin kurtuluşu için yazmıştır hep. Bu yüzden derim ki ona, Gorki Ana.
Sennur Sezer’in 2003 Mart sayısında Varlık’ta iki şiiri çıktı. Bunlardan biri Pelin İstanbulluoğlu’na dair yazdığı şiirdi. Berrin Hanım da kızma dair şiir yazdı. İnsancıl’ın 2002 Mart sayısında. İkisi de Pelin’i aynı tema üzerinden veriyorlar. Bu Sennur Sezer’in nasıl gerçekçi olduğunu gösteriyor bize. Büyük bir şair olduğunu. Görüyor musunuz, bir ananın yüreği olabiliyor Sennur Sezer. Dünyanın, insanlığın yüreği dememin nedeni de budur.

“Berrin’in kızı Pelin”
Dün akşam ergen bir kız uçuverdi./Sevda mıydı havalandıran onu? Yoksa hiçbir diyezin/ hafifletemediği yüreğinin kemanı mı? Havalandı karanlığa… Geceyi severdi/ Geceyi severdi. Karanlık örterdi bütün kederleri. Eksiklikleri ve kırgınlıkları. Çevresinde her şey, durmadan onarırdı kendini. O görürdü. Yalnız o bilirdi, insanların yaşamlarını bir yanı eksik bir çömlek gibi, çatlak bir bardak gibi kullandıklarını. Çirkindi kararması gümüşün/ve kristalin çıt diye…/Dayanılmazdı./ Dün akşam ergen bir kız… elinin altında ona bağışlanmış yaşam. Düşündü durdu. Neydi paketin içindeki? Gümüş bir bilezik mi?.. Kararırdı zamanla. Bir kristal lale mi yoksa? Çıt diye… Ya her dudağın buğulanmasına yol açacak bir kadehse? Ya da bir toprak çanak. Işıltılı sırla kaplı. Nasıl çizilirdi gün geçtikçe. Ah zavallı!/ Neydi paketin içindeki? İnsanların durmadan onardıkları yaşam. Gün ışığında hep aksayan. Öyle kullanılmış kaba saba… Bir türlü atılamayan bir yana. Ah gece ne ışıltılı bir kadife. Örter tüm kabalıkları./Diin akşam ergen bir kız açmadı elindeki yaşam paketini. On ikinci kattan fırlatıp attı. Dün akşam ergen bir kız uçuverdi./Onu havalandıranı herkes sevda sandı.

İnsancıl, Mayıs 2003 sayısında yayınlanmıştır.
Alıntılar
1- Sennur Sezer, Direnç Şiirleri, Evrensel Kültür Kitaplığı, Kasım, 1995.
2- A.g.e.
3- A.g.e.
4- A.g.e.
5- A.g.e.
6- Damar dergisi, 1998, Temmuz, sayı: 88.
7- Sennur Sezer, a.g.e.
8- A.g.e.
9- A.g.e.
10- A.g.e.
11- İnsancıl dergisi, 2002, Temmuz, 2002/07
133

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK