9 C
İstanbul
Perşembe, Ekim 1, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Öykü ÖYKÜ: ALİ EFENDİ

ÖYKÜ: ALİ EFENDİ

       ALİ EFENDİ

       Leyla CİVİL ASLAN

       “…Süpür… Sil… Çöpleri topla! Süpür, sil, çöpleri topla! Getir, götür… Getir götür… Getir… ‘Ali Efendiiii! Bir koşu eczaneden serumları getiriver!’ ‘Ali Efendi… Şu döküntüleri süpürüver!’ ‘Ali Efendiii… Hasta çıktı, yatak takımlarını değiştiriver! Ali Efendi hasta kustu… koş! Ali Efendi paspas… Ali Efendi ilaç… Ali Efendi gak! Ali Efendi guk!’ Başka ad bilmez misiniz yahu? Bir tek ben mi varım koca acil serviste. Çatlayıp ölüvermeme az kaldı. Serum kutularının altında, kusmuklu çarşafların üstünde ölü bedenimle karşılaşacak bir gün bu acımasız hemşireler! Başkasına güçleri yetmiyor elbet. Vurun Ali’ye…Vurun ha vurun! Nasıl olsa Ali kimsesiz… Nasıl olsa Ali dayısız, Ali partisiz! Nasıl olsa siz 657’li, Ali taşeron işçi!”

       Her iş gününde aynı yakınmalar geçer Ali Efendinin içinden. Hem içlenir, hem çalışır… İşi yorucudur yorucu olmasına ya, onu en çok emir alıyor olmak yormaktadır. Bir de yemekte balık olduğu günler balık yiyenleri izlemeye katlanmak!Onlar balıkları çatallarına alıp ağzına attıkça, çiğneyip yuttukça Ali’nin midesi bulanır. Önceleri balık kokusunu alır almaz, yemekhaneye girmeden gerisin geri dönüp giderdi. Bir böyle, iki böyle, üç böyle… Olmadı! Aç karınla da çalışılmıyor! Balık kokusunu almamak için ağzından nefes alarak,yavaş yavaş balık yiyenlere katlanmayı öğrendi.Ha… Bir de, adının yanına eklenen ‘efendi’sözcüğü yorar Ali’yi! Oysa yalnızca Ali deseler ne var? “Ali Bey” demelerini zaten beklemiyor. Hep kendisine yüklenildiği kanısındadır Ali. Haksız da değildir bu düşüncesinde. Aynı vardiyada üç temizlik işçisi çalışıyor olmasına karşın en çok onun adı çınlar koridorlarda. En çok onu çağırır hemşireler. Saygılıdır Ali. Bir sözü ikiletmez. Kafasının içinde çok konuşur ama ağzından laf kerpetenle zor alınır. İsyanları, karşı koyuşları hep içinde saklıdır. Bir türlü dışarı dökemez yükünü. Köylüdür Ali Efendi. Köyden gelip gider hastaneye. Mobiletine atlayıp, tepesi saçsız başına şapkasını geçirince, gömleğinin içi serin havayla dolup şişince mobilette değilde, jette gibi duyumsar kendini. Gözünü yoldan hiç ayırmaz. Çok özenli kullanır mobileti. Kurallara uyar. Köyünün girişinde,elinde olmaksızın asfalttan ayrılır gözleri. Yolun kıyısındaki yeşil boyalı, iki katlı evin penceresini hızlıca tarar bakışlarıyla. Bir karaltı varsa küt küt vurur kalbi. Soluğu hızlanır, elleri titrer. Çatlayacakmış gibi iner kalkar göğsü. Damarlarından dışarı taşacakmış gibi deli deli akar kanı. O penceredeki karaltı ister saksı olsun, ister tekir bir kedi,Ali için sonuç değişmez. Göz ucuyla bakmayla penceredeki karaltının evin genç kızı mı, yoksa başka bir şey mi olduğunu ayırt edememesi de olağandır.

       Köyün çıkışına yakındır Ali’nin evi. Yaşlı anası, kendisinden beş yaş küçük kız kardeşiyle birlikte yaşarlar o iki odalı evde. Adaklık, kurbanlık koyun beslerler anasıyla kız kardeşi. Ali’nin kazandığı ancak boğazlarına yeter. Yaşlı kadın oğlunun, kızının çeyizleri, takıları için üç beş kuruş kazanıp, artırmak derdindedir. Sabah gün ışır, elinde orak, ardında eşek koyulur yola. Ekili, dikili tarlaları olmadığından, yazıda yabanda çıkan otları biçip taşır evlerine. Kambur beli, ak saçları yanıltır görenleri. Tüm yıpranmışlığına, kocamışlığına karşın, gün yanığı, yaralı bereli ellerinin tekiyle kavradığı ot tutamını, öteki eliyle kavradığı orakla tek vuruşla koparır kökünden. Kış için saklar bu otları. Anasının biriktirdiği otların içine katık etmek için un, bulgur kepeği, az da arpa alır Ali. Eylül’de başlar, Temmuz’da biter kışı Bolvadin’in. Babası, Ali daha 11 yaşındayken, kış koşullarının neden olduğu bir kazada göçüp gitmişti bu dünyadan. Eber Gölü buz tuttuğunda, buzu kırıp adam kafası büyüklüğünde bir delik açıp, balık avlardı babası. Ne çok balık gelirdi o deliğe. Çektiği her file Sazan’la Aynalı Sazanla dolu olurdu. Bir kısmını satar, bir kısmını da eve getirirdi. Eve balık getirdiği günler, sofraları bayram sofrası gibi olurdu. Anası ocağı yakıp, teneke sacı üstüne koyar, tuzladığı Sazanları çevire çevire pişirirdi. Ekmek, soğan, balık… Yere serilen sofrada babanın ilk lokmasının peşi sıra, kıtlıktan çıkılmış gibi saldırılarak yenilir, yutulurdu sazanlar. Bacalarından çıkan balık kokusu, tüm köyü sarardı. Ta okulda alırdı Ali ocaklarından çıkan balık kokusunu. Ağzı sulanarak hemen eve koşardı. Babasının balığa gittiği günlerin akşamı hep böyle olurdu. Yine bir kış günü, buzu kırıp balık tutmak için gittiğinde babası, akşamı iple çekmişti Ali. Son dersten çıkış zili çaldığında, hava da balık kokusu duymayı bekleyerek çıktı. Duman kokusu hep olurdu köyde. Ama balık kokusu yoktu. Elbette babası balık getirirdi, eğer balık olsaydı! Demek ki yoktu balık, çıkmamıştı. Ya da geç gelmişti babası! Bu yüzden daha pişirememişti anası! Belki daha gelmemişti bile. Kafasında bu olasılıklar, çamurları, su birikintilerini sıçrata sıçrata, dar sokaklardan eve doğru koştu. Eve yaklaştığında anasının çığlıklarını duydu. Çocuk yüreğine bir yangı gelip oturuverdi. Daha da hızlandırdı adımlarını. Rüzgârı bile gerisinde bıraktı. Eve vardığında, kız kardeşi komşularının kucağında, annesi ocağın yanında dövüne dövüne ağlıyordu. Babasının balıkçı arkadaşları da oradaydı. Gölün yüzeyindeki kalın sandığı buz tabakası, tek vuruşunda kırılıp yutmuştu babasını. Cesedi bile bulunamamıştı. O güne dek yediği balıklar aklına geldikçe midesi bulanırdı Ali’nin. O günden sonra da hiç balık yemedi. Eber gölüne de yüzünü dönüp bakamaz oldu. Köyün girişindeki iki katlı evin penceresine bakarken de sızlar içi. Şenay adlı bir genç kız yaşar o evde. Ali’nin babasının, son kez çıktığı balık avındaki balıkçılardan biridir Şenay’ın babası. O korkunç güne dek sıkı fıkı olan iki aile bu olaydan sonra görüşmez oldu. Çocukluk çağında âşık olmuştu Ali, Şenay’a. Babasının ölümü eşit olan koşullarını değiştirmiş, Ali’yi Şenay’ın gerisine düşürmüştü. İlkokuldan sonra eğitimini sürdüremedi Ali. Devlet parasız yatılı okulunun sınavlarına girmesini istedi öğretmenleri. Girse kazanacağını biliyorlardı. “Ya anam… kız kardeşim… Onlar ne olacak?” dedi. Evin erkeği, ekmek getireni olmak zorundaydı Ali. Ocakta her gün tencere kaynatmak, aş pişirmek gerekiyordu! Anası onu bir marangozun yanına çırak verdi. Haftalık üç beş kuruş para veriyordu ona ustası. İşi öğrenmek de cabası. Yarı aç, yarı tok yaşayıp bugünlere erişmişlerdi.Şenay… Hemşire okulunu kazandı. Bu yıl bitirdi okulu. Daha ataması yapılmamıştı ama bir gün elbette atanacaktı. Olur aşkı, olmaz olmuştu. Onu niye istesindi okumuş kız! O istese bile onay verir miydi ailesi? Vermeyecekleri gün gibi ortadaydı. Bu olanaksız aşk, yakasını niye bırakmazdı? Düş kurmayı daha on bir yaşındayken bırakmıştı Ali. Ama baş edemediği, bırakamadığı tek düşü Şenay’dı. Onu kendisiyle sarmaş dolaş düşlerdi. Evlenirlerdi düşlerinde. İkisi de mutlu… ikisi de aşık! Boy boy çocuklar… İşin aslının böyle olmadığını, olamayacağını bilirdi bilmesine ya… Yine de bırakamazdı bu türlü düşler kurmayı. Kimileyin kötü düşler de gelirdi aklına. Ya evlenir giderdi Şenay bir başkasıyla ya da hastane koridorlarında çınlayan “Ali efendiii” sesi Şenay’ın sesi olurdu. Ama yine de… Bir türlü bırakamazdı düş kurmayı…

-Bu öykü, Nif Sanat Kültür Sanat Edebiyat Dergisi İlkbahar 2020 Sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK