9 C
İstanbul
Perşembe, Ekim 1, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Orhan Veli, Garip... Bir Garip ve Batı Etkisi!

Orhan Veli, Garip… Bir Garip ve Batı Etkisi!

Orhan Veli, Garip…
Bir Garip ve Batı Etkisi
On dört, on beş yaşlarında tanıştım Orhan Veli’yle. Şiirlerinin çocuksuluğu, sürekli oyun oynamaya çağrıştırması beni etkiledi. Şiirle tanışmam Orhan Veli’yle oldu diyebilirim. Şimdi, yirmi üç… yirmi dört yıl sonra, geçmişe baktığımda, Orhan Veli’yi hâlâ severim. Orhan Veli, bana sadece şiiri değil, yaşamı da sevdirmiştir… Düş kurmanın güzelliğini de.
İnsancıl Atölyesi’nde Garip şiirini anlatmaya çalıştım, bir türlü beceremedim. Cengiz Gündoğdu kızdı… Sürrealizmin etkisi var mı, yok mu diye sordu. Eh ben de döndüm dolaştım Garip’in çevresinde… Sürrealizm’in kıyılarında, doğru dürüst bir şey diyemedim. Zaten zor anlayan bir tipim… Kızdım kendime, yetersizliğime. Hani o kadar inatçıyım diyemem, sonra yine eğildim Garip şiirine.

Garip’i Yetersiz Değerlendirmeler
Eğildim ve anladım ki, bu sorun sadece benimle ilgili değilmiş. Bu sorunun bir yanı Garip hareketinden kaynaklanıyor… diğer yanıysa Garip hareketine dair söylenenlerden. Garip hareketine dair şimdiye kadar yapılan değerlendirmelerin büyük kısmı yetersiz. Bu durum Garip hareketini bütünlüğünü kavrayabilmemizi engelliyor. Yalnız,  Garip hareketinin dokusunu kavramlaştırmak zor. Bunun nedeni, Cumhuriyetle birlikte ortaya konulan çağdaşlaşma programının kültürel ayağını oluşturur, Garip. Durumun böyle olması, yine de Garip hareketine sistemin edebiyatıdır dememizi getirmez. Bunun nedenlerini yazımın içinde açmaya çalışacağım. Garip şiiri, aynı zamanda, geçiş aşaması şiiridir. Bu yüzden geçiş aşamasının bütün sancılarını, çelişkilerini, arayışlarını Garip şiirinde görebiliriz, onların yer yer o dengesiz hallerini, geçiş aşamasının yarattığı sancıların yansıması olarak görmek gerekir. Onların popülizmini, halkçılığını biraz da ortaya konulan kültürel programın halkçılığı ve popülizmi diye algılamak gerekir.
Yalçın Küçük, Attilâ İlhan Garip şiiri için “sistemin edebiyatıdır” der. Onları sistem kollamış… korumuştur. Genel olarak Garip şiirine dair bakışların hepsinde bu anlayış vardır. Bu bakımda dolayı, Garip şiirinin devrimci yanı yok edilir. Yalçın Küçük’ün de kafasında bir aydın tözü vardır, o töze uymayan, ona göre sanatçı ya da aydın değildir. İkincisi, Garip şiiri, Attila Ilhan’ın şiirinde bulunan sıfatlarla yazma anlayışına karşı savaş açmıştır.
“Ey sevdiğim sana şikâyetim var.
Ne sevdiğin belli, ne sevmediğin”

Muhlis Akarsu

Onların yalınlık anlayışı divan şiirinden gelen o sıfatlamalar geleneğine karşı da savaştır. Ama Attila İlhan divan şiirinden gelenekleşen sıfatlamaları yıkacağına, yeniden var etmiştir. Bu anlamda, o, divan şiiri takipçisidir. Bunun yanında çoğunun dediği gibi Garip şiiri sistemin edebiyatı değildir.
CHP tek parti olsa da, tek anlayış değildir. İçinde çeşitli grupları, sınıfları barındıran partidir. Cumhuriyet kurulduktan sonra kurulan CHP, aslında, ülkede siyaset yapmak isteyenlerin büyük bir çoğunluğunu içinde taşımıştır, mandacıları vardır… tarikatçılar… burjuvaları… işçileri… aydınları. Burjuvazi geliştikçe, kendi egemenliğini sağladıkça, parti içindeki aydın, demokrat insanları da parti dışına atmaya başlamıştır. 1940’larda Kültür Bakanlığı’nda Hasan Ali Yücel vardır. Kültür Bakanlığı’nın belirlediği proje ve politikayı bazı aydınlar desteklemiştir. 1940’lardaki Kültür Bakanlığı eylemlilikleri, etkinlikleri içinde bulunan aydın kesimine, bugün rahatlıkla aydınlanmacılar diyebiliriz. 1940’larla birlikte oluşan aydınlanma kültürü, bugün hâlâ üzerinde durduğumuz devrimci tabanın bir bölümünü oluşturur. Bugün Garip edebiyatına sistemin edebiyatıdır diyenler, aslında farkında olmadan kendi kültürlerine sistemin kültürüdür diyorlar. Peki, Nâzım’a… TKP’ye… Ülkede var olan her türlü demokratik harekete yapılanlara ne diyeceksin, diye sorabilirsiniz bana. Buna CHP içindeki güçler dengesini korumak ve o pota içinde eriterek yürüme zorunluluğunun getirdiği bir yan diyebiliriz. Bir yandan ülkenin kalkınma sorunu… bir yandan gericilerin hareketlenmesi… bir yandan tefecilerin… toprak ağalarının… burjuvaların ülkeyi soyup soğana çevrilmesi… Kürt isyanları… mandacılar… ülkede cirit atan ajanlar vb. yüzlerce sorun. Bütün bunlardan dolayı, en ufak başkaldırının başını şiddetle eziyordu, CHP. Bunun yanında partinin içindeki grupların uzlaşmaz çelişkilerini, uzun evrede kapatabileceğini düşünüyordu, Atatürk ve Atatürk’e yakın aydınlanmacılar. Bu yüzden bu denge politikasının uzun evreli meyvelerini bekliyorlardı. Çelişkiler uzlaşır hale gelecek, böylece insanlar mutlu yaşayacaklardı. Yani kısacası sınıfsız, imtiyazsız bir toplum kurulacaktı.
1946’dan sonra bu kadro tamamıyla CHP’den dışlanmıştır. Haşan Ali Yücel’le birlikte başlayan aydınlanmacıları ülke yönetiminden uzaklaştırma çabası başarılı olmuştur. Bu süreçten sonra, bu aydınlanmam çizgi kendi içinde evrile evrile, CHP’ye kuşkuyla baka baka 1970’lerin devrimci hareketlerine dönüşmüştür. O süreçte oluşan, onlarla birlikte hareket ederek evrilen sanatçılar, bugün bize miras kalan devrimci estetiğin bir bölümünü oluşturmuştur. M. Şevket Esendal… Y. Kadri Karaosmanoğlu… Behçet Necatigil… Nurallah Ataç… Vedat Günyol… Sabahattin Eyüboğlu… Sait Faik… Fazd Hüsnü Dağlarca… Orhan Veli… Oktay Rıfat… 1970 kuşağı devrimcileri, kendilerini Milli Kurtuluşçular diye belirtirlerdi. Bu, o mirası korumaktır. Bugün 1940 kuşağının bu insanlarına bütünlüklü bakamıyoruz… onları koruyamıyoruz. Bir de sistemin edebiyatçılardır, diyoruz. Bu çizgiye İkinci Yeniyi almadım. İnsancılda yayınlanan İkinci Yeni ve Cemal Süreya yazısına baktıkça, onların durduğu konumu net görebiliriz.
İşte Garip’i, bütünlüklü algılayamamamızın bir nedeni bu. Edebiyatta büyük çoğunluk Garip için sistemin edebiyatıdır, diyor. Bundan dolayı Garip şiirini kavramlaştırmak zorlaşıyor. Fakat Garip’i bütünlüklü algılayamamamızın başka nedenleri de var. İkinci Yeniler, kendi anlamsız şiirlerine yer açmak için olur olmaz eleştirdi Garip’i. Garipçilerse ne yapmak istediklerini bütünlüklü kavramlaştıramamamı şiardı. Sürrealistlerden etkilendik, dediler… sonra hayır, dediler. Şairaneliğe karşı çıktılar… Şairanelik yaptılar. Sanat adına, yer yer sanatsızlığı savundular. Serbest vezin ve uyağa karşıyız dediler… serbest vezinli… uyaklı şiirleri var. Şiir en az sözcükle yazılır dediler… yer yer fazla sözcük kullandılar. Bu da Garip’in gariplikleri.
Sürrealist ve Garip
Sürrealistler sorununa geldikte, öncelikle bilmemiz gerekir ki, Garip’in amaçları ile Sürrealistleri amaçları farklıdır. Kübistlerin… Fütürüstlerin… Dadacıların amaçlarıyla da farklıdır. Bu sanatsal eylemliliklerin ortak noktası, kapitalizme karşı tepkisel sanat hareketleri olmalarıdır. Oysa Garip hareketi, kapitalizme karşı tepkisel bir sanat hareketi değildir. Onlar, sadece geleneksel sanata ve divan şiirine karşıydılar. Bunun yanında, oluşacak kendine özgü ekonomik modelin destekçisiydiler
Bakın Sait Faik ne diyor, Orhan Veli’nin şiirlerinden dolayı. “Sere Serpe” ile “Cımbızlı Şiir “in kendisini sarmadığını söyleyen Sait Faik: “Ne yapalım” diyor, anlatamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçimize bir gariplik çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michuıvc i/e”[1] Kısacası sorun Sürrealistlerden daha çok kendi insanımızı anlatma, yeni toplumu kurma sorunudur. Etkinin kendi insanımızı anlatma, yeni toplumu kurma olduğunu iyi algılamak gerekir. Bu sindirilmiş bir etkidir, bire bir batı sanatçılarından ne almışlarsa onu uygulamamıştır, Garipçiler. Ama Batı edebiyatının başka etkileri vardır Garip’e. Sanatçı kimliği olarak etkilemişlerdir Garip’i. Sürrealistler, nasıl bir bildiri yazmışlarsa, Garipçiler de bildiri yazmışlar. Fütüristler, Sürrealisteler nasıl kendinden önceki edebiyatı köklü bir şekilde reddetmişlerse, Garipçiler de reddetmiş. Fütüristler, Dadacılar, Sürrealistler sanat eserlerini öne çıkarmaktan daha çok, kendi değer yargılarını öne çıkarmaya çalışmışlarsa, Garipçiler de yer yer aynı yöntemleri uygulamışlardır. Ama Batı edebiyatının Garip’e en önemli etkisi, bütün sanat akımlarını reddeden, bu anlayışının kendinden başka hiçbir şeyi değer olarak görmemesidir. Bu da ister üremez, yer yer şımarıklığı, ukalâlığı getirmiştir Garip Akımına. Orhan Veli’nin şu tavrına bir bakalım. Ben çok güldüm, bir espri diyerek, ama! ama! diyorum. “Gençlerden kimi beğendiğini soran konuşmacıya, Orhan Veli, sigarasını tüttürerek, gene, “Doğrusu gençlerden en beğendiğim Yahya Kemal’dir” yanıtını veriyordu. “Halide Edib’e ne dersinizi “İş yok.A”[2] Bunun bir espri olduğunu görüyoruz. Peki, bu kadar mı olumsuzdur bu ülke. Hiç mi gençlerden kimse yok. Bu tavır Avrupa’dan ülkemize taşınan öncü (avangard) sanatçı tavrıdır. Garip’in kendilerini tartıştıran yanları bu olumsuz yanlarıdır birazda. Kendilerinden önceki sanatçıları, sanat akımlarını bütünüyle redde yönelmeleri, onların sürekli tartışılmasının nedenidir aslında. Bu öncü tavırlar, ister istemez, diğer sanatçıları da kızdırıyordu.
Batı Edebiyatının Olumsuzlukları
Şimdi, Türk edebiyatını yoğun etkilemiş Batı edebiyatının bir başka yanına girelim. Bakalım ne diyor Norbertlynton. “Kabaca, ilkelcilik (primitivism) denen ve özellikle ondokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl sanatında kendini gösteren eğilimi açıklamanın birçok yolları vardır. Örneğin bu eğilim Batı toplumunda benimsenmiş olan sanat üsluplarından ve kavramlarından Rousseauru bir uzaklaşma olarak görülebilir. İnsanın kendi ülkesinin halk sanatı ve Ortaçağ sanatı uzak ülkelerin sanat biçimleri (1870’lerde ve 1880’lerde Japon tahta oymaları, daha sonraları, Afrika, Güney denizindeki adalar ve Amerika’daki ilkel kabile sanatı, İran ve Hint resmi, tam etkili olacak bir dönem de Fransa ve İspanya’da bulanan tarih öncesi mağara resimleri) kendi çağımız ve ülkemizdeki ilkel sanat örnekleri, yani çocukların, saf amatörlerin ve akıl hastalarının resimleri, hatta uyuşturucu maddelerin yardımı ile sanatları üzerindeki denetimlerini kaldıran meslekten sanatçıların ortaya koyduğu yapıtlar -bütün bunlar “güzel sanat” kavramı-nın ve kavramı pekiştirmek için oluşan kurumların sanat üzerindeki denetiminin gevşemesine katkıda bulunuyordu.”[3]  bütün bunlar sanatın kendisi küçümseme anlayışını geliştirirken aynı zamanda, aydın sanatçı kimliğine de zarar vermiştir. Sanatı basite alan sanatçılar çıkmıştır. Popülizm yaygınlaşmıştır. Bir alıntı daha yapalım: “Modern sanatın gelişmesini destekleyen ama kolayca tanımlanmasa bile sezilebilecek olan başka etkiler de yok değildi. (Ancak bütün modern sanatın bunlara dayandığını da göreceğiz.) Belki bu konuda Dostoyevski, Nietzsche ve Freud gibi adları saymak daha y erindedir Bu yazarlardan her biri, daha başka birçok etkenle birlikte, insanlığa yön veren güçlerin arasında güzellik, uyum ve mantıkla ilgili olmayan gereksinmeler ve korkular olduğunun anlaşılmasına yardımcı olmuşlardır. Bu yazar ve düşünürlerin yapıtlarını daha ayrıntılı bir biçimde burada ele almamız gerekmez. Ben burada sadece birçok modern sanat yapıtının düzen yerine düzensizliği, güzellik yerine çirkinlik ya da çarpıklığı, anlam açıklığı yerine anlaşılmazlığı sanki olumsuz bir biçimde yeğlemesinin, daha önce anormal ve sanata aykırı sayılan yaşantıları artık felsefe, bilim ve yaratıcılık açısından insanlığın temel sorunları olarak görülmesinin daha verimli bir girişim olarak yansıttığını belirtmek istiyorum.”[4] Ne yazık ki, Batı edebiyatının bu olumsuz yanı ülkemize de taşınmıştır. Kapitalizmden, emperyalizme geçişte oluşan bu sanat akımları, aynı mantıksal dokuyla ülkemize taşınmıştır. Ne yazık ki, bizde hâlâ, sistemle ilişkisi çok iyi olan aydınların bulantı edebiyatlarını görürüz. Emperyalizme girişteki, yoğun sömürü ve baskının olduğu o süreçle… Türkiye’nin süreci aynı süreç değildir. Batı edebiyatındaki bulantı, varoluşçuluk, son aşamada kapitalizme karşıdır. Oysa bizde kimseye karşı değildir. Türkiye’de toplumsal yalnızlaşma, bireyselleşme, bireycileşme, yoğun sömürü daha yeni yeni toplum üzerinde etki etmeye başlamıştır. Feodalitenin çözülmesi toplaşan kırk elli yıllık süreçtir daha. Belki bu süreçten sonra, bu tür sanat akımları var olabilir. Ben bu tür sanat akımlarına karşı da olsam. Batı edebiyatının etkisinde kalan çoğu sanatçı ne yazık ki, bu etkileri hiç sorgulamadan ülkemize taşımıştır. Bu da ister istemez nasıl bir sanat; sanatçı sorusunun anlaşılmasını engellemiştir.
Gerçekçi Çizginin Yitimi
Şimdi sorunun başka yanına geçelim.
1848’le birlikte Avrupa’da devrim fırtınası esiyor. 1848’den önce iktidarda tüccarlar, tefeciler, aristokratlar vardır. 1848’den sonra iktidara yeni bir ortak gelir, sanayi burjuvazisi. Burjuvazi iktidara yerleştikçe, gericileşir… gericiliğini topluma dayatır. Her şeyi meta derecesine indirmeye başlar. Bu gericileşme sanat alanını da etkiler. 1848’den sonra gerçekçi çizginin yitimini görürüz. Balzaclar, Flaubertler, Stendallar çıkmaz artık. Ta ki 1930’a kadar? Gerçekçi çizginin gelişimi artık Rusya ve İskandinav ülkelerinde devam eder. İskandinavya’da Ibsen çıkar. Rusya’da Gogol… Gençorov… Çernişevski… Dostoyevski… Çehov… Tolstoy… Gorki, gerçekçi çizgiyi geliştirir. Ne yazık ki Türk edebiyatı İskandinavya ve Rus edebiyatından fazla etkilenmemiştir. Böyle bir etkilenme, nasıl bir sanatçı, nasıl bir sanat sorusuna doğru cevap vermemizi sağlayabilirdi. Türk edebiyatında, benim gördüğüm kadarıyla, Batı edebiyatının bu olumsuzluklarından fazla etkilenmeden, kendilerini var eden iki sanatçı vardır. Yakup Kadri ve Nâzım Hikmet. 1950’den önceki edebiyata değindiğimi söyleyeyim. Ne yazık ki, Garip de yer yer Batı edebiyatının bu olumsuzluklarını taşır. Onların birazda gariplikleri buradan gelir.
Garip, marksistleri etkilemiştir. Onların halkçılığı, espriselliği, konuşma dilini kullanmaları çoğu şairi etkilemiştir. Bu tartışmaya fazla girmek istemiyorum. Sözü Sennur Sezer’e bırakıyorum. “Benim kuşağımı etkiledi sanıyorum. Hiç değilse beni etkilediğini, şiirlerimde yer alan ironiyi bir yanıyla Garip (Birinci Yeni) şiirinden edindiğimi söyleyebilirim.”[5] Bu arada marksist edebiyatta sık sık kullanılan cigara imgesi Garip akımından gelmiştir.

Divan Edebiyatı ve Garip
Divan edebiyatına, halk edebiyatına baktıkça sanatçı insanüstü bir güç olarak görülür yer yer. Bunun yanında, divan edebiyatı devlet edebiyatıdır. Devletli, halkın üstündendir. Halka hep yukardan bakmıştır. Divan şiirine bakınca, bu yukardan bakışı görürüz. Halk sürüdür, mülktür. Bu yüzden devletli şair, devletin diliyle yazmıştır şiirlerini. Devletini övmüştür. Divan şiirinin bu yapısı süreç içinde aristokrak bir şiirin oluşmasını sağlamıştır. Bu aristokrak şiirin son temsilcilerinden biridir, Yahya Kemal. Garip akımı bu aristokrat kültürü yıkmıştır. Devletli ile halk arasındaki köprüyü sağlamıştır. Artık sanatçı kendini açık, içten bir şekilde yansıtmaya başlamıştır. İşte bu sanatçı tipi büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. Hâlâ o Osmanlı kültürüyle yaşayan aristokratlarda. Bakın Yusuf Ziya Ortaç ne diyor.
Bir yanı Garip’in ukalalığı olsa da, diğer yıkılıp giden aristokrasinin çığlığıdır.” Vezin gitti, kafiye gitti, manâ gitti. Türk şiirinin borceste mısra diye (Yazık oldu Süleyman Efendiye!) rezaletini alkışladılar… Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şıkır şıkır oynadıklarını gördük! (…) Sanatın darülâcezesiyle tımarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın arifesinde saltanat kurdular!(…) Ey Türk gençliği!., sizi bu hayasızların suratına tükürmeye davet ediyorum. “[6] Bu ne öfke, bunlar bir sanat adamının ağzına alacağı sözcükler değil. Ama buradan, Garip’e sistemin edebiyatıdır, diyenler de bir sonuç çıkarmalıdır.
Yusuf Ziya Ortaç’ın yazısının ardında bir şey daha vardır. Bu şairaneliğin elden gitmesidir. Aslında Garip Akımı tam olarak şairaneliğe karşı savaşmamıştır. Savaştığı yan sahte duygulardır. Melih Cevdet şöyle diyor: “Siz piyano çalan veremli kızdan mı bahsedersiniz, sadece incelmiş duygulu, üstün insanları mı şiirinize lâyık görürsünüz? Alın o halde, ben de Süleyman Efendi’nin nasırından çektiğini söyleyeyim de görün, demek istedi Orhan Veli. Böylece şiirimizi kibarlıktan hasta bir duyguluktan temizlemek istiyordu”[7] Zaten kendileri de duyguya karşı değillerdi aslında. Orhan Veli’nin şairanelik sorununa nasıl baktığını anlatamıyorum şiiri güzel gösterir. Şiire ikinci başlık olarak mora romantico yazmıştır. Bu durumdan Mehmet Fuat da söz eder.

Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda?
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,
Bu derde düşmeden önce…
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum. [8]
Şimdi, Batı edebiyatı bizi karamsar, kötümser havasıyla da etkilemiştir. Bu karamsar, kötümser hava Batı edebiyatına göre sinmiştir ki, bunu o edebiyattan söküp çıkarmanın imkânı yoktur. Biz Rus edebiyatında bu karamsar, kötümser havayı görmeyiz. İşte bu karamsarlığın, oluşturduğu, iç sıkıntısı Türk edebiyatına da girmiştir. Ama Garip şiirinde bu kötümser, karamsar, iç sıkıntılı, her şeye nefretle bakan havayı görmeyiz. Garip edebiyatı, Batı edebiyatının bu yanıyla savaşmıştır. Aynı zamanda, Türk edebiyatında bu tür duyguları yaratanlara karşı da. Yahya Kemal… Ahmet Haşini… Necip Fazıl vb. bu duyguların taşıyıcılarıdır. Onların iç sıkıntısının… karamsarlıklarının bir nedeni de Osmanlının, aristokrasinin ve İslamın yıkıntısının yol açtığı iç sıkıntısıdır. Bu yüzden onlar devrime karşıdırlar. Nâzım’ın şiirinin aydınlık damarı sadece sosyalistliğinden gelmez. Nâzım’ın şiirinin aydınlık yanını Sovyet devrimi oluşturduğu gibi Cumhuriyet devriminin de etkisi vardır. İşte Garipçiler bir anlamda, aydınlık, iç açıcı şiiriyle Nâzım’ın destekçileri, yanı damardan gelen takipçileridir. Onlarda iç sıkıntısı, nefret, kötümserlik göremeyiz. Geleceğin bir anlamda kurucu neferleridirler. Sosyalist gerçekçi edebiyatın umutlu, aydınlık söyleminin takipçileridirler. 1950’lerden sonra İkinci Yeni bu kötümser, karamsar, iç sıkıntılı, nefretli havayı sanat etkinleriyle yeniden yaratmıştır.
Garip Halka Yönelen Şiirdir
Şimdi, Garip şiirine bireyci şiir diyemeyiz. Direk halka yönelen, halkın duygularını yansıtmaya çalışan insanlar olarak görmek gerekir Garipçileri. Halkla birlikte, halkı ve kendilerini değiştirerek bir yürüyüşe başlamışlardır onlar. Nasıl ki, Berrin Taş kendine bir sıfır noktası olarak başlatmışsa, Garinçiler de aynı sıfır noktasını halkın duygularını ve kendi duygularını yansıtma noktasında almışlardır. Bu bilmezden gelme eylemi, bilgisizlikten vazgeçme değildir. Bu insanın kendisinde bulunan bilgiden vazgeçmeyi gerektiren zor bir eylemdir. Bu aynı zamanda erdemli bir tavırdır. Bu kendi doğrularını yansıtmaktan daha çok dış dünyanın doğrularını yansıtmaya yönelmektir. Bu öznelci edebiyattan, nesnelci edebiyata geçiş noktasıdır. Biz Garip’in bütün şiirlerinde bu öznelci edebiyattan nesnelci edebiyata geçişi görürüz. Ama, onların edebiyatında özneni sesini duyarız her zaman. İşte sağlıklı, gerçekçi edebiyatının zeminini halk içinde yaratma eylemlilikleridir bunlar. Bütün bunlar geçmişten gelen aristokrat dokuyu, iç sıkıntısını, hayata nefretle bakmayı, karamsarlığı paramparça etmiştir.
Şiirin donuklaştığı, yaşamın cansızlaştığı bir noktada Garip atılır. Bu atılım yeniden çağdaş edebiyatı, canlı bir şekilde var etme atılımıdır. Y. Kadri’nin Panoroma’sına baktığımda, bir savaşım yanda hayır, devrim devam ediyor diyenler, işte Garip’in atılımı devrim devam ediyor diyenlerin atılanıdır. Bu CHP içindeki bir atılımdır, ama önemlidir. Nâzım içerdedir, yargıları üzerine toplamıştır. Komünistir, açıkça söylemiştir bunu. Nâzım ne kadar cumhuriyeti savunsa da komünistir. Bunu o zaman güçler dengesi ve CHP kabul edemez. Herkesin yargıyla baktığı Nâzım’ın o süreçte kendi kendini örgütleyebilmesi çok zordu. Bunun yanında komünist yazarlar, şairler sürekli baskı altındaydılar, seslerini çıkarabilmeleri çok zordu. Kurdukları dergiler hemen kapatılıyordu. İşte bu süreçte Garip’in atılımı yeniden gerçekçi edebiyatın atılanından başka bir şey değildir. Onlar Nâzım’ın açtığı yolu daha genişleştirmişler, ilerde oluşacak devrimci estetiğin zeminin o günden oluşturmaya başlamışlardır. Onların yazılarına baktığımızda, bu estetik anlayışla karşı karşıya kalırız.
Orhan Veli’nin Şiirin Yeni Kalması
Şimdi, Afşar Timuçin’in belirlediği bir yan var ona girelim. “Her zaman okunacak bir şiirdir Orhan Veli’nin şiiri. Gelecek kuşaklar onda çok şey bulacaklar. En azından dünyaya rahat rahat yönelen insanı bulacaklar. Belki de dünyanın sıkıntılarından sıyrılmak için o şiirin pespembe dünyasına sığınma isteyecekler. Her anlamda iyiden iyiye karanlıklara batmış bir dünyaya Orhan Veli’nin şiiri gelecek zamanlara umut üreten bir kaynak olacaktır. Bu anlamda Orhan Veli’nin şiiri her zaman yeni olacak, yeni kalacak bir şiirdir. Gelecek kuşaklar ondan bizim aldığımız tadı almasa da apayrı tatlar alacaklar. Sanatın zamana karşı kovması yeni insana yeni şeyler sunmasıyla olmuyor mu?”[9] Bu çok önemli bir saptamadır. Onların şiirinin sürekli yeni kalması, bütün karanlıklara karşın, dünyaya rahat yönelen insanın sesi olması önemli tabii ki. Tabii ki, bu özelliği daha çok Orhan Veli’den görürüz.
Şimdi Orhan Veli ile Oktay Rıfat arasındaki bir fark var ona girelim. Bütün biçimsel özelliklerin ötesinde, Oktay Rıfat bilge çocuk edasıyla görülür daha çok… Orhan Veli bilgeliği de bir köşeye bırakmış gibidir. Bu anlamda Oktay Rıfat’ın şiiri bir adım daha öndedir Orhan Veli’den. Oktay Rıfat’ın Vazife şiiri, aynı zamanda bir sanatçının işlevi ne olmalıdır sorusuna cevaptır biraz da.

VAZİFE

Rengi üzümden kara
Beli iğneden ince
Bu yükle çıkılır mı
Yokuşlardan karınca

Nedir bu dünya hali
Nedir bu bozuk düzen
Dün çıktı yumurtadan
Bugün sevdalı kumru

Kaşla göz arasında
Şahin kapar kırlangıcı
Ceylân kanına girer
Su başında canavar

Bütün yük benim üstümde
Düşünmek lâzım hepsini ayrı ayrı
Dünyasından habersiz
Dünyaya gelen yavru

Güneşin şarktan doğmasını sağlamalı
Şaşırmaya gelmez
Sonra bana düşer tasası
Çocuğu soksa arı

Ayağı kanasa tilkinin
Bir hal olsa kuzuya
Oktay şu kurdun kuşun
Sana lâzım mı derdi. [10]
Bu şiir halk şiirine yakın bir şiirdir. Bu şiirde sanatçıya sorumluluklar yükler. Bu yetkin bakışı Orhan Veli’yle Melih Cevdet’te pek göremeyiz. Oktay Rıfat, sanatçıya topluma bilinç taşıma görevini de yükler. Bu önemlidir.
Orhan Veli’nin Çocuksuluğu
Orhan Veli’nin şiirine girersek görürüz ki, o sanatçıya böyle bir işlev yüklemez. O daha çok oluşturduğu sevimli külhanbeyi ve çocuksu ağzıyla toplumu ortak bir bilinçte toplamak ister. Bu anlamda bir ütopiktir o. Orhan Veli’nin temel sorunu oluşturduğu bu şiirle, halka sevinçle bakmamızı sağlamak ve halkın kaynaşmasında etkili olmaktır. İşte şiirinin yeniliği buradan gelir. Sınıflar mücadelesi kendi savaşımı içinde belirli imgelemler, simgeler yaratır. Sınıfsal konumu üzerinden sanatçı bu imgelem ve simge dünyasından yararlanır. Orhan Veli önce bilmekten vazgeçme, halkın yanma yönelme eylemliğinde bulunmuştur. Şiirin temeli imge ve simgelemini, oyun, düş, düş kurma, çocuksuluk, tatlı serseri edası, içtenlik, doğaya, insana yönelim olmuştur. Tek tek bunlara girmek gerekir.
Doğacıya göre doğa, onu var eden, doğurgan bir tanrıçadır. Onu saran, sarmalayan, yaşama atılımı veren bir alandır. Ben geceleri penceremi açarak yatarım., yaz da olsa kış da. Yıldızları, bulutları, çiçekleri sallayan rüzgârı duymak için. Eğer duymazsam… doğanın sarılması sanki bitmiştir, bir korkuya kapılır, terlerim. Dış dünyadan, yaşamdan kopmak gibi bir şeydir.
Ne diyordu Lorca,
“Ölürsem pencere açık kalsın
portakalların kokusunu duyayım.

Ne der Orhan Veli, “Pencere/en iyisi pencere/uçan kuşları görürüm/Dört duvarı göreceğime.” Bu doğadan uzak kalmama özlemidir. Orhan Veli’nin çoğu şiirinde bu yanını görürüz.
Gelin Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut şiirine bakalım. Çocuksu, bir oyun kültürü içinde toplamak ister insanlığı, “İşim gücüm budur benim,/Gökyüzünü boyarım her sabah/Hepiniz uykudayken./uyanır bakarsınız ki mavi./Deniz yırtılır kimi zaman,/Bilmezsiniz, kim diker;/Ben dikerim. Dalga geçerim kimi zaman da,/O da benim vazifem;/Bir baş düşünürüm başımda,/Bir mide düşünürüm midemde,/Bir ayak düşünürüm ayağımda,/Ne halt edeceğimi bilemem. “[11]
Orhan Veli’nin coşkun ruh hali, çocuksuluğu, oyun oynama, oynatma istemi, içtenliği bir yanıyla var olmanın o büyük mutluluğunu tattırır bize. “Nietzsche’nin Antik Grek trajedisi üzerine yazdıklarını anımsarsak,
kültürün anahtarı, Dionisus değişimine, sevincine, coşkusuna değin uzamı: İnsan her bir şeyden önce bu varoluşun coşkusunu yaşamak istemektedir. Ancak, bu yaşam, aklı simgeleyen Apollon tarafından dengelenmek istenmektedir.”[12]  Bu coşkun ruh halini duyurturken bize Orhan Veli, aynı zamanda bu dünyaya doğru çağrılarda bulunur. Onun çocuksuluğuna, içtenliğine buradan da bakmak gerekir. O coşkun ruh halinin bir anlamda temsilcisidir. Şimdi romantiklerde şöyle bir söylem vardır. Düşünceler yapay, duygular doğaldır. Orhan Veli çocuk imgesiyle çıkarken, bir anlamda aklı reddederken, bizi duygunun alınma, içtenliğin, çocuksuluğun alanına çağırır. Çünkü çocukta akıl bulunmaz, çocuk içtenliği içinde yaşamak ister… kimse onu yargılamadan. Çocuk içtenliğini oyunla dile getirir. Şu Dalgacı Mahmut şiiri bu değil midir? O düşünce, duygu ayrılığına inanır. Geleceğin yargısız, çocuksu bir dünya olacağına inanırız.
Orhan Veli’nin çocuksuluğu, serseri edası, hırçın kavgacı bir imgelem değildir. Onun serseriliği, çocuksuluğu insanları bir araya getirten, onları barıştıran bir görünümdedir. Bu önemlidir, çünkü bu imgelemi itici değildir. Ben her zaman dost olabilirim Orhan Veli’yle. Şimdi, düş kurmak ruhsal bir istekten doğar. Şiirin temel ayaklarından biridir. Düşten dünyaya yönelmek. Orhan Veli kendi şiirine düşü öyle katmıştır ki, bu evrensel bir dolaşıma girmiştir. Düş aynı zamanda, çağdaş şiirin oturduğu temel ayaklardan biridir.
Yeni Biçemi ve Ütopya
Bütün bu söylediklerim insanları evrensel bir düş (ütopya) içinde toplama isteminden başka bir şey değildir, Orhan Veli’de. Orhan Veli bu düşün, ütopyanın dünyasını kurmaya çalışmıştır. İnsanlar, bütün çelişkilerinden., yanılsamalarından kurtularak böyle bir dünya içinde birleşecektir. İşte Orhan Veli’nin gerçekçi olmamasının bir ayağı bu olduğu gibi, onun her zaman bize yeni gelmesinin nedeni de budur. O sınıfsız, imtiyazsız bir toplum düşünden çıkmıştır. Onun arkasında herkesi sınıfsız, imtiyazsız bir toplum içinde toplama düşü vardır. Yazının içinde bu sorundan söz etmiştim. Hani bilinçsiz işçi der ya, “benim patronum iyi patrondur.” Bu hikâye de biraz buna benzer. Fakat 1945’lerden sonra Orhan Veli’nin şiirinde değişim başlar. Bu düşsellik… çocuksuluk… serseri edası yavaş yavaş kaybolur, ama bir Garip Orhan Veli ortaya çıkmaya başlar. Bu aynı zamanda yeniden gerçekçi çizgiye doğru yönelimdir. Ben iki yanını da severim Orhan Veli’nin. Yine içtenliğini yitirmeden, var olanı sorgulayan gerçekçiliği kurmaya başlar Orhan Veli.
Biçim çalışmalarına girdiğimizde, Orhan Veli’nin o büyük inatçı yanını görürüz. Bazen kör inattır, ama olsun, Melih Cevdet’ten, Oktay Rıfat’tan daha inatçıdır. Eski şiirden kopmak için büyük çaba harcamıştır. Aynı çabayı Oktay Rıfat’la, Melih Cevdet’te göremeyiz. O şiiri konuşma diline indirmek ve uyaktan, vezinden çıkarmak için adeta savaşmıştır. Orhan Veli içi vezinle uyak öyle bir noktaya gelmiştir ki, insanın içten davranmasını engeller. Ona göre, insan kendi iç sesine uymaz da gider vezine uyağa uyar. Bu insanın kendi iç sesini öldürmekten başka bir şey değildir. Onların ülkemize taşıdığı otomatizmle anlatmak istedikleri budur. Şöyle der Garip bildirisinde, “Bu çeşit insanlar bir takım şiirleri reddederlerken “konuşma diline benzemiş” diyorlar. Köklerini vezinle kafiyeden alan bu telâkki, hakiki mecrasını arayan şiir de hep aynı izafi garabeti bulacak, onu kabul etmek istemeyecektir”[13] Orhan Veli’ye göre, eğer insan iç sesine uyarsa insanın insana yabancılaşması ortadan kalkacaktır. Bu çocuksuluğa da inanıyordu, Orhan Veli. Ama birleşme komünist toplumda değil, cumhuriyetin oluşturduğu sınıfsız, imtiyazsız bu toplum içinde. Yine de Orhan Veli’nin talebi, insanlığın evrensel bir talebidir bence. Orhan Veli bu evrensel talebi dillendirmiştir. Şiiri bu yüzden her zaman yeni gelecektir.
Haiku Tarzı
Biçime yine devam edersek, Mehmet Fuat diyor ki, Orhan Veli haiku’lardan etkilenmiştir. Haiku Japon şiiri, kendi içinde bir kalıp taşır. Üç dizeden kurulur. Hece sayısı 5, 7, 5 toplam 17 kuralına uygundur. Şu şiiri haiku tarzıdır. “Gemliğe doğru/Denizi göreceksin,-Sakın şaşırma.”[14]  Bir alıntı yapalım Memet Fuat’tan. “Orhan Veli’nin o günlerde “haiku’larla ilgilendiğini”, az sözle çok şey anlatan yoğun, yalın, duru, kısa şiirler yazmaya denediğini bilmesek, bu şiirlerde “haiku” söyleyiş edasını aramak her halde aklımıza gelmezdi.”[15] Mehmet Fuat, Orhan Veli’nin şiirin bir yanını “haiku”lardan olduğunu yakalamış, bu önemli, onun dediklerinin dışında başka şeylerde var. Bu da iç uyumu ortaya çıkarma ve konuşma dilini şiire katma sorunudur. Çünkü, Orhan Veli’ye göre, o iç uyum ancak konuşma diliyle ortaya çıkartılabilir.
Haiku’lar kısa, yalın şiirler olduğu için, kurulacak olan yeni şiire, zemin yaratabilir, Orhan Veli’ye göre. Böylece bu basit şiirden usul usul geleceğin şiirini kurmayı düşünüyordu, Orhan Veli. Şimdi konuşma dilinin iç uyumuyla kolay kolay uzun şiir yazamazsınız. Orhan Veli, konuşma dilinin iç uyumuyla uzun şiir yazmak istiyordu. Bu da imkânsız bir istektir. Çünkü şiirin içindeki ölçü ve uyumu, biz konuşma dilinde de kullanırız. Her insan günlük hayatta ölçü ve uyakla konuşur. Yani konuşma dilini içinde ölçü ve uyak da vardır. Sadece şiiri bu yüzden konuşma diline indirerek yazamazsınız. Bu kısa şiirler olabilir, ama uzun şiirde zordur. Ama Orhan Veli bu sorunları tartıştırırken çağdaş şiirin önünü açmıştır. Onun biçim üzerindeki yer yer kör inatçılığı, şiirin biçimine daha geniş bakmamızı sağlamıştır. Zaten çağdaş şiirin iki ayağı vardır. Birisi Nâzım Hikmet’tir, diğeri ise Orhan Veli’dir. Zaten çağdaş şiir bugün ses uyumuyla, ölçüyle, konuşma diliyle, uyağıyla bir iç uyum oluşturmuştur. Bunların arkasında Orhan Veli, Nâzım Hikmet vardır.
Orhan Veli, 1945’lerden sonra usul usul bu biçimcilikten ve çocuksuluğundan uzaklaşır, daha gerçekçi olmaya başlar. Toplumsal sorunları tartışan, sorgulayan şiire doğru yönelir. Bu da kendisinin, kendine yönelik eleştirisidir.
Garip akımının yazılarına bakınca, toplumcu gerçekçi söyleme yakın şeyler söylediklerini görürüz. Toplumcu gerçekçi edebiyatçıların sürekli üstlerinin, örtüldüğü, Nâzım Hikmet’in hapiste olduğu bu süreçte, toplumcu gerçekçi estetiğin oturmasına katkıda bulunmuşlardır. Nâzım’dan duyduklarına tepkisel davrananlar, Garip akımına tepkisel davranmamıştır. Bunlar bizim adamlarımız diyerek, böylece toplumcu gerçekçi estetiğin oturmasına katkı sağlamıştır. Garip Akımı, bu anlamda da devrimcidir. Biz bugün Orhan Veli’ye dair söylediğimiz resmi şairdir, sistemin edebiyatçısıdır söyleminden çıkıp, bu akımı sahiplenmeliyiz.
Garip Akımı’na dair çok şey söylenmiştir. Ben gözden kaçan söylenmeyen bazı şeyleri söylemeye çalıştım. Hiç olmazsa Garip Akımı’na ve Batıya yönelik belirli bir bakış vermeye çalıştım. Bu bakışla bakarsak, Garip Akımı’nı ve Batı edebiyatını daha sağlıklı ve bütünlüklü kavrayacağımıza inanıyorum.

Dipnotlar:
1. Mehmet Fuat, Orhan Veli, Adam Yayınları, 2000, İst
2. Mehmet Fuat, a.g.e.
3. Norbert lynton, M. Sanatın Öyküsü, Çev. C. Capa-S. Öziş, Remzi Yayınları, 1982, İst.
4. Norbert lynton, a.g.e.
5. Sennur Sezer, Milliyet Sanat Der, Sayı: 275, Yıl. 1991.
6. Asım Bezirci, Orhan Veli, Evrensel B. Yay. 1995, İst
7. Hakan Sazyek, Garip Hareketi, T.İ.B. Yay. 2. Basım.
8. 0. Veli, Bütün şiirleri, Adam Yay. 28. Bas. 1997, İst.
9.  Afşar Timuçin, insancıl, Sayı 94, Yıl. 1998.
10. Rıfat, Bütün Şiirleril, Adam Yay. 2. Bas. 2002, İst.
11. Orhan Veli, a.g.e
12. Serol Teber, Melonkoli, Say. Yay. 2. Bas. 2001, İst.
13. Orhan Veli, a.g.e.
14. Mehmet Fuat, a.g.e.
15. Mehmet Fuat,a g.e.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK