9 C
İstanbul
Salı, Mart 2, 2021
Ana Sayfa Edebiyat Öykü ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ!

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ!

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ!

Demokrasi kültürünü geliştirme adına “Cumhuriyetten Bugüne Demokrasi ve Onun Gücünü Oluşturan Enstrümanlar”  konulu bir söyleşiye gitmek üzere Erol’la meydanda buluştuk. Söyleşi öncesi birer çay içip sohbet edelim istedim. Yağmur hafif çiselemekte ve hava bu mevsime nazaran oldukça sert! Kış gününü aratmayacak cinsten.

Erol, “Ya dostum! Senin düşüncelerinle ıslanmak isterken yağmur ‘benimle ıslanın’ ısrarında. Haydin, şöyle kapalı bir mekâna gidelim de sıcak birer salep içelim. Yakında bir kültür merkezi var. İstersen sohbetimize, kaldığımız yerden orada devam edelim.” dedi.

Çok fazla ıslanmadık ama içimizi ürperten bu ıslaklıkla Karınca Kültür Merkezi’nin binasına ulaştık. Beş katlı binaya dışarıdan bakıldığında pek çok ilan panoları ve alt katta Artvin Gürcüleri adlı derneğin logosu yine hemen onun altında kocaman bir Türk Bayrağı vardı. Basamakları çıktıkça içeride ayrı bir dünyanın olduğunu fark ediyorum. Her katta duvarlarında birbirinden faklı çokça grafik, resim ve fotoğraflar ile köşelerde küçük heykelleri olan bir açık sanat galerisi adeta. Merdivenler gökkuşağı rengine boyanmış. İçim ısındı birdenbire. Sanki güneş üzerime yağıyordu. Erol benim şaşkın şaşkın etrafı izleyişime anlam veremedi.  Sanatın girdiği her yerin gökkuşağı renginde olduğunu biçimsel anlamda bana göstermesi aslında sanatın; insanın ne kadar kötü koşullar altında olursa olsun onu nasılda aydınlattığının, mutlu kıldığının göstergesi gibiydi.

Son kata geldiğimizde gökkuşağı kubbesinin altından geçtik içeri. Aklıma o anda annemin ‘Oğlum, ebemkuşağının altından geçince insanın dilekleri gerçekleşir’ sözü geldi.

Kültür merkezinin kocaman bir salonu vardı. Köşede bir şömine üstünde dizili rengârenk mumlar yanmakta idi. Şöminenin yanında genç bir kız üşümüş olmalı ki köşede duran son tahta parçalarını atmaktaydı ateşe. Üşüyen sadece biz değildik. Üzerimizdeki ıslanan paltoları hemen girişte bulunan insan figürü askılığın koluna asarak oturduk. Sandalyelerimizi yavaşça ısının yayıldığı yere çektik.

Hazırda bulunan, en hızlı içeceğimiz çayımızı istedik ve yudumlamaya başladık. İçeride Kazım Koyuncu’nun  ‘Hayde Gidelim Hayde’ adlı şarkısı ortamı şenlendirmekte. Gözüm masadaki gazetelere iliştiğinde bir tanesini alıp okumaya başladım. Daha sayfalarını çevirmemiştim ki nefes nefese kalmış otuzlarında bir kadın içeri girdi. Biraz önce şömineye tahta atan genç kız “Buyurun hoş geldiniz,” diyerek karşıladı onu.

Kadın “Pardon, sendikaya gelmiştik de;” dedikten sonra etrafına bakınmaya başladı.

Genç kız, “Haaa bugün içeride boya, badana ve temizlik yapılacaktı. Sanırım o nedenle kapalı olmalı. Buyurun bir çayımızı için.” dedi.

Kadın, “Babamla geldik o aşağıda kaldı. Ona da söyleyeyim çıkabilirse gelelim. Görüşmek üzere.”  diyerek hızlıca geri döndü.

“Hayırdır dostum, bu mevsimde bu temizlik ne iştir? İnsanlar bahara girerken yapar bunlarsa kışa girerken mi yapıyor,” dediğimde genç kız, “Aslında bizden kaynaklı bu boya ve badana işi. Bizim lavabo ve wc borularının patlaması sonrası pis su aşağıya sızmış. Aşağısı hayli kötü kokuyor. Keza duvarlar da gerçekten berbat. Yani suçlusu biziz.” dedi mahcup bir edayla. Aradan daha 10 dakika geçmemişti ki biraz önceki kadın yanında takım elbiseli sert görünüşlü bir beyle içeri girdi. Genç kız beyefendinin üzerindeki paltosunu aldı. Bizler de ayağa kalkarak sıcağa yakın bir yere oturmasını sağladık. Nefes nefese kalmıştı. Hemen “Bir bardak su alabilir miyim?” dedi.

Suyunu içip ellerini oturduğu küçük ve renkli masanın üzerine koydu. “Hayli zorlandım yukarı çıkana kadar. Bizleri düşünmemişler. Kocaman binaya adam bir asansör koymaz mı? Tüm aksiliklerde bizi buldu. Dışarıda soğuk mu soğuk bir hava, yağmur bile soğuğu kesmemiş. Üstelik yağmur suyunu logarlar almamış, etrafa taşmış.” dedi.

Biz girerken o kadar keskin değildi. Şimdi camdan baktığımda yağmur taneleri cama tutunmuş küçük küçük baloncuklar oluştu. Biz erken atmışız kendimizi diye düşündüm.

Beyefendi uzatmadan kendini tanıttı. “Ben Ali Rıza Şen. Bu sene kızımın öğretmen olarak atanmasının ardından devlet memurluğundan emekli oldum.” dedi. Masanın üzerindeki gazetelere baktı.  Ne kadar muhalif ses varsa masanın üzerinde yan yana sıralanmıştı. Duvarlara baktı. Salon daha önce girdiği kültür merkezlerine çok benzemiyordu. Çocuk çizimleri, profesyonelce yapılmış resimler, çekilmiş fotoğraflar diğer duvarda ise çeşitli karikatürler ve değişik çizimlerde tablolar vardı. Dikkatini gençliğinde okuduğu romanın kapağında gördüğü o tabloyu gördüğünde duygusal bir moda girdi.

 “Çocuklar, beni geçmişe götürdünüz. Uzun süredir geçmişime sünger çekerek yaşamaya çalışmıştım ama bazı şeyler unutulmuyor. Emile Zola’nın ‘Maden’ adlı romanının kapak resmi halen dün gibi hafızamda asılı. O resim değil mi?”

Sorumlu genç kız, “Evet efendim, ta kendisi. Çayınızı tazeleyelim mi?”

 “Her şey birbirini çağrıştırıyor. Uzun bir süre önce kitle örgütleri ve kültür merkezleriyle ilişkimi kestim ya da kesmek zorunda kaldım. En son katıldığım, üyesi olduğum sendikanın Eşit işe eşit ücret’ adlı bir çalışmasıydı. Sonrası katıldığım sosyal aktiviteler ise kızını veya oğlunu evlendiren arkadaşlarımın düğün ve nişanları oldu.” dedi.

Erol, “Sizleri bu yağmurlu günde sendikaya getiren şey ne oldu ki?” dedi.

Bu kez az önceki genç kız; “Tekrar Merhaba, adım Barış. Lise yıllarında tarihe olan merakım üniversitede tarih bölümünü tercihimle noktalandı. Babamın sıkça ifade ettiği gibi tarihini bilmeyen insanın aslında insanlığı da bilemeyeceğini düşünüyorum. Kazandığım üniversite ülkemiz ortalamasının üstündeydi. Ama özel üniversiteler falan derken hocalarımızın pek çoğu oralara gitti. Biz de kalanla idare etmeye çalıştık. Her sorumuz aslında bizim için bir sorun ya da sonumuz olacak hale gelmişti. Resmi tarihi irdelemek ve gayri resmi tarihe ulaşmaya çalışmak üniversiteden mezun olamamak gibiydi. Ne düşünmüştüm, ne buldum. Bizim isteğimizle hayatın bize sunduğu çok farklı şeyler. Çelişkileri orada bolca yaşamaya başladım. Gerçi yapacak bir şeyde yoktu. Ama ben öğretmen olacaktım. Hayalimdeki öğretmeni yaşayacak hayatı sorgulayan öğrenciler yetiştirecektim. Tarih bölümü, çok mezun verip az öğretmen alan bir dal. Ve yıllarca biriken öğretmen adaylarıyla az sayıda alınacak öğretmenlik kadrosu için yarışa bende katıldım. Sonunda dördüncü yılda öğretmenlik hakkını kazandım ve atamam yapıldı. Çok sevindim. Babamın artık çalışmasına gerek kalmamıştı, emekli olacaktı. Yıllarca politikadan uzak duran ve beni de koruma amaçlı uzak tutan babamın niyetini biliyorum. Ama hayat dediğim gibi başka şeylerde öğretiyor insana.” dediğinde sorumlu genç kız bir es yapsın diye araya girip “Çaylarınızı tazeleyeyim mi?” dediğinde genç öğretmenin gözlerindeki ışık salonu doldurdu. “Ama isterseniz başka bir şey de içebilirsiniz şimdi. Çaydan başka seçeneklerimiz de var.” dedi hemen arkasından.

Şöminenin başından büyükçe bir masanın etrafına toplandık. Ali Rıza Efendi dizlerini ovalamakta, “Ah bu havalar, ah! Dizlerimde sızı yapıyor. Artık içlik giymenin zamanı gelmiş.” dedi.

Barış biraz sıkılmış gibi; “Kusura bakmayınız. Özel sorunlarımızla biraz sizleri sıktık.” dedi.

“Neden sıkasınız ki; bu sorunlar yalnız sizin sorununuz değil, ülkemizde yaşayan tüm insanların ortak sorunu. İnsanlar, önce -nasıl olursa olsun- bir üniversiteye girmek ister. Mezun olunca da -nasıl olursa olsun- bir iş olsun, der. İnsanlar, eşlerini bile olsun da nasıl birisi olup olmadığına bakmadan seçmeye zorlanıyor. Bu köhneleşmiş sistem, insanlara bir türlü kendi olma fırsatı vermiyor.  Sorunu yaşayan bir insanın dilinden bunları duymak, bilakis bizi ‘Demokrasi’ mücadelesinin olmazsa olmaz olduğunu ve tüm çalışan sıra neferlerine iş düştüğünü gösteriyor,” dedikten sonra çayımdan iki yudum içtim.

Barış “Evet, sağ olun. Sorun, işe başlamakla da bitmiyor; yeniden başka sorunlar başladı. Norm kadro uygulamasıyla daha ilk yılımda karşı karşıya kaldım. Nasıl bir mantıktır ki nokta tayini olduğumuz yerde öğretmen açığının durumu belli olmuyor. Planlamadaki sıkıntılar bizi sıkıyor doğal olarak. Şimdi okulumuzda fazla olarak görünen iki öğretmen var.  Yeni atamam olduğu için topun ağzında olan benim gibi! Atamamın yapıldığı ilk günlerde iktidar yanlısı sendika, kendilerini bile tanıtmadan bizi üye yapmaya çalıştı. Babamın memuriyet yıllarındaki sendikal mücadeleyi arada bir ağzından kısmen kaçırdığını bildiğimden tüzüklerini okumak istediğimi falan söyledim. O zamandan bu zamana kadar bir belge vermediler. Diğer sendikalarında, bizler yeni öğretmen olduğumuzdan sendika üyelikleri üzerinde fazla durmadıklarına tanık oldum.  Tabi ki buraya gelmeme neden olan şey ise bu sendikanın ‘Dünya Öğretmenler Günü’ nedeniyle çalışanların sorunlarını ve özelde de bu norm kadro meselesi üzerine düşüncelerini içeren bildirisini okudum.  O zaman anladım ki 12 Eylül rejiminden beslenenlerin onun artığı olan başka bir öğretmenler günü kutluyor ve var olan gidişatla ilgili bir sorunları yok.  Ve bu sendikanın bakış açısının bana daha yakın olduğuna karar verdim. Babamla konuyu konuştuk ve babam sendikayı yerinde görmek, yöneticileriyle hem sorunlarımı hem de sendikayı konuşmak üzere geldik,” dedikten sonra derin bir nefes aldı ve “Öğrencilerimin karşısında bu kadar zorlanmamıştım. Bir öğretmen olarak bunları bir çırpıda anlatmak ne zormuş. Hayatın kendisi daha çok eğitici oluyor onu da anladım.” dedi.

Erol sakallarını sıvazladı. Çayından bir yudum aldı. Sanırım bugün katılacağımız panelde o da bir konuşma yapacaktı. Bu sohbetten çok şey çıkardığı sonucunu yüzündeki gülümsemeden anladım. Sıra sanki kendisine gelmiş gibi sözü aldı. “Arkadaşlar eğitim tek başına okullarda alınan bir formasyon değil. Eğitimin formel ve enformel ayağı var. Enformel ayağı bu ülkede çok eksik. Bunu güçlü kılacak kitle örgütlerinin gücünden yararlanamıyor ve ona yeterince destek sunamıyoruz. Hayatın her alanında alacağımız ve vereceğimiz bilgiler vardır. Onun için sadece yeteri kadar ilgili olmak gerekli,” dedi ve bana baktı. Bu bakışında zamanımız var mı der gibiydi.

İçeriye ilkokul seviyesinde kalabalık bir öğrenci grubu girdi. İçerdeki müzik ve diyaloglar anlaşılmaz oldu. Ve hemen derslik diye yazılı olan bölümü birer ikişer doldurdular. Ali Rıza Efendi biraz daha şaşırdı. Kültür merkezinde çocukların ne işi var der gibi bakınıyordu.

“Kusura bakmayınız arkadaşlar. Öğrencilerimiz yabancı dillerini geliştirmek için haftada dört saat burada ders alıyorlar. Ayrıca diğer salonumuzda Tiyatro-drama, bağlama, gitar kursları da mevcut. Aileler kendilerine göre eksik gördükleri ya da çocuğun isteklerine göre talebe dönüştürdükleri kurslara gönderiyorlar. Bizlerde üniversitede okuyan arkadaşlar olarak kendi imkânlarımız ölçüsünde durumu değerlendiriyor ve onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Tabii bunu yaparken bir ücret almıyoruz. Ayrıca dersler bazen tekil olabildiği gibi bazen de grup oluşturarak da verilmekte,” dedi.

Kültür merkezinin yeni konukları gelmiş bize de gitmek düşmüştü.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz

Evrende Yüreğiyle Yer Kaplayan Kurucu Başkanımız Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz Bu büyülü dünyayı, bu büyülü dünyada olup biteni anlatırken aydınlığın, sevincin türküsünü...

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF: TKP'yle ve Ahmed Arif'in çevresindeki solcu arkadaşlarla yaşadığı bu durum, o süreçte solun Kürt sorununa nasıl baktığını göstermesi acısından ilginç....

ŞİİRİMİZİN BIÇKIN DELİKANLISI: AHMED ARİF

TEK KİTAPLI AHMED ARİF Ahmed Arif’in tek kitabı olduğu halde, bu kitap otuzun üzerinde baskı yapmıştı. Üstelik korsan baskıları da var piyasada. Tek kitap iki...

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin Korkmazgil

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin KORKMAZGİL*                          ...

SON YORUMLAR

Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK