9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Eleştiri SANATIN ÖYKÜSÜ KİTABI ÜZERİNDEN BAZI SAPTAMALAR

SANATIN ÖYKÜSÜ KİTABI ÜZERİNDEN BAZI SAPTAMALAR

‘SANATIN ÖYKÜSÜ’ KİTABI ÜZERİNDEN BAZI SAPTAMALAR

Hasan Çapik

Yazıma verdiğim isim aynı zamanda tanıtmaya ( ya da anımsatmaya) çalışacağım E.H. Gombrich’in ‘Sanatın Öyküsü’ kitabıdır. Burada okuyacağınız yazı eleştirmen kimliği olan bir insan tarafından değil bir okuyucu duyarlığından fışkırmış bir yazı olacaktır. Amacım; eğitim sisteminin içinde bir insan olarak okuyuculara ( özellikle gençlere) sanatla ilgili bir eseri tanıtmak, bu eser üzerinden bir sanat bilinci ve tarihine sürüklemek ve aynı zamanda okuma dünyasına dair bir takım saptamalarda bulunmaktır. Elbette kitap bunların hepsini yapıyor ama insanlar çoğunlukla bu ürünlerle tanıştırılmadığından araya elçilerin girmesi gerekiyor ve ben bir elçi olmaya çalışacağım. Peki okuyucularımız yetkin kitaplarla buluşmayı neden başaramıyorlar? Bunun nedenlerini yüzeysel de olsa anımsamaya çalışalım: Eğitim sistemimiz ezberci bir anlayışa dayanır, bilgi edinme yol –yöntemlerini, diyalektik olanı, sorgulamayı vermediği gibi ısrarla dogmatik ve bağnaz verileri yüklemeyi marifet bilir. Bilginin evrenselliği, tarih içindeki yolculuğu, insanlığın hakiki bilim, sanat, felsefe, insan hakları vd. gerçekliklere ulaşmak için hangi cehennemlerden geçtiği ( ve niçin geçmesi gerektiği) anlatılmaz. Anlatılan kısımlar da ilginç bir şekilde masalımsılaştırılır, çarpıtılır, geçmişe ait birer fosilmiş muamelesi görür. Örneğin ‘ Galilei diye bir adam vardı, dünya ile ilgili bir şeyler söyledi, kilise bunlardan hoşlanmadı ve adam öldürüldü’ denilir. Bu kadar! Galilei kadar Galilei karşısında duran zihniyetin sağlıklı analizi yapılmadığı gibi bu iki kuvvetin yine aynı şekilde günümüzde de farklı isimler altında yaşadığına vurgu yapılmaz. Bunun nasıl aşılması gerektiğine dair öneriler geliştirilmez. Öğrenci sistem içinde şekillendirilmeye çalışılan bir nesne ise bu neden yapılsın ki? Evet, bir nesne! Bu torna –tesviyeden geçen nesne ileride birilerinin işlerinde kullanılmak için uyumlu olmak zorundadır. Çocuklar anlamadıkları bir yükün anlamadıkları hamallığını yaparlar. Bu dumura uğramış bilinç yaşam boyunca da bırakmaz yakalarını, bu daha acıdır. Bu yetmezmiş gibi birde çocuklar gereksiz bir rahatlık ve yanlış davranışların ağına düşürülür: Bütün bilgilerin dökümünü bilgisayarlardan almak gibi, kalemle yazmayı bir ayıp görmek gibi, test dışındaki seçenekleri saçma görmek gibi… Dışarıda da kontrol mekanizmaları vardır ama farklı işler: Tüketim tapınaklarına sevk edilirler. Ne kadar satın alırsan o kadar insansın ve o kadar mutlusun! Bütün aygıtlar bunu bağırır bunu empoze eder. Bu var oluşta (aslında yok oluşta) insanların kendilerine ayıracak zamanları bile olmaz. İlginç bir durum yaşanır; her şeye yetişmeye çalışan insan kendisine yetişemez. Ama insanlar bu koşullar içinde bile okuma arzusu duyabilirler değil mi? Bu arzu yerine gelsin diye bu düzeneği kuran sermaye uygun gördüğü kitapları piyasaya pompalar. Post-modern kitaplardır bunlar: Cicili-bicili kapakları, ilginç desenleri, vampirleri, seksleri, sırları, alaca karanlıkları, cılkı çıkmış faşizm yüklü tarihleri, bu dünyanın değerlerine hakaret etmekten ve beyin yıkamaktan başka bir işe yaramayan mistisizmleri, bencil ve toplum dışında var olan hedonizme dayalı adına aşk dedikleri şeylerle dolu kitaplar… İnsanlar bu bataklığın içinde yüzer durur. Bunun karşısında duranlar şiddetle cezalandırılır, yok sayılır. Bu noktada elbette en son suçlanacak olanlar gençlerdir çünkü gençler toplumsal düzeneğin bir sonucudurlar. Burada dilerseniz sermayeyi suçlayın dilerseniz sermayenin oyunlarına tıpış tıpış gelen toplumu. Biz gençlerin suçlu olmadığını yineleyerek yol alalım. Eğer gençler karşılarında sağlıklı örnekler bulsalardı bu vahim durumda bulunmayacaklardı. Sokrates ‘kimse bilerek kötülük yapmaz’ der. Kimse bilerek cahil de kalmayacağına göre gençlerimizi bu kısır döngüden çıkaracak önerilerimiz ve örneklerimiz olmak zorundadır. Olayın bu yönünü gösterdiğimize göre sanırım meramımız daha iyi anlaşılacaktır. Buraya kadar anlattıklarım sanattan çok okuma yöntemlerine ve sistemin belleğine dokunduysa bu sizi şaşırtmasın. Bir tarladaki ürün gibi düşünün: Eğer iyi ürün kaldırmak istiyorsanız ilkin yaban otlar ve zararlıları teşhis edip yok etmek zorundasınızdır. Ürün ondan sonra kendi gelişim dinamikleriyle rahatlıkla yol alır. Şimdi kitaba eğilebiliriz.

Bu kitabın ilk çevirisi 1980 yılında Bedrettin Cömert tarafından yapılmış; İtalyanca’dan Türkçe’ye. Bedrettin Cömert eleştirmenliğe kimlik kazandırmaya çalışmış çok değerli bir yazın emekçisiydi. Ne yazık ki karanlığın dostu faşistlerce katledildi, anmadan geçmeyelim. Remzi Kitapevi kitabın on altıncı baskısını dikkate alarak okuyucu ile yeniden buluşturmuş, yıl 1997. Erol Erduran ve Ömer Erduran çevirinin hakkını vermişler. Kitabı okurken sanatın o yolculuğunu gayet güzel anlıyor ve katılıyorsunuz o yolculuğa. Kitabın bazı özelliklerini görmeye çalışalım dilerseniz.

KİTABIN DİLİ HAKKINDA: Ülkemizde genellikle bilimsel, felsefi, sanatsal alanda yazılmış teorik yönü ağır çeken eserleri okumaya kalkışmadan önce içinizde ilginç bir gerilim dolaşır: Acaba eserin dili nasıldır? Eğer bir çeviri eserse daha çok ürkersiniz çünkü çevirmen ikinci belki de üçüncü dil üzerinden size seslenecektir. Kaldı ki o alanda yetkinliği ve derinliği nedir? Yani bir de çevirmenin diliyle uğraşmak zorunda kalacaksınızdır. Üzülerek söylemeli ki bu ülkede değil yalnız çeviri eserlerde Türkçe yazılan eserlerde bile dil problemi yaşanıyor. Kaldı ki dil üzerinden oluşmuş/oluşturulan karmaşayı başarı zanneden yazarlar oluyor. Okuyucu karşısına çıkan bu örümcek ağına benzer dile bulandı mı doğru analiz yapma yeteneğine sahip değilse şöyle bir çıkarımda bulunuyor kendince: ‘kitap çok derin!’. Anlamadığı kitabı niçin anlamadığını doğru bir şekilde sorgulamaktansa böyle akla zarar çıkarımda bulunmak! Ama siz bu okuyucuya kendisinin çok yüzeysel olduğunu söylerseniz kıyameti koparır. Bu tarz yazarlar da eleştiri kaldıramıyorlar. Desenize yazar yuvarlanmış okuyucusunu bulmuş! Sanatın Öyküsü’nde sanki bir arkadaşınız yazar ve sizinle güzel bir günde geniş bir zamanda çay içilirken o sohbetin deminde size sanatla ilgili bildiklerini anlatıyor. Arkadaşınız size bu öyküyü anlatırken kesinlikle ukala değil ve bilgiçlik taslamıyor. Ayrıntılarda boğmuyor sizi çünkü derdi bu değil. Onun derdi sizin karşınıza sanatın iskeletini çıkarmak. Sanatın iskeleti tarihsel olarak nasıl oluştu, konuşmanızın temel konusudur. Organlar ve ayrıntılar( sanatın içsel arayışları, sancıları, sanata dayatılmaya çalışılanlar…) üzerinde zenginleşmek size kalıyor. Gombrich gizli bir ders de veriyor böylece: Bir kitap en ağır konuları işlese bile bunu sade bir anlatımla verebilir. İkinci ders ise: Okuyucu sizin kaprisinizle uğraşmak zorunda değil. Bu dil gençleri çekecek ve kafalarındaki yanlış yargıları yıkacaktır.

GÖRSELLİK HAKKINDA: Görsel unsurlar bu kitabın bütünleyenlerinden biri olmuş. Her konu, akım, çağ ve değişime uygun görseller konmuş. Bu görsellere bakarken hem tarihsel gelişimi ve kırılma noktalarını hem de sanata yansımalarını izleyebiliyorsunuz. Görseller zihindeki algıyı bütünlüyor. Takdir edersiniz ki kelimelerle bir yere kadar… Görsellik apayrı bir şey! ( örneğin sanat tarihinde önemli bir problem olan perspektifi bu görseller üzerinden takip etmek oldukça tatmin edici ve ilginç sonuçlara varmanızı sağlıyor.) Ayrıca boyaların kullanılması, üretimi, renkler üzerinden güdülen amaçlar, sanatçıların belirli tarihsel kesitlerde sırf belli konular üzerinde çalışması ve bunun mantığı vs. görsellerden anlaşılıyor. Ya da Mısır sanatını Yunan sanatından ayıran başat öğeler görsel unsurlardan anlaşılıyor. Bu eserleri yerinde görmek, dokunmak, tarih içinde boy verdikleri mekanları solumak gibi bir şansımız olmuyor çoğunlukla. Kapitalizm öyle bir işliyor ki tepemizdeki gökyüzünü bile bizlere göstermiyor. Bu durumda görseller kötünün iyisi oluyor. Yazar konuya uygun görseli de hemen akabinde verdiği için iletişim daha sağlıklı olmuş. Genellikle bu tür eserlerde görseller toplu bir şekilde kitabın ya başında ya da sonunda verilir ki bu durum okuyucunun dikkatini dağıtır.

YAZARIN AMACI HAKKINDA: Yazar eserini oluştururken insanların sanat hakkında doğru aydınlanabileceği bir ürün yaratmaya odaklanmış; bilge ve sanatsal bir tavırla. Sanat bilindiği gibi insanlığın ortak belleği. Bu belleği anlayan insan yine insanlığa yetkin bir eser bırakabilir. Gomrich’in eseri insanın zaman içerisinde emekle yarattığı yaratımlara vurgu yaparak yol alır. Usta – çırak ilişkisine değinir. Geçmiş bir nevi usta sıfatıyla karşımıza çıkar. O usta anlaşılmadan yarın nasıl yaratılabilir. Peki, sanatçı geçmişi bilmeden sanatını nasıl oluşturacak? Demek ki tümel için geçerli olan yasa tekil için de geçerli. Günümüzde ( özellikle post-modern düşünenler) başkalarından bir şey öğrenmeye tenezzül etmiyor hatta bu bir zaaf olarak algılanıyor. Sanatın ve insanın var oluşunun temel isterlerini kavrayamayan bir sanatsal hareket beton üzerine atılmış tohuma benzer kanımızca. Gomrich büyük bir dikkatle hem ustaların büyüklüğünü gösteriyor hem onların yanılgılarını ama aynı zamanda çırakları da ezdirmiyor. Popülist bakış açısı yok yazarda. Kaldı ki ustasının büyüklüğünü hatmeden ve kendi değerini ona ekleyen çırakların başarıya ulaştığını bizlere gösteriyor kitap boyunca. ( yeri gelmişken: sanatta ustalık nedir? Ustalık var mıdır? Sorularını bir tarafa bırakıyorum şimdilik ve genel bir düşünceden hareket ederek şu noktaya varıyorum; sanat tarihi ve oluşturulan eserler bunun cevabını gayet güzel veriyor.) Şu noktaya dikkatle eğilmek gerekir: Usta –çırak ilişkisi… bu durum sanatın toplumsal bağlarını ve duyarlılığını geliştirmesi açısından önemlidir. Salt benliğimizden hareketle sanat fildişi kulesinde çürümeye mahkumdur. Kaldı ki sanata amaçsızlık yüklemeye götürür bizi. Günümüz insanına yazarın gözüyle bakmaya çalışalım; tüketim, hızına yetişilemeyen hayat ve enformasyon, türlü sömürü ve yabancılaşma biçimleri, bilinci dumura uğratan metafizikler insanları toplumdan tamamen soğutmuyor mu? Bu soğukluk her türlü yaşamsal aktiviteden bizi uzaklaştırmaz mı, enerjimizi kara deliklere çekmez mi? Bu yapı aynı şekilde sanatçı üzerinde de işlemez mi? Usta – çırak ilişkisi üzerinden Gombrich bize sanatla toplumun iç-içeliğini göstermeye çalışır. Sanatçının özgürlüğü kadar sorumluluğunu anımsatmış olur.( Sanatçı varsın özgürlüğün ustası toplumun çırağı olsun, demeye getirir.) Gomrich’in şu tavrı da yerindedir: Sanatçıyı bir kahraman gibi göstermemiştir. O, var olduğu koşulların içinde gelişir. Sanatı bu yeryüzünde bu gökyüzü altında yaşananlarla kimlik kazanır. Yetenek ve çalışmak ise onu isimlendirir. Gomrich sanatçının toplumsal koşullardan doğduğunu uygun bir dille aktarır. Bu, çok önemli bir tespit kanımca. Çünkü genç insanların çoğu sanatçılığın verilmiş bir statü olduğunu düşünüyor. Emeksiz ve mistik bir yapıdan geldiğini düşünecek kadar saflar maalesef! Sanat ve sanatçıyı gerçekliğin dünyasından koparmak başlı başına bir yanlışlıktır. Bu yanlışlığı düzeltecek hiçbir şey bulamazsınız. Yazar sanatın gerçeklikle bağlarını koparmadan yetkin bir eser vermiş, böylesi bir zorluğun üstesinden gelmek pek kolay değildir. Mısır’da heykeltıraş için ‘yaşamı koruyan kişi’ denilirdi. Gombrich de bu ünvanı hak ediyor.

KİTABIN AMACI HAKKINDA: Bir eser oluşturulduktan sonra yaratıcısından bağımsız bir var oluşa sahip olur. O kendi kanat vuruşlarıyla hak ettiği yere uçar. Her sanat eseri aynı zamanda yaratıcısının estetik tavrının bir yansıması olarak karşımıza çıktığına göre sanatçının amacıyla kitabın amacı örtüşmek zorundadır. Sanatın Öyküsü yüklendiği misyonu yerine getirmiştir. Dilerseniz bazı tespitler üzerinden gidelim;

A-Yazar sanatın bir amaçla ortaya çıktığını vurguluyor. M. Ö 15000 ve 10000 yılları arasında Fransa’daki Lascaux Mağarası’nda bulunan at figüründen başlayıp günümüze kadar gelen sanat hep bir amaç içinde devinmiştir. ( Sanatın herhangi bir ideolojiye hizmet için var olduğunu düşünmek ve sanatı bu düşünce ekseninde araç olarak kullanmak tamamen yanlıştır. Sanat eserinin nihai hedefi kendisidir. Sanat en çok baskılandığı ortaçağda bile bir şekilde üzerindeki kara kefeni delip soluk almayı becermiştir.) Sanat bir amaçla var ve bu var oluşun kökenleri toplumdadır Gomrich’e göre.
 

B- Kitap yolculuğunuz boyunca şunu anlıyorsunuz : insan var oluş düşünün en güzel meyvelerini sanat denizine dökmüş. Bunu emek emek yapmış. Acıların cehenneminden geçerek yapmış. Hayallerini ve ütopyalarını bu eserlere damıtmış. Boşa kürek sallamamış. Sanatı yaparken kendini yapmış. Canı istedi diye falan sanat , canı istedi diye filan akımı yaratmamış. Bunlar toplum denilen organizmanın tepkilerinden meydana gelmiş. Soyut olarak düşündüğünüz sanatın somut kökleri toplumda tamamen. Yaşamın içinde nasıl bir diyalektik olduğunu ve bunun sanata nasıl yön verdiğini görüyorsunuz kitap boyunca.

C- Sanatçı sanatı oluşturduğu kadar sanat da sanatçıyı oluşturur. Sanatçı hangi toplumda doğarsa kendisinden önceki sanatsal yapı ile karşılaşır. Bu sanatsal gelenek ne kadar derin ve güçlü ise sanatçı o kadar iyi iş çıkarmalıdır; aksi halde çıtayı yukarı çekemediği gibi sanatı da kuşkuyla karşılanır. Sanatın Öyküsü bu cephe üzerinden sanat/çının macerasını sunar okuyucuya. Bu anlayışın belirleyenleri olarak ekonomik , dinsel, siyasi, teknik, unsurların etkisini vurgular. Sanat toplumsal hareketliliğin dışavurumunun üst bilinci olarak gösterilir.

D- Bir alıntı: “ Sonra her sanatçı güzel yazı yazma sanatını öğrenmek, imgeleri ve hiyeroglif simgelerini açıklık ve belirginlikle taşa oymak zorundaydı. Ancak bütün bu kuralları öğrendikten sonra çıraklık dönemini bitirmiş sayılıyordu. Hiç kimse de ondan değişik bir şey istemiyordu. Kimse ondan ‘özgün’ olmasını beklemiyordu. Tam tersine geçmişin hayran kalınan anıtlarına en iyi yaklaşan kişi olasılıkla en iyi sanatçı sayılıyordu. Bu yüzden Mısır sanatı üç bin yıldan uzun süren zaman içinde çok az değişmiştir. “ (s.66-67)

Bu kısa alıntıyı dikkate alarak günümüzle karşılaştırmalar yapalım dilerseniz :
_ Mısırlı bir sanatçı için esas olan özgünlük değil sanatın bizzat kendisi. Günümüzde insanlar ‘özgün’lüksüz adım atmamaya çalıştıkları için parça bütünü(sanatı) yutmaya başladı. Bu durum ‘pissuvar’ların çoğalmasına neden oldu.
_ ( Vurguladığım için kısa geçeyim) Usta –çırak ilişkisi zorunlu. Günümüzde bu ayıp karşılandığından insanlar sanat sayfasını kendileriyle başlatıp kendileriyle bitirebilecek kadar ukala davranabiliyor.
_ Eskiden sanatçılar için sanatın içinde erimek doğal bir durumdu. Sanatçı ne ise sanatı da oydu. ‘ imza, özgünlük, avant garde, manifesto vd.’ gibi kavramlarla alıp veremedikleri yoktu. Günümüzde sanatçılar bu kavramlar yoksa sokağa adımlarını atmıyorlar. Teknoloji sayesinde durumlarını da güncelleyip adım başı bize manifestolarını sunuyorlar. Yeni ergen tavrındaki bu sanatçıların bol bol yediklerine içtiklerine sindiremedikleri sanatlarına tanık oluyoruz. Ama bu yüce başlar kendilerine ulaşmaya çalışanlara ise burun kıvırırlar çünkü vakitleri yoktur. Söyledikleri ayrı yaşadıkları ayrı. Bu yüzden içeriği doldurulamayan kavramların bile günümüzde acı çektiğini söylemek gerekiyor.
Bu yazı belleklere bazı şeyleri akıtabilirse amacına ulaşmış olacaktır. Amaç zaten derinlikli bir çözümleme değildi; sanatla bağlarımızı güçlendirecek bazı düşünceleri tartışmaya açmak ve bunu güçlü bir eser üzerinden yapmaktı. Yazıyı bu yüzden burada kesme gereksinimi duyuyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikÖYKÜ: ÜÇGEN BIYIKLI ADAM
Sonraki İçerikBERBER  

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK