9 C
İstanbul
Pazar, Eylül 20, 2020
Ana Sayfa Eleştiri NAZIM HİKMET'İN İLK DÖNEM ŞİİRLERİ

NAZIM HİKMET’İN İLK DÖNEM ŞİİRLERİ

NAZIM HİKMET’İN İLK DÖNEM ŞİİRLERİ

Mehmet ASLAN

Asım Bezirci, Nazım Hikmet’in şiirini, şairin gelişiminin farklı süreçlerini görünür kılmak için belli dönemlere ayırır. “1913-1920 Dönemi” şairin ilk şiirlerini kapsar. “Bunlar, Nazım Hikmet’in devrimci dünya görüşüne bağlanmadan önce verdiği ürünlerdir.”

Aydın Aydemir’e göre, Nazım’ın ilk şiirleri, “en çok etkilendiği olayların eklentileri ve öyküleri gibidir. (…) Nazım’ın yaşamına sinen, etkileyen bu olaylar, O’nun duyarlılığını daha bir arttırır. İçe dönükleştirir. Bu nedenle ilk şiirlerini hüzün, gizemcilik, ayrılık, ölüm, özlem,(…) yalnızlık, mutsuzluk… duyguları sarar sarmalar…”

Aşk konulu şiirler

Nazım Hikmet, ilk şiirlerinde aşk konusunu da işler. Bu şiirlerinde kimi zaman bir sevgilinin eksikliği, sevilenin yokluğunun yarattığı yalnızlık, karşılıksız aşkın acısı, kimi zaman da aşksız bir yaşamın yaşanmaya değer olmadığı dile getirilir.

Şairin “Yalnız” adlı şiiri, yalnızlık duygusunun etkisiyle yazılmıştır. Sevilen kızın yokluğudur bu yalnızlığın nedeni. Şairin, yalnızlığını, geçmişte yaşanılan güzel günlerin anısıyla gidermeye çalıştığını görürüz.

Bu döneminin birçok şiirinde olduğu gibi, genç Nazım’ın, görmüş geçirmiş biri gibi konuşması, bu şiirin bir öykünme şiiri olduğunu gösterir. Yine de bu durumu şairin bir süreci olarak görmek gerekir.

“Onlara” adlı şiirde, genç Nazım’ın bir sevgilinin eksikliğini duyumsadığını görürüz. Her genç gibi sevilmek istemektedir. Birbirini seven mutlu çiftleri gördükçe içi sızlar. “Bu güzel kızların neden hiçbiri/ Eylemez bu gönlü teselli ile” dizelerinde, hem karşı cinse duyduğu, hem de içinde bulunduğu duruma bir yakınma duyulur.

“Ona” adlı şiirde, genç şairin karşılıksız aşkın acısını yaşadığını görürüz. Gitgide derinleşmektedir bu acı. Yine de çekilmekte olan acıda bir abartı sezilir. Şair, genç yaşına karşın, “Yenilmez acıyı fazla tattım ben” dizelerinde olduğu gibi, uzun bir yaşanmışlığı olan insanın diliyle konuşur. Yaşanamamış bir duygunun dile gelişidir söz konusu olan.

“Gül” adlı şiirinde şair, bir Hint masalını şiirleştirmiş. Bu masal-şiirde, şah kızının aşkını arayışını görürüz. “Ahu gözlü esirelerle”, “altın bir taht üzerinde”, “bin diyar” gezmiş bu sultan. Ama bulamamış şen gönlünü ağlatacak aşkını. Yazgısına yakınan sultan, bu kez “derdine dermen” olsun diye mistik şeylerden yardım umar. “Secde” eder. Sonra bir rüyaya dalar… Rüyasında aradığı aşkı belirir. Tam onu buldum derken uyanır… Düşlerin gerçeğe uymadığını gören sultan, düşündeki bu aşka “isyan” eder. Aradığı aşkı gerçek yaşamda bulacağına olan inancını yitirir. Canına kıyar.

Şiirde, sultanın kendini öldürmesiyle yaratılan acının çiçekle simgeleştiğini görürüz.

Şair, okura, aşksız bir yaşamın yaşanmaya değer olmadığını söyler şiirinde.

Şiir, okurun zihninde şu soruyu uyandırır: Acaba düş ile gerçeğin uyumsuzluğundan yeni bir aşk yaratılabilir mi?

“Muhacirler’den Bazı Parçalar” adlı şiirin “1-‘Fikret” bölümünde, kendisi gibi benzer duygular içinde gördüğü “durgun geceler”e seslenerek, onlardan, acısını avutmasını ister. Şairi bu duyguya, bu davranışa iten ise beklenilenin henüz gelmemesidir.

Savaş konulu şiirler

Nazım Hikmet’in temel özelliklerinden biri de duyarlı oluşudur. Ülkesinde olsun, dünyada olsun olagelenlere karşı duyarlılığı ilk şiirlerinden son şiirlerine dek sürer.

Şairin çocukluğu, gençliği Osmanlı Devleti’nin yıkılma dönemine denk gelir. Balkan savaşındaki yenilgiler, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, Çanakkale Savaşı, İstanbul’un İşgali… Savaşların, işgallerin, göçün yarattığı sorunlara duyarsız kalmaz şair. Bu sorunları şiirlerinde insani bir duyarlılıkla işler. Bu şiirlerde, savaşın insanlar (özellikle kadınlar) üzerindeki olumsuz etkisini, zorunlu göçün yarattığı sıkıntıyı, acıyı görürüz.

“Bir Muhacirin Ağzından” adlı şiirin birinci bölümünde, Osmanlı Devleti’nin I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda özellikle Balkanlarda bozguna uğraması sonucu, bu bölgelerde yaşayan Türk kökenli Müslümanların göç etmek zorunda kalmaları, göçle birlikte yaşanan dram vurgulanır. Göç etmek zorunda kalan bu insanlar, yerleştikleri yeni yerlerde benzer sorunlar içinde kıvranan insanlara yeni sorunlar eklediklerinin de bilincindedirler.

Şiirin sonraki bölümünde, Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlere duyulan özlem sezilir. Bu gücün sağladığı güvenle yaşanılan geçmişin güzel günleri anılır. Üç kıtaya uzanan uçsuz bucaksız topraklar uğruna verilen savaşım anımsanır. Geçmişin güzel günlerine karşın, ülkenin düştüğü duruma duyulan bir serzeniş duyulur.

“Bağrı yanık Türk kadını”nın ağzından anlatılan “Bir Mühacir Kadının Ağzından” adlı şiirde, savaşın kadınlar üzerinde yarattığı sıkıntılar dile getirilir. Savaşlarla birlikte yaşanan; göç, hüzün, ayrılık en çok kadınları etkilemektedir. Bir de bunlara cepheye giden oğulların, kocaların acısı eklendiğinde yaşanılan sıkıntı katlanılması güç bir düzeye çıkmaktadır.

Şair, savaşın yarattığı bu durumun Türk kadınına kara bir yazgı gibi yapıştığını söyler. Şiirde insanları bu duruma sokan Osmanlı Devleti’ne karşı bir eleştiri sezeriz.

“Görmedim Kulunun Bahtiyarını” adlı şiir, 1919’un kışında yazılmıştır. Savaşların, göçün insanlar üzerinde yarattığı sıkıntılar tüm yurdu sarmıştır. Ülkenin içinde bulunduğu bu durum, insanları mutsuzluğa sürüklemiştir. Umutsuzluğun uyandırdığı kendine güvensizlik duygusu, çaresizlik insanları mistik yönelimlere sürükler. Kendinden umudu kesmiş insanlar, tanrıdan umut beklemeye başlar.

Şiirde, şairin de bu tür bir yönelişi görülür. Ama bir serzeniştir bu yöneliş. Şair, yaşanan acıların nedenini sorgularken, bu sorgulamanın tanrının varlığına da yöneldiğini sezeriz. Tanrı varsa eğer bu sorunlar neden yaşanmaktadır.

Şairin bu şiiri, genç yaşta yazdığı daha birçok şiiri gibi, var olan kültürün, ortamın etkisiyle, herkesin duyumsadığı “sahte” duygularla yazılmış diyebiliriz.

“Muhacirler’den Bazı Parçalar” adlı şiirin “2-‘Fikret” bölümünde, yıllardır süregelen savaşın, zorunlu göçün insanlar üzerinde yarattığı sıkıntıyı görürüz.

“3-‘Süreyya” bölümünde ise, şair, savaşın acı yüzünü bu kez hastane koğuşları ile orada yatan “solgun benizli yaralılar” üzerinden anlatır. Ardı ardına gelen ölümler bu koğuşları bir mezarlığa dönüştürmüştür.

Ölüm konulu şiirler

Nazım Hikmet’in ilk dönem şiirlerinde ölüm konusunu sıkça işlediğini görürüz. Balkan savaşında, Çanakkale Savaşında, işgal edilen İstanbul’da binlerce insanın ölümü, genç Nazım’ı etkiler. Ölüm duygusu sarıp sarmalar şairi. İçinde bulunduğu bu olumsuz toplumsal koşullar, şairi bu konuyu işlemeye iter.

“Küçük Düşüncelerimden” adlı şiirin “4.-Yaprak” bölümünde, şair, ölüm-yaşam döngüsünü irdeler. Dalından kopan bir yaprak şairin omzuna düşer. Yaprağın düşüşü ona, ölümü anımsatır. Şair burada, yaprakla kendisi arasında bir ilişki kurar. Öldükten sonra bedeninin bütünüyle yok olmayıp, doğaya karışarak başka bir şeye, belki de bir yaprağa dönüşebileceğini söyler.

Bir yaprakla yeniden can bulmanın vereceği avuntuya karşın, şair, yine de yaşamaktan yana olmak ister.

“Denizler Arzuya En Fena Pusu” adlı şiirde, deniz üzerinden ölümle birlikte yitip gitme duygusunu ele alır.

Şiirin ilk dizesinde şair, “denizin boşlukları”ndan söz eder. Denizin uçsuz bucaksız gibi görülen genişliği, derinliği onda bir boşluk duygusu yaratmıştır. Bu durumu “denizin boşlukları” olarak görür şair. Bu genişliğin, derinliğin insanı kendine çeken çekiciliği şairi ürpertir. Denizin çekiciliğine kendini kaptırarak bu boşlukta yitip gidenleri düşündükçe “acı bir korku” duyar. Bu noktadan hareketle şair, denizin “arzuya en fena pusu” olduğu sonucuna varır.

Bu şiirin, Yahya Kemal’in Sessiz Gemi şiiriyle söyleyiş biçimi, ölüme, denize yaklaşım açısından benzerlik taşıdığı söylenebilir.

“Öldükten Sonra” adlı şiirde, komşu kızın beklenmeyen ölümünün şair üzerinde bıraktığı etkiyi görürüz. Şair, “solmayan sarı bir gül” gibi gördüğü kızın ani ölümüne, toprağa gömülmesine bir türlü inanmak istemez. Evinin önünden her geçişinde anılara dalar onu anımsayarak. Duygulanır. Gözyaşı döker. Onsuz, evi ıssız, kendini de yapayalnız duyumsar.

Tasavvuf etkisi

Nazım Hikmet’in ilk dönem şiirlerinde, tasavvuf etkisi görülür. Bu etkiyi “Küçük Düşüncelerimden” adlı şiirin “1.” bölümünde görürüz. Şiirde mistik duygular, düşler, düşsel bir zaman ile uzam öne çıkar.

Şair, bu şiirde, “varlığın gizini” bilmeye dönük yönelişlerden söz eder. Bu yöneliş mistik bir yöneliştir. Bu uğurda “ezeli geceler arş” dolaşılır… “Sonsuz yollar” aşılır… Varlığın gizlerini görmeyi engelleyen “gözdeki siyah tül” çekilir… Sonuç yine de bir “hiçliktir.” Bu durum, var olan evren karşısında kendini küçük gören insanın hiçliğidir aslında.

Şairin bu dönemlerde yazdığı şiirlerin tipik özelliği, içinde bulunduğu kültür ortamının etkisiyle yazılmalarıdır. Bu şiirler bize, şairin henüz kendine özgü bir kültür yaratamadığını gösterir. Söz konusu olan, soluk aldığı kültür ortamının yarattığı duyguların şiirsel olarak dışlaştırılmasıdır.

Etkisinde kaldığı şairler

Nazım Hikmet, ilk dönem şiirlerinde, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’den etkilendiği görülür.

“Şair” adlı şiiri, hocası Yahya Kemal adına yazmıştır. Şiirde genç şairin, hocasına dışarıdan bir gözle baktığını görürüz. Onunla özdeşleşmeden, kendi koşulları içinde değerlendirmiş hocasını. Şiirde, ağzında ağıtlarla dolaşan, kendi dünyasına kapanmış, dalgın, yaşadığı kente kırgın, edilgin bir kişi çizilir. Tam karşıtı bir kişiliği olan genç Nazım’ın, bu şiirinde, hocasına karşı duyulan bir ilgi sezilir yine de…

“Yine Akşam Oldu” adlı şiirde Ahmet Haşim’in etkisi sezilir.

Şair şiirinde, günün geceye evrilmesiyle doğada yaşanan değişimi, betimleyici bir anlatımla vurgulamış.

Kardeş ile doğa sevgisi

“Biz Göğüs Verdikti Şen Rüzgârlara” adlı şiirde şair, deniz kıyısında kız kardeşiyle geçirdiği güzel bir kış gününü anlatır. İki kardeş, “Matemler içinde biten sonbahar”ın ardından esen “şenrüzgârlara” göğüs vererek, el ele dolaşır. Deniz taşı toplar, eğlenirler.

 Şiirde, şairin kardeş ile doğa sevgisini görürüz.

 

Kaynakça:

Nazım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul, 2011

-Asım Bezirci, Nazım Hikmet, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2007

-Aydın Aydemir, Nazım, Yaba Yayınları, İstanbul, 2008

 

 

           

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK