9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Öykü ÖYKÜ: ÜÇGEN BIYIKLI ADAM

ÖYKÜ: ÜÇGEN BIYIKLI ADAM

           ÜÇGEN BIYIKLI ADAM

           Mehmet Doğan Karakuş

           Her sabah orada otururdu: Beyaz boyalı çerçevenin önüne bir sıralı konmuş sandalyelerin birine geceden tünemiş baykuşçasına, bacak bacak üstüne atarak, sol elinde yanan sigarasının dumanı tüter, gözleri birini beklermiş görüntüsünde, yalnız ve sessizce. Onu ilk gördüğümde saçının kırlaşmış mı, siyah ya da sarıya çalar renkte mi olduğunu düşündüm durdum. Patlak gözlerinin üstündeki kaşı siyahtı. Karga burnunun altındaki bıyığı beyaz ve üçgendi. Ya da bana öyle görünüyordu. Ama saçlarının üçgen olduğu su götürmez bir gerçekti. Apaçi savaşçısının saçı nasılsa öyleydi. Bir farkla ki; çocukluğumuzdaki çizgi romanlarda o kızılderilinin kafası usturayla tıraş edilmiş, tepesinden öne doğru bir tutam saç bırakılmıştı. Bunun kafası saçlıydı. Kafatasının yanlarından şakağına doğru düzgün inen saçı, başının üstünde yukarıya kalkar bir halde Apaçi savaşçısının saçını andırıyordu. Bana öyle geliyordu ki, bıyığının üçgen olması, saçının halinden kaynaklanıyordu. Hem, bıyığı da kırımsıya çalıyordu; beyazımsı bir sarı kırımsılığına. Hiç acele etmeden, nikotin sarısından siyahlaşmış o, sigarayı tuttuğu iki parmağını dudaklarına götürüyor, bir soluma ve bir üflemeyle kıpırdayan göğüs kafesinin üstündeki gömleğinin nikotin sarısına bulaşacağı korkusu gözlerine dek yükselirken yüzünü örten bir duman tabakasına derin derin baktığını görüverdim. 

         “Yakaladım!” diye haykırdım içimden.

          Tıka basa adam doluydu belediye toplu taşıma aracı. Uykulu yüzler, kaygılı bakışlar, yorgun beden ve ekmek… Bütün yüzlerde bunu görüyordum. Onlar, üçgen bir saça ve bıyığa sahip değillerdi. Değillerdiyi bırakalım bir kıyıya; yüzlerindeki anlatım hiç benzemiyordu onun yüz anlatımına. Bir kere tümünün burnu kargamsı eğiklikte, saçları sarımsı bir kıra bürünük, kaşları ve kirpikleri siyah değildi. Tümü aynı tornadan çıkmış da birinin rengi değişirse bozulacak türden siyahtı bıyık ve saçları da. Hal böyle olunca, onun gözlerindeki bakış, parmaklarının nikotin sarılığından kararmaya dönmesi, gömleğinin göğüs kafesi oynaklığında kıpırtısı da benzemeyecekti. Hatta, bu toplu taşıma aracındakiler şöyle bir yerde sigara içse; dumanın tüttürülüşü bile farklılık gösterecekti, eminim bundan. Sandalyeye otursalar, oturuş biçimi, bacak bacak üstüne atışları, sırtını o beyaz çerçeveli cama dayamaları bile benzemeyecekti. O, çok değişik bir yapıya sahip olduğunun bilincinde miydi, bilemem.

         “Hey!” diye bağırdım, sessizliği bozmadan. Kendimden, kendi sesimden, kendime. Ne araçtakiler ne de o duydu.

          “Hey!” diye yineledim. Çıt çıkarmayan oturuşuyla birlikte sessizce sigarasını içiyordu. Oysa, araç içine tıkış tıkış sıkışanlar sigara içemiyordu. O, dumanı içine çekiş sonrası tutuyor, derin bir soluklanmanın getirdiği zorunlu fizik tepkimesiyle savurunca, yüzünü gizleyen bozumsuluk ardından gözbebeklerinin iri iri irileştiğini görüyordum. Korku irileşmesine benzemiyordu. Kaşlarını da çatmıyordu. Hani, birisine kızmış hali olsundu. Düşündüm durdum. Otobüstekilere baktım. Öteki halleri nasıl benzemiyorsa, bu hali de benzemiyordu.

           “Elbet benzemez!” dedi araçtaki biri. Kaytan bile olmayan, pis bir bıyık altından gülüşle yüzüme, düş içindeki halime yılışık bir gülüş atıverdi.

           “Aç da!..” dedim;

           “Terbiyeni takın!” dedi.

            Sustum. Niye biliyor musunuz? Çünkü o, benimle konuşmuyordu. Ben, kendimle düşsel ilinti kurmuş ve konuşuyordum. O, hiç konuşmuyor muydu? Sanmam. Adamın bakışları iş, aş, ekmek, emek, gelecek kaygısındaydı, görüyordum. Gözleri uzak bakışının silikliğini gizleyemeyen kirpiklere bile sahipti. Sonra niye konuşsundu ki benimle?

              Otobüs oradan uzaklaşıyordu. O adam yerinde oturuyordu. Ben kendi sessizliğimde çoğul düşlere dalıp gitmiştim. Yolcular cep telefonlarına abanmışlardı;

              “On dakkaya oradayım!” diyordu biri;

              “Trafiğe takıldık!”

               “Ben gelinceye siz yiyin!”

               “Anlamam arkadaş! Gelirsem burnunuzdan fitil fitil getiririm ha!” diyen adama baktım ki ne göreyim? Bu, oydu. Orada, kahvehanenin beyaz alüminyum çerçevesine sırtını dayamış, saçıyla bıyığı üçgen, parmakları nikotin sarısından siyaha dönmüş renkli, bozumsu kırlıktaki sarımsı saçları omuzuna dökülmüş haliyle parmağını gözüme sokarcasına sallayarak;

               “Benden kurtulacağını mı sanıyorsun?” dediğinde katıla katıla gülmeye başlayınca isli bir rengin dişlerine yapılmışlığıyla karşılaştım. Midemin, yer altından çıkan bir suyun haline döndüğünü;

                “Böğğğk!” diye ses çıkardığım anda;

                “Poşeti olan var mı?”

                “Amcaya yer verin!”

                “Araba tutmuş olmalı!”

                “Yanında soğan olan var mı?”

                “Sakallı, tespihli, duası keskin biri gelsin!” benzeri soru çığlıklarının kulağımı tırmalaması sonucu şöyle bir doğruldum, karşıma baktım, adam yoktu. Kusmuğum üstlerine sıçramış olacak ki; biber ezmesi ve zeytin kabuklarının öğütülmemiş hallerini hanımların eteklerinde, bayların ceket ve pantolonlarında süs olmuş görüntüsüyle görünce durakaldım.

                “Midene sahip çıkamıyorsun!”

                “İşe böyle gidilmez ki!”

                “Bu morukları araçlara almamak gerek!”

                “Yuh olsun!” sesleri arasında otobüsün zınk diye firen yapmasıyla kalabalık birbirine yapışıverdi. Sürücü, suratına ağır gelen bir sakalın sağa sola sallanmasıyla;

                “Arabamı berbat ettin!” demesine karşı;

                “Üstümüzü başımızı da berbat etti!” desteğini alınca yolcuların; kolumdan tutup indirdi araçtan. Gıkımı çıkaramadım. Süklüm püklüm gittim, kaldırım taşına oturdum. Bir sigara çıkarıp yaktım.

                “N’oldu beybaba?” dedi gök gürlemeli bir ses. Başımı kaldırdığımda sesinin kalın, yüksek, çın çın öten bir madeniliğini destekler nitelikte bir göbek; kalın dudaklar, kıvrılmış bir burun, kıpıcık gözler, yoluk saçlarla süslü bir kafa gördüm. Ayakkabıları küçücüktü. O bedene böylesi ayakları yakıştıramayan ifadenin yüzüme yayılışındaki alaycılığı fark etmiş olmalı ki;

                “Limon mu yedin?” dedi.

                “Yok!” dedim.

                “Niye buruştu yüzün?”

                “Hiç!” dedim;

                “Başım döndü de…”

                 Kalktım ve yürüdüm. Ardıma baka baka. O da bakıyordu. Suratı hafifçe asık, şaşkınca, anlamsızlık yüklüydü. O yoluk saçlı başını sağa sola sallayıp;

                “Kimsenin yardımına gitmeyeceksin ağa!” diyordu.

                 Sayrı Kurt caddesi, kaldırım kenarındaki seksen sekiz numaralı o kahvehaneye geldim. Üçgen saçı, bıyığı, üstündeki krem renkli pardösüsü ile o adamı gördüm. Selamladım. Almadı selamımı. Anasının memesini emercesine dudaklarından eksiltmediği sigarasını öylesine somuruyordu ki… Avurdu avurduna geçiyor, dudakları öne çıkıyor, gözleri beleriyor, burun delikleri hareketsiz ama işlevini bilen baca edasıyla dumanı çıkarıyordu.

                “Merhaba!” dedim. Oralı bile olmadı. Parmaklarının nikotin sarısından kahverengiye dönüşmesini anlamak için medyum olmanın gerekmediğini; yanarcasına, acıyı duyarcasına parmaklarında tuttuğunu görmek yeterdi, o kora dönüşmüş sigarasını. Ne ben ne de hayat umurundaydık adamın.

                “Parmakların yanıyor!” dedim, tınmadı. Filtresi bile yanan, izmarit bile olmaktan çıkan kalıntıyı ileri doğru, bir parmak hareketiyle  tinkittiriverdi. Üstünü başını silkeledi.

                “Garson, iki çay getir!” diye sesledim, camı tıklatarak.

                “Bana söyleme!” dedi, ruhsuz, ayazlı bir ses tonuyla.

                “Neden?” dedim.

                 Yanıtlamadı. Sonra, elinin tersiyle pardösüsünde kalmış olabilecek külü kovar bir tintirik vuruşuyla pardösüsünü temizler hale büründü. Garson, çayları getirip tutuşturdu ellerimize. Ben de o da birer sigara yaktık. Höpürdeterek çaylarımızı yudumlarken yüzünü incelemeye koyuldum. Renksizdi.

                “Tanımadığım insanların çaylarını bu yüzden içmiyorum işte!” dedi, hışımla kalkıp garsonu benim yaptığım biçimde, camı tıklatarak çağırıp;

                “Al kardeşim! İçmiyorum!” dedi.

                Sus pus olmuştum. Altını kirleten bir çocuk edasıyla kalakaldım. Usulca kalktım, çay tabağına madeni liralığı şangırdatarak bırakıp yürüdüm.

                Bütün işim ters gitti. Evime geldiğimde karım dizi izliyor; kızım, telefonunun tuşlarını tespih çeker bir halde çatır çutur karıştırıyordu. Kedim, arka bacaklarının üstüne çökmüş; bir tüy yumağı olmuş haliyle gözlerini dikmiş, bana;

               “Hoş geldin baba!” diyordu. Kucağıma aldım. Çene altını okşadıkça sündü, boynunu koluma koydu, sıcaklığını verdi ve soran gözlerle baktı gözlerime;

                “Anlatsana baba!” dedi.

                Nasıl anlatabilirim?

                Üçgenlerin tepe uçlarının nokta, tabanının geniş olduğunu söylesem anlar mıydı?

                Tepe üstü çevirirsek; o noktanın kayboluvereceğini ve tabanın yönetim merkezine dönüşeceğini anlayabilir miydi?

                Benimkisi de tuhaf düşünce…

                Kedi, dilimden anlar mı ki?!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK