9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Edebiyat MEHMET DOĞAN KARAKUŞ'UN ÖYKÜLERİ

MEHMET DOĞAN KARAKUŞ’UN ÖYKÜLERİ

Günümüz edebiyatının tamamen sermaye bağlanmasıyla, edebiyatın bittiğine dair sanı da gitgide güçleniyor. Sanatın tamamıyla eğlence ve toplumu uyutmaya yönelmesi sanatın insanda katharsis duygusuyla özneleşmesinin önü kesilmiştir. Bakınız Cengiz Kılçer ‘Gazete Manifesto’da  ne diyor: “Bu ülkede toplumsal, katılımcı ve emekçiler yararına yönelik sanat pratikleri söz konusuydu ve bunların tümü de 1960’ların, 70’lerin sol, sosyalist sanat politikalara dayanıyordu. Şarkısında, tiyatro oyununda, şiirinde vb. sosyal sosyalizme işaret eden, bireyci kavramları sorgulayan temalarla yüklü, kapitalist sistemin mantığını eleştiren sayısız sanatsal pratik müktesebata sahip sanatçılar. Sınıf mücadelesinin artmasına paralel olarak muhtelif disiplinlerdeki sanatçı toplulukları, toplumla bağlarını yeniden kurmak, için bir gün sokaklara çıkacaktırlar.” Aslında sınıftan halktan yana sanatın çoktan bittiğine dair inanç gitgide güçleniyor. TÜYAP’ta yaptığı açıklama da TÜYAP’ın onur yazarı Adnan Özyalcıner’de, “Sokağa halka yönelik pek sanat eserinin olmadığını söylerken, derdi veya bir iletisi olan sanat eseri bulmanın zorluğundan bahsetti.” Genel kanı, toplumsal derdi olan sanat eserinin bittiğine dair.

Bu kanıyı oluşturan en önemli neden sanat alanının sermaye bağlanması ve eleştiri ile estetik yetkinin de sermayenin geçmesiyle ilgili. Böyle olunca sınıfsal mücadele için yola çıkanlar nitelikli bir sorgu kültürü oluşturmadıkları için hızlı bir şekilde sermayenin içinde yetişen eleştiri kültürüyle, içli dışlı oluyorlar. Çoğu insan edebiyatın yaşamdan koparılması ile sermayenin eleştirmenleri arasındaki ilişkiyi göremiyor. Bu günümüz edebiyatında yaşanan bir trajedidir. İnsandan yana emekten yana savunusunu yapan çoğu insan aynı zamanda sermayenin güdümüne girmiş durumdadır. Lenin bunlar için, “ağızlarında devrimci laflar, burjuvaziye doğru yürüyenler” diyordu. Ödül almayı estetik gelişmişlik olarak gören veya iki tanıtım yazısı çıktı diye kendini büyük yazar sanan tipler, hızlı bir şekilde burjuva ideolojisinin egemenliğinin şemsiyesinin altında bulmuştur. Böyle bir dünya da ve bu estetik anlayışla şekillenen beyinlerin yaşamın içinden ve emekten yana yazanların üstünü örtmesi ve yok etmeye çalışması olağandır. Postmodern eserlere ödül verenler, gerçekçi edebiyatın ürünlerinin görmemesi kadar olağan bir durum yok. Mehmet Doğan Karakuş’un öykülerinin görünmemesinin nedeni de bununla ilgili olarak açıklayabiliriz.

Bir öykücü, Mehmet Doğan Karakuş biraz konuşsan, şöyle bir ısınsa, hemen başlar anlatmaya. Öykü onun için biraz dert yanmak, iç dökmek insanımıza dair.  Ülke dert yığını, öyküleri bu dertleri anlatır, insanımızı anlatır, bilakis yoksul, beş parasız insanımızı. Rus edebiyatında bilakis, Tolstoy, Dostoyevski ve Gorki roman ve öykülerinde çok geçer, –benim yoksul Rusyam-. İşte o yoksul insanların acıları, dertlerini anlatır. Öyküleri gerçekçi, güzel ve yalın ben çok sevdim içimi ısıttı. Her öyküsü seni bir gerçekle baş başa bırakıyor. Karakuş’un öyküleri toplumu dert etmiş gerçekçi bir insanın öyküleridir.

Karakuş’u Panait Israti, Gorki, Jack London’un yazım anlayışıyla aynı anlayış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Karakuş öyküsünde yoksullukla insanın yaşadığı çaresizliği çok güzel anlatır. Çoğu öyküsü zaten yoksul insanların yaşadığı trajediyi gösterir. Bunun yanında öykülerinin hepsi kendi yaşam pratiği içinden çıkarmıştır.

Bilirsiniz yazarın yazma eylemine ilişkin bir tartışma vardır. Yazar evde yazmaz derler masasını sokağa kurar. Sürekli gözler insanları, bizde Orhan Kemal öyledir. Masası sokakta, yoksulla yaşar, halkı gözler. Garipçiler de, yoksula yanaşmaya çalışmışlar. Ama içinden gelen midir, halkın içinden, rahatlıkla hayır, diyebiliriz. Orhan Kemal’i hissedersin içinden gelendir, onlarla derttaş olmuş bir avuç pilava kaşık sallamıştır. Panait Israti’yi hissedersin, öyledir ve keza yine Gorki. İçinden gelen. Onların öykülerine sıcaklık katan bu içlerinden gelmesidir. Gerçekçi öykülerinin, romanlarının sahicilik nedenidir bu. Toplumsal bağ kurma anlamında, öykü de, roman da sahicilik yoksa eser soğuk olur.

Mehmet Doğan Karakuş içinden gelendir. Eserlerinin sahiciliği bu yüzdendir. Mehmet Doğan Karakuş, dur seni anlatayım diyen değildir, öyle Sait Faik gibi, Garip akımı gibi. Cumhuriyet edebiyatı da böyleydi. -Dur seni anlatayım-. Anlatırsın anlatmasına da, sahici olmaz ki. Mehmet Doğan Karakuş, dur seni anlatayım diyenlerden değil. Yaşadıklarını yazanlardan, yoksul, çaresiz, isyankar, kavga edenlerden. O dur seni anlatayım demez. Yaşadıklarını anlatır. Öykülerinin, sahiciliği, gerçekçiliği bu anlatı içinde şekillenir. Bu durumlar onda içselleşmiş durumlardır öykülere sahicilik katan da bu durumdur.

Mehmet Doğan Karakuş’un çoğu öyküleri karnaval anlayışıyla yazılmıştır. Bilakis kahvelerde geçen öyküler. Duru soğuk bir anlatıdan daha çok orada, o ortamda yaşayan insanın öyküleridir. Her kahvede bu karnaval ortamının algılanmadığını çok güzel gösterir. ‘Göztepeli’ öyküsünde bu durum gösterilir. Aslında Karakuş’un kahvelerdeki insanları, yoksulluğu yoğun yaşayan insanların, tepkilerini gösterirken, onlardaki yoksulluklar ortaya çıkar. O yoksul insanların kendi varlıklarını ifade ettikleri tek alan bir karnaval havasına dönüştürdükleri kahvedeki oyunlardır. Bu yoksul kahvelerde oyunlar bütün kahvedeki insanlarla oynanır. Bu yüzden oyunlar bir şenlik karnaval havasında geçer. Bu anlamda ‘Argo bir hikaye’ ilginçtir. Kahveye gelen her insanın bir şenliğe gelme anlayışı verilmiş, bu kahve kendilerini boşaltacak tek alan olduğu gösterilirken aynı zamanda karnavala dönmüş kahve havasının yitirmesini çok güzel verir. Bu öyküde kadının yüzyıllardır süren bir gerçekliğini de gösterir. Bu gerçeklik ise kadının farklı toplumsal işlevine dair önemli bir yanı gösterir.

Aşağıda bu duruma dair; Gılgamış destanında Tanrı Enkü’yü dağlı kültüründen koparmak ve şehirli yapmak için bir güzel bir kadın gönderilir. Buna aşk meleği de diyebiliriz. Aşk meleğinin çekiciliği (halesiyle)Tanrı Enkü’nün saldırganlığı azaltılır ve şehir kültürü içine katar. Biraz böyle görebiliriz.

Hititlerde veya Sümerlerde kadın şehrin çiçeği şehrin güzelliği olarak sunulurdu. Bu anlamda şehri temsil eden kadındı. Ama kadın sadece bununla kalmaz kültürel faaliyetlerin temsilciliğini yapardı. Dans ve müzik kadınlardan sorulurdu. Sapho’nun okulunda sadece dans ve müzik dersi verilmez erkeğini nasıl tatmin etmesi gerektiği de öğretilirdi. Sapho’ya lezbiyen denilmesinin bir nedeni de, denilene göre öğrencilerine sevişme öğretmek için yatmasıydı. İlk Musaların hepsi kadındı sonradan erkekleşti. Yani tek tek müzik aletlerini temsil eden melekler, periler. Bu anlamıyla kültür kadının varlığıyla somutlanırdı.

Kadın tarih boyunca bir anlamıyla sanatı yaratan sanatçı gibidir. Sanatın halesi ve çekiciliği dişil bir imgeyle hep verilmiş. Daha doğrusu sanat kadınlarla dişil bir yapı içine alınmıştır. Bunun yanında baskılandırılmış cinsel dürtünün boşaltımı da bu durumla iç içe. Bu anlamıyla sanat dışında olanı içine alandır. Yaratma eyleminin kendisi kadınlarla başlamıştır, rahatlıkla diyebiliriz. Sanat kadınla başlamıştır bu sanatın bir işlevi köydekini, dağdakini şehre indirmektir. Diyebiliriz ki sanat dişil halesiyle bizi sarıp sarmalar yenidünyaya alıştırır. Kadın bedeninin kapitalizmde çok kullanılmasının nedeni kişileri hızlı bir şekilde modern toplumun içine çekmesi, insan emeğinin sömürüsüne ve metalaştırmaya hazır hale getirmesidir. Mehmet Doğan Karakuş bir anlamıyla kadının kültürel dönüşüm içinde bu işlevini çok güzel işlemiştir ‘Argo bir hikaye’ öyküsünde.

Büyük öykücü Mehmet Doğan Karakuş ama kıymeti bilinmemiş. Eserlerindeki, güzellik gösterilmemiş şimdiye kadar. Bildiğiniz klasik edebiyata, eşdeğer, gerçekçi öyküleri. Peki, neden görünmemiş Mehmet Doğan Karakuş. Çünkü o öyle ödül ödül dolananlardan değil. Dolansa ne olacak, bu postmodern çağda, kaç kişi gerçekçi edebiyatın önemini kavrayacak ve Karakuş’un kıymetini bilecek. Ödüller desen. hep bir oligark arasında, ahbap çavuş ilişkisiyle verilir. Sonra o, kimseyi takmaz ve eyvallah diyemez. Hani derler ya, Antik çağda, karakterin kaderindir, o da öyle işte, karakteri kaderi olanlardan. Sonra eyvallah dese, özgürlüğünün biteceğine inananlardan. İyi ki, böyle karakteri var, babamın en çok söylediği bir laftır, üç kuruşa tamah edenlere ilişkin, karaktersiz. Büyük öykücü Mehmet Doğan Karakuş,

Ben zar atmam öyle Ataç gibi. Bir öykülerin neden estetik nesne olduğunu anlatırım. Mehmet Doğan Karakuş’un öykülerinin bize verdiği estetik hazzı.

Ben bir zamanlar kahve ve Ganyan öyküleri yazayım diye, düşündüm. Fakat bu tarz öyküleri neden yazmam gerektiğine dair düşünsem de gerekçelerim yetersizdi. Bana göre insanın biraz sarhoşluk haliyle yaşaması gibi geliyordu kahvede ve ganyandaki insanların halleri. Sanki içmiş insan gibi buradaki insanlar da kendilerini saklamadan açıkça ifade etmelerinden dolayı insan psikolojimi daha iyi anlamamızı sağlıyordu. Oysa Karakuş’un öykülerinin bende oluşturduğu olgular daha derinlikli bakmamı sağladı. Bu insanları karnaval ve oyun güdüsüyle iç içe verince. Benim göremediğimi böylece Karakuş göstermiş oldu. Fakat bu kahve ve ganyan kültürün de fark etmediğimiz bir yan. Ülkemizdeki çoğu roman ve öykülerde bu yan incelenmese de, Kahve ve ganyan kültürünün bize ait olan sahiciliği ve insanın kendini saklamadan vermesi üzerine pek düşünülmemiş diyebiliriz. Oyun ve kendinden geçme ve karnaval kültürü üzerine pek düşünülmemiş. Bu yanın Karakuş’un öykülerinde ortaya çıkmasının nedeni sanırım Seksenlerden sonra Kumkapı ve Samatya geçmesi. Çok çeşitli insanların bir arada yaşadığı bu kozmopolitlik bölge de, insanlar birlikte yaşamak için kendilerini daha şenlikli bir karnaval hissiyle vermeye kalkışmalarını çok iyi gözlemiş Karakuş. Dingiş adlı öykü kitabının ‘Dursun Ağa’ öyküsünde şöyle bir bölüm var. Bu kozmopolitlik ortamı göstermesi acısından. Kürdü, Ermenisi, Rumu içiçe yaşıyordur Kumkapı ve Samatya da.

“Hey Agop”
“Buyur paşam!”
“Eftelya’yı biliyor musun?”
Bilmem mi!”
“Ya sen Ohannes?”
“Biliyorum be Dursun Ağa!”
“Sen İbrahim?”
“Sen Barb! Sen de biliyor musun Eftelya’yı?”
“Bilmek de ne kelimw yoldaş!”
“Heeeyy! Sizler!…Efteya’yı tanır mısınız?”

Kahve kültürü diyebilirim ki, Osmanlı devletinin yaygınlaştığı topraklar da yaygındır. Şu an dünya da görülen yanıyla, en çok Anadolu topraklarında yaygındır. Kahve kültürünü oyun oynanan yer olarak görmek lazım. Esas kahvenin çekiciliği orada oyunun olmasıdır. Oyun kahvede karnaval havasıyla devam eder. Bu şekilde oyun oynanan kahveler en çok Türkiye de yaygın. Dünyanın başka yerinde bu dokuyu göremeyiz. Sosyalleşmenin ve hayata katılmanın bir alanıdır kahveler. Bu anlamda bir karnaval dokusuyla var olur. Karakuş bu olguyu görmüş öykülerinde bu insanları işlemiş. Ama biz yine öykülerde karnaval dokusu içinde varolma (varoluş) sorununu hisseden bu insanları görürüz. Oyun oynayan insanın kendi kendini aldatması ve insanda bir dürtü haline gelen oyunda kazanma ve kaybetme dürtüsü açıkça görürüz.

Mehmet Doğan Karakuş’un bütün öykülerinde hafızayı yenileme ve gerçeklik algısını genişletme durumu vardır. Öykülerindeki gerçeklik olgusu sahiciliğiyle yaşamımıza girer ve geçmiş olan olgular bizde yeniden içselleşir. Bu katharsis bizim insani olarak değişim ve dönüşümüze katkı da bulunur. Karakuş’un bu anlamda öykülerini yitip gidenin yeniden ortaya çıkarılması, geçmişte yitip gidenin kurtarılması diyebiliriz. Böylece kişiyle tarih arasındaki mesafe azalır böylece insanın tarihsel bilinci yetkinleşir.

Karakuş’un bütün öyküleri gerçekliğin içinden kotarılmış fragmanlar gibidir. Tek tek her öyküsü geniş bir sorunu önümüze serer her öykünün arkasında geniş bir toplumsal sorunla iç içe kalırız. İlk öykü kitabı Cino’nun önsözünde şöyle der, “Öykü şiirsellik taşır. Şiirin düzyazıya dönüşümüdür. Hatta güzel bir resmin ak kağıda çizgilenmesidir” Aslında bu öyküyü bir resim gibi görme olgusu yitip giden çoğu olgunun bir fragman şeklinde yeniden üretmesini sağlamıştır.

Şimdi Karakuş’un öykülerinde bazı durumlara bakalım. Havalı kitabında, Umsulluk öyküsünde şöyle bir bölüm var. “Bulaşıkçı bezgindi canından. Akşama dek ayakta durmaktan yorulmuş bedeni koltuğa öyle kaykılmış ki; başı bir yana düşmüş, gözleri kapanmıştı.” Bu bakmakla, görmek arasındaki farktır. Yazarın neye bakıp neyi göstermesine güzel bir örnektir. Yine bir meyhane de geçen bir olayı gösterirken yazarın ne kadar hayatın içinde olduğunu görürüz. Bu öykü Havalı kitabında, Satı öyküsüdür. Ülkemizde ancak kenar mahalle meyhanelerin de olan bu olayı yazar çok güzel gösterir.

-Garsonu çağırdı.

“Tut elinden getir şu garibi. Bir sofra da ona kur. Ne istiyorsa ver. Bana gösterdiğin ilginin aynısını ona da göster. Sakın ola ki hoyrat davranmayasın”

Bu durumu görebilmek için sadece o meyhane de olmak yetmez o kültürel dokuyu yaşamakla olur. Karakuş’un yaratmış olduğu gerçeklik bu anlamda önemlidir. Karakuş zaten bu kültürel bir parçasıdır. Yani dışarıdan gidip bunu yazan değil, direk içinden yazandır. Bu arada bu tarz meyhaneleri artık ülkemizde görebilmenin imkanı yoktur. Bu meyhaneler daha çok yetmişlerle ikibinler arası meyhanelerdir. Bu tarz meyhanelerin kurulmasına imkan yok. Bir yanı birahaneyi çağrıştırır diğer yanı meyhane böyle bir ikilik vardır. Bu meyhane de kimse şarap içmez. Şarap ancak çok yoksul düşmüşün içeceği bir içkidir. Bu öyküyü okuduğumuzda bu yanı da görürüz. Tarihin içinden kopartılmış ve işte fragman olarak verilen budur. Bizim tarihsel bilincimizin gerçeklik algısını kazanması için kurtarılmış olandır. Bu anlamda Karakuş’un öykülerinin anlamı büyüktür. O meyhaneleri sadece Mehmet Doğan Karakuş yazmıştır. Yoksul kıyıda köşede içki içen insanların anlatıldığı dört beş öyküsü var Karakuş’un. Bu öyküler de mahalleli ile içki arasındaki ilişkiyi gösterir bize. Nasıl Refik Halid Karay’ın Anadolu kasabalarını anlattığı oturak alemleri ve meyhane kültürü önemliyse, Karakuş’un bu öyküleri de önemlidir. Kunduracı öyküsünde elinde saya kesiği der. Bu saya kesiğine dair gözlem Karakuş’un öykücülüğünü gösterir. Dolu kunduracı öyküsü okumuştum ama tarif ederken elinde saya kesiği diyerek bir kunduracı tarifi pek görmedim. Aslında bir kunduracının en önemli özelliği elinin içindeki saya kesiğidir. Usturayla kesilmiş elinin baş parmağı tarafından bir saya kesiği olmayan bir kunduracı hatırlamam. Diyebilirim ki, Gedikpaşa’daki kundura işi yapan bütün sayacıların elinde o kesik vardır. Bu gözlem önemlidir. Gözlem deyince, başka bir gözlemine girelim. Havalı kitabının Sarı öyküsünde bize ölüm sarısını anlatır. Bu anlatım bize o ölüm sarısının nasıl bir sarılık olduğunu gösterdiği gibi, bize renklere dair düşünmenin yaşamdaki karşılığının nasıl bir şey olduğunu da gösterir. Renkler bu anlatılarla yaşamda karşılığını bulur.

Sarı öyküsüne dair bir şey daha diyeyim. Bu öykü de bir çığlığa dönüşen ölüm sarısını anlatırken öykü güzel bir bitişle biter. “Hastane durağında inecek var” Ardından bir öyküsünde bir cadde ismi geçer. Belki olay bu caddede geçmemiştir. Ama Karakuş bizim öykü geleneğinde pek olmayan bir yanla o güzel cadde ismini kullanır. ‘Çifte Gelinler Caddesi’ aynı zamanda öyküye imgesel tat katar. Öykü kitabı, Havalı’nın ilk öyküsü Cinni Yar öyküsü de bu tarz imgesel kullanımı görürüz. Belki de ‘Cinni Yar’ Karakuş’un hafızasından hiç gitmemiştir. Bu sözcüğün imgesel kullanımını öyle kanıksamıştır ki, bu sözcüğü kullanmamak imkansız olmuştur.

Simitçi öyküsünde parayla adam vurmuş yıllarca hapis yatmış şimdi simitçilik yapan bir insanı anlatır. O insanı çelişki ve çatışkılarıyla verirken o insandan tiksindirtmez bizi. Somut olgularıyla verir. İşte gerçekçi öykücülüğün önemli öğesi budur. Mehmet Doğan Karakuş’un çoğu öyküsünde bu yanı görebiliriz. Yoksullar çile çekmişler çelişki ve çatışkılarıyla verilir.

Mehmet Doğan Karakuş’un öykülerinde dilin kullanımı önemlidir. Dili kendi kişiliği ile iç içe geçmiş bir dil, kendi katılığı ve insancılığıyla iç içe geçmiştir sanki. Pıstığı yerden der, Sıfat der, (sıfatı yüz olarak kullanır) çok nadir kullanılır edebiyatta, oysa halkın yaygın kullandığı bir sözcük. Umsulluk sözcüğünü öyküsünün ismi yapar. Bu sözcüğün genel kullanımı halk arasında yaygınken edebiyatta pek göremeyiz. Böylece çoğu halkın kullandığı sözcüğün yeniden edebiyat alanında dolaşımını sağlar. Umsulluk öyküsünü annesinin ders gibi bir deyişiyle bitirir.

“Umsulluk et ki, kölelik artsın. Ağalar da böyle yapıyor oğlum. Hep umacak, hep avuç açacaksın! Onlar bilecek, onlar yönetecek…Karşı koydun mu, ipini çekerler: Ossaat çekerler ki, Nuh Nebi olsan kar etmez!”

Öykülerinde kısa sözcükler, emir kipleri ve konuşma dili hakimdir. Öyle dili bozan, anlaşılmayı zorlaştıran hiç bir cümle göremeyiz. Sokaktaki dilin yeniden işlenerek öykülendirilmesidir. Kısa net ve eylem kipleriyle anlatılarına canlılık katar. Böylece eylemli dille birleşen nesneler canlanır gözümüzün önünde şekillenmeye başlar.

Şimdi Umsulluk öyküsünün başlangıcına bir bakalım.

“Yürümeyi severim. Yemek yemeyi, çay içmeyi, güzel olan her şeye bakmayı, düşünmeyi, insanları sorgularcasına gözlemeyi de severim. İş olsun diye deli fişekliğim tutar ansızın; yolda yürüyen birine soru fırlataveririm. Çoğu umursamaz. Bazısı çeviriverir başını ya; hapı yuttuğumun resmidir. Havadan sudan, ekonomi, siyaset, bilim, felsefe, güncel olaylar, gelenek, inanç… Usuma ne gelirse gelsin atarım ortaya soruyu. Yanıtlasın yanıtlamasın, kızsın kızmasın, katılsın katılmasın önemli değil: Bakışlarındaki anlam önemli.

Oturmayı severim. Nerede mi? Parkta, otobüste, kahvehanede, evde, konuklukda, bir de devasa bir kamu kuruluşunun orta yerindeki sıralı oturaklarda: Kısaca, insanı izleyeceğim her yerde”

     Sonuç olarak; Tipik bir flaneur’dir Mehmet Doğan Karakuş.  Hafif adımlarla yürüyen insanı anlamaya insanın yitirdiklerini, kaybettiklerimizi göstermeye çalışan. İnsanı ve dünyayı gözlemek anlamında bir edebiyatçının yapmasını gerekeni fazlasıyla yapar. Karakuş’un diğer özelliği ise çoğu öykülerinde yoğun bir şekilde gördüğümüz kendini sorgulamasıdır. Çoğu öyküsünde iç sorgulamalar iç içe geçmiştir. Rus edebiyatının güçlü olmasının nedeni vicdan sorgulamalarıdır. Bilakis Dostoyevski’de daha çok görünen bir yan Rus edebiyatında yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Bu yazın toplumda bir vicdan oluşmasını sağlamıştır. Karakuş’un çoğu öyküsü bu vicdan sorgulamalarına dayanır.

İnsanın düşsel evreninin gelişimi bu vicdan sorgulamalarıyla oluşur. Aslında melankoliği büyük yapan bu bitmeyen düşsel evren içinde yaptığı sorgulamadır. Bizim ülkemizde insanların pek arka odası yoktur bu yüzden yeterli bir vicdan sorgulaması olmaz. Yapış yapış yaşayan bir toplumuz. Bu anlamda bu yaşama karşı sınırlarıyla var olabilmenin yolunu gösterir Karakuş bize. Düşsel evrende yapılan içsel sorgulamaları hepsi nesnelliğin kendini netleştirmeye yöneliktir.

Mehmet Doğan Karakuş’un bütün öyküleri yoksul ararız insanların dünyalarıyla şekillenir. Bu anlamda Karakuş’a yoksulların öykücüsü diyebiliriz. Yetkin edebiyatçının en önemli özelliği içselleşmiş bir ekonomi politik bakıştır. Yüzlerce makaleyle anlatamadığınız olayı, olguyu bir öyküyle rahatça anlatılabilir. Mehmet Doğan Karakuş’un bütün öykülerinde yaptığı budur biraz da.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK