9 C
İstanbul
Pazar, Eylül 27, 2020
Ana Sayfa Eleştiri ŞENGÜL CAN'IN SARKAÇ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

ŞENGÜL CAN’IN SARKAÇ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

ŞENGÜL CAN’IN SARKAÇ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

Mehmet ASLAN

Şengül Can’ın Sarkaç(1) adlı öykü kitabını dikkatli okudukta pek çok sorun görürüz. Buna karşın bu kitap, 2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Bu yazımda görüleceği üzere, pek çok sorunu olan bir kitap, nasıl olur da ödüllendirilir?

Şengül Can’ın öykülerindeki temel sorunları şu biçimde sıralayabiliriz:
-Dil sorunları.
-Türkçenin doğru kullanılmaması.
-Mantıksal çelişkiler.
-Kötü anlatım.
-Nedensel ilişkilerin kurulamaması.
-Örgenin doğru kurulamaması.
-Konu dışı taşmalar.
-Nesnelerin birliğinin kurulamaması.
-Yazarın göstermeyip, salt söylemekle yetinmesi.
-Değer yönlendirmenin yaşamdan değil, ölümden yana oluşu.
-Psikolojik sorunlu karakterler, bunalım, cana kıymanın öne çıkartılması.
-İnsana kötü bakış.
-Kadına kaba bir bakış.
-Gerçekçilik sorunu.
-Öykülerde izlek yok.
Şimdi bu sorunları, öykülerden alıntılarla göstermeye çalışacağım.

Yazarın dili, anlatımı
Yazında dil, yazarın biricik aracıdır. Bu nedenle yazar, yapıtını oluştururken dili doğru kullanmalıdır. Şengül Can’ın diline baktığımızda, Türkçeyi özensiz, yanlış kullandığını görüyoruz. Bu özensizliği, yanlışlığı öykülerden örnek alıntılar üzerinden görelim.

İlk örnekler ŞIK.ŞIK.ŞIK. öyküsünden… Bu öyküde dilin, Türkçenin yanlış kullanımıyla ilgili pek çok sorun var.
-“Akşama doğru bir kez daha yemek verdim. Kaşığı eliyle itti.” Burada “yemek verdim” yerine, “yedirmek istedim” denmeliydi.
-“Yemezsen yeme, çok da meraklıydım.” Bu tümcede “meraklıydım” yerine, “umurumda” denmeliydi.
-“Çayımı elime alıp karşısındaki koltuğa kuruldum.” Bu tümcede “elime” sözcüğü fazlalık. Elden başka bir şeyle alamayacağımıza göre, elin belirtilmesi gereksiz. Örneğin; ayaklarıyla yürüyordu, gözleriyle görüyordu denmez Türkçede. Yürüyordu, görüyordu denir.
-“Sen, sinsi gülüşün sahibi.” Türkçede sahiplik, alınıp satılan mallarda kullanılır ancak. Gülüş satın alınmaz. “Sinsi gülüşlü” denmeliydi.

Bu sorun, Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlardan biridir.

BULUŞMA öyküsünden… “Hepiniz yalansınız. Hani ileşecektim.” Burada “Hepiniz yalansınız” yerine, “hepiniz yalancısınız” denmeliydi.

YAŞLI adlı öyküde, anlatıcı kızın söyledikleri ile “yaşlı, hasta, yatalak” annenin sayıklamaları paralel bir biçimde anlatılmış. “Yaşlı, hasta, yatalak” kadının sayıklamaları büyük harfle, noktalama işaretleri kullanılmadan serpiştirilmiş öykü boyunca. Bu sayıklamaların neden bu biçimde yazıldığını öğrenemiyoruz öyküden. Belli ki yazarın öyle yazası gelmiş. Daha “ilginç”, daha “özgün” olacağını düşünmüş olmalı.

Şimdiki örnekler DENİZ BİTTİ öyküsünden…
“Hastalandık! Doktorlara götürdüm. İkimizi de. Onun çocukluğunu, benim anneliğimi.”
“Annelik”, “çocukluk” birer kavram. Bir olguyu, durumu bize gösterir. Şimdi yazara soruyorum. Kavram hastalanır mı? Kavram, canlı bir varlık değil ki hastalansın. Burada hem dilin yanlış kullanımını, hem de yazarın felsefi bilinç eksikliğini görüyoruz.
“Biz kocamla. Yani aynı anda. Anne-baba olamıyorduk. Önce ben anne oluyordum, babalık dinleniyordu. Sonra o baba oluyordu. Annelik dinleniyordu.”
Anne-bana olmak ne? Anneliğin, babalığın dinlenmesi ne demek? Doğrusu anlaşılmıyor.

Yazın yapıtlarındaki uzun tümceler, çoğun anlaşılırlığı zorlaştırır. Anlamın iç içe geçmesine yol açarak bir anlam bulanıklığı yaratır.

Yazarımız çoğunlukla uzun tümcelerden çok kısa tümceler kullanmış öykülerinde. Buna karşın s.49’da öyle bir uzun tümce kurmuş ki dostlar başına… Tam on dokuz satır.
“Neyse sinirden pastayı da bitirdim, normalde bu kadar hızlı yemezdim, yanımdaki çifte döndüm tekrar, çocuk kızın tırnaklarının kenarına bakıp ellerini inceliyordu, el konusunda titizmiş ‘Benden betersin,’ diyordu kız suratında yavşak bir gülümseme ve onun gözlerinin içine baka baka dişiyle tırnağının kenarındaki fazlalık et parçasını kopartıyordu, çocukta dikkatle kızı izliyordu, nasıl bir aşktı bu, anlam veremedim, bilmiyorum belki de çift olmak böyle bir şey, düşünmek istemiyorum artık, zaten düşündürtmüyor ki yaşlı cadılar, pasta kesiyorlar, içlerinden birinin doğum günü galiba, gitsem şimdi ‘Nasıl görünüyorum’ desem, ‘Yaşlı görünüyorsun,’ derler mi, rahatım aslında, içimdeki o ikiyüzlü, yaşlı kadın dışarıdan görünmüyor, bu adam da, yani kocam, nerde kaldı, iş çıkışı buraya gelecekti, ben bugün iyi hissetmediğim için işe gitmedim, tabii meydan onlara kaldı, keyfini çıkartıyorlardır, buraya onunla konuşmak, suratına haykırmak, tükürmek, kafasına çatal-bıçak, pasta fırlatmak, onu yere düşürmek, sonra da üzerine basmak gibi birçok düşünceyle geldim ama bu pastane de bugün çok kalabalıkmış, napayım onu evde görmeye katlanamıyorum, horul horul yanımda uyuyor, bense her gece aynı kabusla uyanıyorum, yüzü kaybolmuş kadın…”

Şengül Can’ın öykülerinde, konunun akışı içinde belli bir anlama bürünmeyen pek çok tümce var. Nurullah Ataç böylesi tümcelere sahte tümce derdi.

İlk örnekler SARKAÇ öyküsünden…“Gözlerimi gömdüğüm yere gittim.” “Evin içinde göl, gölün içinde ayna.”

Bir örnek de KAÇ, KAÇ adlı öyküden… “Ölüm anı gelince kaçırmamalı insan, o an gelince uyumamalı.” Ne demekse…

Post modern yazının etkisiyle pek çok genç yazar, yeni bir buluş derdine düştü. İlginç biçimsel deneylerle karşılaşıyoruz bu yazarların öykülerinde. Şengül Can’da yeni bir buluş denemiş öykülerinde. Örneğin, kurduğu tümceyi noktalamadan, virgül atıp yeni bir tümce öbeğine atlamış… DENİZLER BİTTİ öyküsünden iki örnek; “Büyümeseydi keşke. Küçücük kalsaydı. Yerinden kalkamaz oldukça,”
Virgülden sonra tümcenin devamını bekliyoruz… Yok devamı. Yeni bir tümce öbeğiyle devam ediyor öykü. Belli ki yazarımız, yarım kalan tümceyi okurun tamamlamasını istemiş.

İkinci örnek. “Birlikte,”
Yazar, virgülden sonra devam etmeyip, öylece bırakmış “tümceyi”.

DÜĞÜNE öyküsünden… “Ruj ve izmarit ve kapalı olan ve kadınlar en büyük ahmak.”
Bol “ve”li tümceler dili bozuyor ne yazık ki.

Anlatıma geldikte…
Nurullah Ataç’a göre, yazar, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle yazmamalı. (…) biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına” (2) özen göstermelidir.

Şengül Can, düşünmek sizin kalemin ucuna geleni yazmış. Biçim güzelliğine, deyişine, sözün yerinde kullanılmasına özen göstermemiş. Bu nedenle, yazarımızın öykülerdeki anlatımı kötü.

ALA adlı öyküden alıntıladığım bu bölüm, yazarımızın anlatımına ilişkin bir ipucu veriyor bize. “Kocasından boşanalı yıllar olmuştu. Yani kocası gideli. Öylece yitmişti. Bir açıklama yapmadan. Sessiz ve umarsız. Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası bir başkasıyla kaçmış. (…) Delireceğini düşündü. Bir gün manik depresif olmaya karar verdi.’İlaçsız yaşayamam.
Uzun uzun giyindi ve ceplerini ilaçlarla doldurdu. Günlerce ağladı. Her an yani. Yemek yerken, çamaşır asarken, tuvalete giderken, banyoyu temizlerken. Baktı ki bunun bir sonu yok. Önce ağlamaları azaldı. Sonra gülmeye başladı. Hiçbir şey olmamıştı kadın, manik depresif bile. Sonra uyku geldi, koca popolu bir kadın gibi göz kapaklarına oturdu. Bir sağa bir sola iyice yerleşti. O an anlamalıydı, belki de bir daha hiç gitmeyecek. En azından uzun bir süre yani. Kafa işte. Önceleri gelip geçici bir durum zannediyordu bunu. Birkaç vitamin hapı, bitki çayı filan. Eşdeğer yani. (…) Uykuda metabolizma hızlı çalışmış. Bunu izlediği bir televizyon programından hatırladı. Hangi kanaldı? Kilo üzerine kilo aldı kadın. (…) Öylece baktı aynaya bir gün. Aynen öyle. Kendini çöpe atmak ister gibi. (…) Bir süre sonra bu ruh halinden de kurtuldu. Ama her şey aynıydı. Evdeydi yani.”
“Her an yani”, ”bir süre yani”, ”Eşdeğer yani”, ”Evdeydi yani”,“bitki çayı filan” vb.“Yani”li, “filan”lı dil güzel bir dil değil.

Şimdiki örnek DENİZ BİTTİ öyküsünden…
“Bir gün doktor:

‘Denize git’ dedi.
‘Denize git’ dedi.
‘Deniz iyidir.’
‘Deniz iyidir,’ dedi
‘Deniz büyüktür,’
‘Deniz büyüktür,’ dedi

Kızım dedi.”
“dedi”,”dedi”,”dedi” …Doğrusu, yinelemeleryoruyor insanı.

BUNLARI SUSTUM öyküsünden anlatıma ilişkin iki örnek vereceğim. İlki kötüye örnek, ikincisi ilkine göre iyi örnek.
“Tüm harfler bedenime akın akın. Sesler ve kulaklar. Bakışlar ve gözler. Savaştım gecelerce. Anlattı, anlattı. Sustum. Anlattı, anlattı. Yuttum. Yaşadı, yaşadı. Yine geldi. Bir daha. Hiç ölmedi. Beni bitirdi. Bildiğim ve bilmediğim bütün kelimelerle geldi. Bütün sesler, sözler, küfür, çığlık ve inlemelerle geldi.”

Gelelim, iyi örnek dediğim ikincisine.
“Her gün yeniden yazıyorum bu satırları. Her gün yeniden yaşıyorum. Hep aynı oda, hep aynı kâbus. Uykusuz geceler. Uykusuz geceler. Gecelerde anlatılanlar. Düş olmayacak kadar gerçek. Gerçek olmayacak kadar… Kimse tanık olmuyor gecelerime. Kimseyi odama almıyorum. Bir gece bir ömür gibi sürüyor. Sabah bakıyorum bir şey yok. Her gece uyumak istiyorum. Ben uyumak isteyince ‘uyan’ diyor bir ses.”

Gördünüz, dil akıcı. Ne dediği anlaşılıyor. Oysa ilk örnekte anlaşılmıyor ne dediği.

Nedensellik
Yazarlıkta bir diğer kolaycılık, beceriksizlik nedensiz anlatımdır.
Yazık ki, ödüllü yazarımızda bu kolaycılığa kaçmış… Öykülerini nedenselliğe dikkat etmeden yazmış. Bu durum, öykülerde pek çok tutarsızlık, konunun akışına uymayan konu dışı taşmalar yaratmış.

ALA adlı öykünün başında, kocanın kadını bırakıp gittiğini öğreniriz. “Öylece gitmişti. Bir açıklama yapmadan. Sessiz ve umarsız. Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası bir başkasıyla kaçmış.”

Adam bir açıklama yapmadan gidebilir. Bu durumda, dikkatli okurun kafasında şu soru belirir doğal olarak. Adam kadını neden bırakıp gitmiş? Yazar bize adamın kadını neden bırakıp gittiğini göstermeli veya öykünün akışı içinde sezdirmelidir.

Bir de şu var. Kadının, “mahkeme celbi”nden kocasının başka bir kadınla kaçtığını nasıl çıkarttığını anlamak güç doğrusu…

Şimdiki örnekler PİŞMANLIK öyküsünden.
Yazar bu öyküde, çoğu öykünün akışına uymayan bir konudan başka bir konuya zıplamış.
“Annem bu pis pasaklı halimi görse ne derdi? (…) Titizdi, hem de herkesten çok. Bu adam sarhoş ya, böyle otobüse mi binilir? Ayıp be! Leş gibi kokuyor. Hiç işin gücün yok mu, dersin, ne bileyim okulun filan? Ben yetiştiremiyorum da. Bazen bakıyorum çoğu, birçok işi birlikte yapıyor.”

Yazarımız aklına eseni yazmış. Ayrıca burada, sarhoşa; “Hiç işin gücün yok mu,” dedikten sonra, tümcenin devamında; “dersin, ne bileyim okulun filan?” diye sormanın ne ilgisi var sarhoşun içinde bulunduğu durumla?

İkinci örnek daha da sorunlu.
Bu örnekte, yazarın bir konudan ilişkisiz başka bir konuya nasıl geçtiğini görünür kılmak için rakamlar ekledim araya.
“ (…) Otobüs sallandıkça içki kokusu ağırlaşıyordu. Çantasındaki parfümü aradı, yoktu. Bir el kremi buldu, ellerine sürüp koklamaya başladı. Güçlükle nefes alıyordu. Bu saatte olmazdı. Onun için her şeyin bir saati vardı. (I) Öğrenci gibi yaşamaya alışmıştı. Bütün ömrünü böyle geçirmekten korkuyordu, kimi zaman.(II) Ama yine de kendini alamıyordu, her şeyi bilmesi gerekiyordu. Formüllerle, ilkelerle yaşıyordu sanki. Yolda yürürken bile alışkanlıklarından vazgeçemiyor, (III) sonunu bildiği filmleri izlemeye bayılıyor, (IV) mevsim değişiklikleri bile onu tedirgin ediyordu.”(V)

Ayrıca, otobüsün sallanmasıyla içki kokusunun ağırlaşması arasında nasıl bir mantıksal ilişki var, doğrusu çıkartamadım.

Sonra, güçlükle nefes almanın bir saati var mı? “Bu saatte” olmaması gereken ne?

Şengül Can’ın öykülerinde konunun akışına uymayan, gereksiz, çokça konu dışı taşmalar var. Bu sorunun nedenlerinden biri de örgenin doğru kurulamamasıdır.

Cengiz Gündoğdu Estetik Kalkışma (3) adlı yapıtında, örgenin doğru kurulamamasından kaynaklanan konu dışı taşmalar için şöyle der; “Bir olayın, ya da birçok olayın, nedensel ilişkiler gözetilerek örülmesine örge denir. Yapıttaki konuşmalar, eylemler örgeden çıkmalıdır.

Roman ya da öykü, yaşamın, düzene sokulması, disipline edilmesidir. Yaşam böyle değildir. Rastlantılar vardır. Yaşamda bizi ilgilendiren vardır, ilgilendirmeyen vardır. Birçok olay vardır, ama o olaylar yine birçok kişi için konu dışıdır.

Yazar, örgeyle konu dışı olanı, konunun dışında tutar. Bir romanda, bir öyküde konu dışı yoktur. Sözgelimi, karakterin her eylemi konu içi olmalıdır. Hiçbir eylem, hiçbir söz, konu dışı olamaz.

Bu, örgeyle sağlanır. Yazar, yapıtını örerken konu dışı olanı örgenin dışında tutar.”

Örgesi doğru kurulmuş yapıtlarda anılan her şey halkalar biçiminde birbirine bağlıdır.

Şengül Can’ın öykülerinde örge doğru kurulamamış. Anılan her şey halkalar biçiminde birbirine bağlı değil. Öyküleri, Cengiz Gündoğdu’nun deyimiyle; “gelişigüzelliğin acısı” içinde.

Şimdi bu durumu, YAŞLI adlı öyküden örnekleyelim.
“Nerdeyse on yıl”dır köyünden uzak olan Aygül, “yaşlı, hasta, yatalak” annesini, “son nefesini” vermeden görmek için köye döner. Kız, köyün bunca yıldır değişmediğini bize anlatmaya çalışır. Şoföre emir yağdıran muhtarı görür. “Muhtar hala aynı” der. Muhtarın bunca zaman sonra değişmediğini söylemek konunun akışına uygun. Ama yazarımız burada durmuyor, konunun dışına taşarak, muhtara karşı kızın bakışını söylüyor. “Oyum olsaydı kullanmazdım herhalde.” Yazar, bu sözlerden, Aygül’ün, şuan ki muhtarın yeniden seçilmesini istemediğini, bu köyde oy kullanacak olsaydı, bu muhtara oyunu vermek istemediğini anlamamızı istiyor.

Konu dışına taşmaları sürdürüyor yazar. Aygül, “Lakap takma huyu da çoktur bizim köyün. Kıllı Kamer, Hıristo, Feride Kadın…” diyerek, köyün lakap takma huyundan söz ediyor. Ardından, “unutuyordum az daha” diyerek, “köyün delisi”nden konu açıyor. “Deli’ dediysem, yarı deli yani. Üç aydan üç aya maaşını çekmek için annesiyle kasabaya iner. Küçükken menenjit geçirmiş. Gözleri kör olmuş. Üstüne üstlük bir de hakaret, dayak.”

Köyün delisinin acınası durumu, yaşamı okurda bir üzüntü yaratabilir. Ama yine de, onun, ne öyküyle ne de konunun akışıyla bir ilişkisinin olmadığını söyleyebiliriz.

GİDELİM HAYATIM öyküsünde, kadın, pastanede kocasını beklerken günlerdir gördüğü bir düşü anımsar. Düşünü şöyle anlatır kadın: “Yüzü kaybolmuş kadın, sırtında bir kambur gibi taşıdığı yamalı, beyaz çuvalıyla düşmüştü yollara, üzerinde siyah bir pelerin, başında siyah bir şapka; kurak, dar, derin vadide yol alıyordu, gün aydınlanırken ortalıkta kimseler yoktu, bu düşü uzun zamandır görüyorum, belki de o günden sonra her gün…”
Burada da, düşün konuyla ilişkisi kurulamamış. Bu nedenle konunun akışına uymayan bir fazlalık gibi duruyor.

DEĞİL adlı öyküde, yatık yazılan üç bölüm var. Konunun akışıyla bu bölümlerin içeriği arasında bir ilişki, bir birliktelik yok. Konunun akışında birden bire karşımıza çıkan bu bölümler birer fazlalık.

Yazarlık ayıklamayı gerektirir. Konunun akışıyla nedensel bir ilişkisi olmayan ne varsa, yazar onu ayıklamalıdır. Öykü, roman her usumuza geleni tıkıştırdığımız yamalı bohça olmamalıdır. Yazar, bu tür özensizlikten kaçınmalıdır.

Nesnelerin birliği
Şengül Can’ın öykülerinde nesneler doğru kullanılmamış. Öykülerdeki nesnelerin çoğu işlevsiz.

KAÇ KAÇ öyküsü bu duruma tipik bir örnek.
Öyküde ilk olarak “delilik” üzerinde duruluyor. Ardından “abi” ye, oradan da “abinin güzel karısı, yenge”ye atlanıyor. Sonra sırasıyla; “baba”, “dede”, “anne”, “hacılık”, “rüya”, komşular”,”dedenin savaş anıları”,”dedeye bakış”, en sonu “ölüm” gündeme geliyor.
Tüm bu nesneler, öyküde, birbirinden bağımsız, ilişkisiz ele alınmış.

Şimdiki örneğimiz SARKAÇ adlı öyküden.
“Gözlerimi gördüğüm yere gittim. Gözlerim yoktu. Evin içinde göl, gölün içinde ayna. Uzun, karanlık bir koridor. Sonunda hüzme bir ışık. Titrek ve kararsız. Kan ter içindeyim. Gözlerimi açıyorum. Koridor. Kapatıyorum. Aynı koridor. Bedenim bir soluk. Kızgın ve yakıcı. Dışarı çıkmak istiyorum. Neden böyle yoruldum, bilmiyorum. Hareketsiz yatıyorum.”
Burada koridorun işlevi ne? Neyi gösteriyor bize? Karakteri içerde tutan ne? Neden dışarı çıkmak istiyor? Neden yorgun? Karakter bilmeyebilir, oysa yazar nedeni sezdirmelidir okura.
Yazarımız DEĞİL adlı öyküsünde, akşam haberlerinden altı kez söz ediyor.“Televizyonda akşam haberleri vakti.” “Bu defa akşam haberleri başlıyor.” “Televizyonda akşam haberleri devam ediyor.” “Sofra hazırlanıyor ve akşam haberleri devam ediyor.” “Haberler ise bitmek üzere:” “Televizyonda akşam haberleri bitiyor.”
Bunca söz edilmesine karşın akşam haberleri nesnesinin konuyla ilişkisi kurulamamış… İşlevsiz.

Yazar salt söylüyor, göstermiyor
Cengiz Gündoğdu’ya göre, yazınımızın temel sorunlarından biri de, yazarların göstermeyip, söylemekle, sergilemekle yetinmeleridir. “Adam odaya girdi, arkadaşıyla felsefe tartıştı,” demek, söylemektir. Oysa yazar, felsefe tartıştıklarını göstermeli, söylemekle yetinmemeli, der. (4)

Şengül Can’ın öykülerini okuduğumuzda, göstermeyip salt söylemekle yetindiğini görüyoruz.

Bu konuda, ilk örneğimiz SARKAÇ öyküsünden…
“Baktım ki annem bana cevap vermiyor. Ben daha çok soru soruyorum. Ben sorular soruyorum. Annem beni hala dövmüyor.” Yazar, sorular sordu, cevap verdi, deyip geçmemeli. Okur, karakterin sorduklarından, bu sorulara verilen yanıtlardan, soru sorulduğunu, sorulara belli yanıtlar verildiğini çıkartmalıdır.

Şimdiki örneğimiz ALA öyküsünden…
“Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası başkalarıyla kaçmış. (…) delireceğini düşündü. Bir gün manik depresif olmaya karar verdi. (…) uzun uzun giyindi ve ceplerini ilaçlarla doldurdu. Günlerce ağladı. (…) Baktı ki bunun bir sonu yok. Önce ağlamaları azaldı. Sonra gülmeye başladı. (…) Bir süre sonra bu ruh halinden de kurtuldu. Ama her şey aynıydı. Evdeydi yani.”

Dikkat ettiyseniz, yazarımız göstermiyor, sadece söylüyor, sergilemekle yetiniyor. Oysaki kadının “günlerce ağladığını”, “sonra gülmeye başladığını.” “Sonra bu ruh halinden de kurtulduğunu” söylemekle yetinmemeli; kadının nasıl ağladığını, nasıl gülmeye başladığını, sonra nasıl bu “ruhsal” konumdan sıyrıldığını eylem içinde göstermeliydi.
Yazarlıkta bir durumu göstermeyip, salt söyleyip geçmek kolaycılıktır, henüz yazar olamamanın kanıtıdır.

Göstermeyip, salt söyleyip geçmeğe aynı öyküden bir örnek daha.
“Annesi akşama kadar salondaki divanda uyukluyordu. Yaşlı kadın kendini tespih taşlarıyla yatıştırıyordu. (…) Tespih taşlarının sesi horlama seslerine karışıyor, orada abdest alıp namaz kılıyordu. Bol bol geçmiş günleri ve ölümü düşünüyordu.”

Yaşama karşı olumsuz tutum
Şengül Can’ın öykülerinde değer yönlendirme, yaşamdan değil, ölümden yana. “Böyle bir değer yönlendirme, insan türünün yaşam savaşımına değer vermemektir.” (5)
İnsan, tarihi boyunca yok olmaya karşı yaşam mücadelesiyle geldi bugünlere. Kimliksiz kalmayı, ölümü, yok olmayı savunmak insanın sıfırlanmasıdır.
Şimdi bu sorunu alıntılar üzerinden görelim.

ŞIK.ŞIK.ŞIK. öyküsünden…
-“Adsız, kimliksiz kalmak… Ne çok isterdim. Lanet olsun.”
-“Ölsem de kurtulsam senden, evet evet, en iyisi yok olmak.”
-“Öleceği günü sabırsızlıkla bekliyorum.”
-“Anneme karşı nefretim ilk o gün başladı. Hepsini yok edip öldürme planlarım.”
-“Gitmek’ ne güzel bir kelime, yok olmak.”

KUŞLAR öyküsünde, yaşama karşı olumsuz tutum öne çıkartılır.
-“Boşlukta yaşıyorum artık. Yaşamla ölüm arasına, o griliğe yazılmış yazgım.”
-“Hep ölümü bekledim.(…) Gelmedi bir türlü.”
-“Ama otuzundan sonra bakarsın ki sende yaşlanabiliyormuşsun. O zaman anlarsın, bu dünya yalan.”

PİŞMANLIK öyküsünden…
“Birden çöktü üzerime bu yalnızlık! Yapıştı sanki. Nefret ettim insanlardan.”

Karamsarlığın, “intihar”ın (cana kıymanın) öne çıkartılması
Bu soruna örnek DENİZ BİTTİ öyküsünden…
“İlk kez denize baktığında onu bizden çok sevdi. (…) Kara bir dehlizden maviliklere atlamak istedi. Belki bedeninden kurtulmak istiyordu. Şimdi ben de onun gibiyim.”
“bebek elbisesi öreceğim kızıma. Sonra da güzel bir uyku başlayacağım kendime. Çift ilmek. Hiç bitmeyecek bir uyku.”

Karamsarlık. “İntihar”ın (cana kıymanın) öne çıkartılması. Peki neden?

“Babası onu kendine çekti. Oysa dokunulmayı sevmezdi. Bir başkasının sıcağını. Denize gitti. Deniz dalgalıydı ve derindi. Ve babasının tokadı her yerindeydi. Sular çarptı yüzüne, deniz ıslandı kızımla. Ve atkuyruğuydu saçlarım. Ve elleri saçlarımdaydı. Bu defa aynı anda anne baba olduk. Oyuncak bebeğini suya attı. Bebek derinlere gidiyordu. Bebeğinin peşinden gittim. Çünkü başka oyuncakla oynamazdı. Bilmezdi. Kızım da derinlere gitti. Babası yoktu.”

Boğulma, ölüm ancak bu kadar anlatılabilir!!!Bol“ve” li, daldan dala atlayan bir anlatım…

“Peki, yas neden tek kişiliktir?”

Güzel, gerçekçi öykülerde bir soru belirir onu her okuyanın zihninde. Şengül Can’ın bu öyküsü gerçekçi, güzel bir öykü değil. Yazar, bakmış öyküden bir soru çıkmayacak, tutup kendisi iliştirmiş öykünün sonuna bir soru. Yalnız bu soru öyküyle ilişiği olmayan, insanın arkasına bağlanmış bir kuyruk gibi duruyor.

Bir örnekte HELVA öyküsünden…
“(…) Herkes onunla ölsün istiyorum. (…) Daha çok küçülmek istiyorum. (…) Kedi giriyor içeri. (…) Öldürmek istiyorum, (…) Hayvan sevmem ben!”

Kadına kaba bakış
Yazarın kadına karşı dili kaba. Bir kadın yazar olarak, Şengül Can’ın bu konuda hassas olması gerekirdi.Yazık ki bu soruna birkaç öyküde rastlıyoruz.

İlk alıntılar KAÇ,KAÇ öyküsünden…
“Karıya düşkünmüş,” “Karı sevmiş”, “Karı sevmek”. Yazar “karı” diyeceğine, kadın diyebilirdi.
Yazar, BAŞKALARI GİBİ öyküsünde, “Bağıra bağıra konuşan” “kalın sesli” adamı şöyle tanımlar. “Adam kart bir zampara esasında. Hani ayakta karı götürür cinsten.”
Adam, “ayakta karı götüren cinsten”miş. Kadına “karı” demek bir aşağılamadır. Kadını “karı” olarak görmek, öyküde birkaç kez yinelenmiş. Anlatıca da “karı” diyor; örneğin, “Belki de anlatırken sağda solda karı kesiyor.” anlatıcının anlattığı da, “O karıyı bana getirmiştin.”
Öyküde, yazar, “ayakta karı götürür cinsten” olan adamı şöyle konuşturur. “Düşünsene altı ay geçti ama sikim kalkmıyor aşktan.”

Yazarımız, erkek egemen bakış açısının diliyle bakıyor kadına. Bu dilin boyunduruğundan kurtaramamış kendini.

Yanlış genellemeler, mantıksız temellendirmeler
Şengül Can’ın öykülerinde çokça yanlış genellemeler, mantıksız temellendirmeler var.

BAŞKALARI GİBİ öyküsünde, anlatıcı, hani “ayakta karı götürür cinsten” olan adamı şöyle betimler. “Belki boyu da kısadır. Kel ve çirkin. Ama her kel gibi o da kendini çekici sanıyor. Söylediklerine bakılırsa evi, dolgun maaşı ve arabası var. Şimdi anlaşılıyor. Neden kel olmasına rağmen bu kadar karizmatik. Kadınlar ona bayılıyor.”

İlkin; her kel kendini çekici mi sanır? Böyle bir genelleme doğru mu?

İkincisi; anlatıcı ilkin, adamın “karizma”sını kelliğine bağlıyor, bir tümce sonra ise, “evi,dolgun maaşı ve arabası var. Şimdi anlaşılıyor. Neden kel olmasına rağmen bu kadar karizmatik.” diyerek, “karizma”yı kellikten alıp, adamın maddi varlığına bağlıyor.

Sonra, “Kadınlar ona bayılıyor.” diyor. Adamla ilgili daha henüz bir şey duymadan nasıl böyle bir yargıya vardı anlamak güç.

Devam edelim.
“kendine de güvendiğini göstermek için bir sigara yakıyor.” Doğrusu, sigara yakmakla insanın kendine güveni arasında nasıl bir ilişki var, anlayamadım.
“Adamın söylediklerinde abartma payı olabilir mi? Bence var. Belki kel, belki kısa boylu olduğu için.”

Sayın okurum, şunu bilin. Çevrenizde kel veya kısa boylu varsa, bilin ki söylediklerinde abartma payı vardır! Nasıl bir mantıksal temellendirme bu? Anlamak olanaklı değil.

Şimdiki örneğimiz KAÇ, KAÇ öyküsünden…
“Delilerin kadınları ve çocukları güzel olurmuş ve deliler çok mutlu aileler kurarlarmış.”

Yazarımız, kaç deliden yola çıkarak böyle bir genelleme yapmış, bilmiyorum. Bildiğim, böyle bir genellemenin doğru olmadığıdır.

“Rüyasını hatırlayan insanlar zeki olurmuş.”
Böyle bir genelleme doğru mu bilemem. Örneğin ben, bazen rüyamı hatırlar, bazen hatırlamam. Şimdi ben zeki mi oluyorum, geri zekâlı mı?

Son örnek YAŞLI öyküsünden…
“Bizim köy işte! Aslında her köy gibi. Aynı yüzler, aynı yaşamlar.”
Tipik belli durumlar, pek çok köyde görülebilir. Ama bu, bütün köylerde her şeyin aynı biçimde olduğu, olacağı anlamına gelmez.

Bir yazar, bu tür yanlış genellemelerden sakınmalıdır kendini.

Son söz seçici kurula
Yazıma başlarken Şengül Can’ın Sarkaç adlı kitabının pek çok sorunu olduğunu söylemiştim. Buna karşın; Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Hatice Meryem, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ile Ferudun Andaç’ın oluşturduğu seçici kurul, bu kitabı ödüllendirdi.

Kitabın arka kapağında şöyle bir ödül gerekçesi yazılmış: “2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Şengül Can duyuların yerlerini değiştirerek okurun karşısına sisli, sayıklayan, parça parça bir gerçeklik çıkarıyor. Saplantılı, şiddet eğilimli karakterleri hepimizin varoluşunun bir yansıması olarak işliyor. Dili sadece bir betimleme aracı olarak kullanmıyor, doğrudan ruhsal durumların, hayatın karşılığı olarak yeniden kuruyor. Sarkaç insanın durmaksızın değişen hallerini, geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde bütünleyen, insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öykülerden oluşuyor.”

Birincisi; bir yazarın, okurun karşısına “sisli, sayıklayan, parça parça bir gerçeklik” çıkarması hiç de övünülecek bir durum değil. Tersine yazar, gerçekliği bütüncül kavrayıp, açık seçik yansıtmalı yapıtında.

İkincisi; ne demek “Saplantılı, şiddet eğilimli karakterleri hepimizin varoluşunun bir yansıması olarak” işlemek? “Saplantılı, şiddet eğilimli karakterler” neden hepimizin varoluşunun bir yansıması olsun?

Üçüncüsü; yazar, dili, “doğrudan ruhsal durumların, hayatın karşılığı olarak yeniden kuruyor.” deniliyor. Dilin yeniden kurulması bir yana, dili bozmuş yazar.

Dördüncüsü; “Sarkaç (…) geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde bütünleyen, insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öykülerden oluşuyor.”deniliyor. Ne demek “geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde” bütünlemek? Altta ,“insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öyküler” denilirken, üstte “parça parça bir gerçeklik çıkarıyor.” deniliyor…

Sonra, bir yapıta bu tür gerekçelerle ödül verilmesi gülünç doğrusu. Yapıt değerlendirilirken; yazarın dili, anlatımı güzel mi, yapıtta nedensel ilişkiler doğru kurulmuş mu, nesnelerin birliği var mı, örge sağlam kurulmuş mu, konu dışı taşmalar var mı, yazarın sorunsalı var mı vb… ölçütler göz önünde bulundurulmalıdır.

Şu bilinmeli, hiçbir ödül, güzel olmayan bir yapıtı estetik nesne kılmaz.

Şengül Can’ın Sarkaç adlı kitabı, insanın estetik bilincini yükseltecek bir yapıt değil.

Kaynakça:
1. Şengül Can, Sarkaç, Varlık Yayınları, 2013
2. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010
3. Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, İnsancıl Yayınları, 2012
4. Cengiz Gündoğdu, a.g.e.
5. Cengiz Gündoğdu, İnsancıl Dergisi, Sayı 289

-Bu yazı, Kanon 2010 dergisi 3. Sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK