9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Eleştiri Mehmet Başaran: Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir

Mehmet Başaran: Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir

PİR SULTAN ÖLÜR ÖLÜR DİRİLİR

Hasan ÇAPİK & Mehmet ASLAN

“Bir uzun ağıt mı ki insan”
Bu çalışmamızda, şair-yazar Mehmet Başaran’ın şiirini, Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir* şiir kitabı üzerinden inceledik. Bu incelemede, şiirlerin belli konular altında toplandığını gördük. Şairin genel kaygısını, yaşama, insana bakışını görünür kılmak adına, şiirlerini bu başlıklar üzerinden değerlendirdik.

Başaran’ın şiiri, yaşamından bağımsız-kopuk değildir. Bir Köy Enstitülü olarak, Köy Enstitüleri’nin yazgısını paylaşmış, bu aydınlık kurumların hem sevincini hem de üzüntüsünü yaşamış, şiirlerinde de yansıtmıştır. Sıkıntılarla, zorluklarla geçen yaşamının izlerini şiirlerinde bulmak, hiçte zor değildir. Yaşatılan bütün bu zorluklara, sıkıntılara, bir Sisyphos inadıyla göğüs germeyi başarmış, umutsuzluğa düşmek bir yana, dizeleriyle halkına umut aşılamıştır.

Başaran, çoğu şiirinde kendi öznelinden hareket etse de, bu öznellikle sınırlandırmaz şiirini. Öznellik ulusallığa, oradan da evrenselliğe yükselir. O, şiiriyle toplumun tarihine tanıklık etmiş bir aydındır. Bu yönüyle, toplumcu gerçekçi şiir geleneğini sürdürmüş, geliştirmiştir. Şiirlerinde, ele alıp işlediği insani-toplumsal sorunların içeriğine uygun, sürekli gelişen, yenileşen bir öz ve bu öze uygun serbest, devingen bir biçim görülür.

Şairin, aydın bir tutumla, yalın, duru bir Türkçeyle yazdığı şiirlerini, nesnel bir yaklaşımla değerlendirmeye, yargılarımızı şiirlerden alıntılarla somutlaştırmaya çalıştık.

Başaran’ın Şiirinde Yaşamından İzler
Başaran’ın şiirinde şairin yaşamından izler görürüz. Plevne Bozgunu sonrası Trakya’dan göç etmek zorunda kalan aile büyükleri; okuyabilmek için yayan, yalınayak İstanbul’a kaçan babası; şairin çocukluğu ile Köy Enstitüsü yılları; Batı Anadolu’daki öğretmenliği; eşinin, kızının ölümü… Bütün bu yaşanmışlıklar yer bulur şiirinde. Başaran’ın şiiri, yaşamının estetize edilmiş biçimidir, bir bakıma.
Şiirine yansıyan yaşam izlerini şiirlerden görelim şimdi.

“Emar Tünelinde” şiirinde, babasını anar şair.
“(…)Yaşamımın yetmiş yılı/ Savrulup duruyor rüzgârda (…) Babama rastlıyorum (…) Dilini konuşuyor zamanın// ‘Memleket, özlem’ dedikçe/ Duman tütüyor ağzından/ Yaşadığı günlerdeki gibi/ ‘Bozgunda’ yitirmiş sevdiklerini/ Yollar bilgesi babam/ ‘İnsan bir göçmendir diyor’/ ‘Dünyaya kendine yabancı/ Rumeli türkülerine benzer / Ama yolların hasadı’ (…) Rumeli’den kopup gelmiş/ Bir yanık türkü (…)”

“I – Zamanın Gövdesinde Öyle Bir Çentik” şiirinde, doğum gününden, bebekliğinden söz eder şair. “Doğum günüm yok benim (…) Zamanın gövdesinde / Öyle bir çeltik// Dünyaya gelmemi / Hiç istememiş anam (…) Çok uğraşmış düşürememiş/ Yoksul evinde / Öyle bir düğün// Böceklerin çakılların kardeşi/ Tokurcun gölgesinde / Yan yanadır tospağaların / İzleriyle ayak izlerim/ Anızların dikenlerin kanattığı/ Öyle bir öykü”

“III – Tenhalarda Yüreğim Pır Pır” şiirinde şair, yaşamını, yaşama yüklediği anlamı aça aça koyar karşımıza. Şairin çocukluğu, doğanın bağrında kitapla düşle geçmiştir.
“Kuşçayı öğrendim ilkin/ Dut dallarında / Telaşlı serçelerden (…) Bir gün de kitapçıya/ Geçtik anamla/ Serildi önüme/ Gizemli kırlar/ Bostan bekler kuzu güderken/ Hep o kırlardaydım (…) Çevirdikçe çevirdikçe sayfaları/ Tenhalarda yüreğim pır pır”

“IV – Ufacık Tefecik Kara Taşlar” şiirinde, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesiyle şairin okuma düşünün sekteye uğraması, bu durumun onda yarattığı üzüntü, umutsuzluk anlatılır. “(…) Taş altında kalmakla/ Ölmez ki tohum/ Üzülme diyor kulağıma Gazi” dizeleriyle, umutsuzluk yerini umuda bırakır.

“V – Yeni Bir Kuvayı Milliye Bu” şiirinde, bu umudu görürüz. Umudun adı Köy Enstitüleri’dir. Köy Enstitüsünde okuyan şair, kendini bulur bu eğitim kurumunda.

“VIII – Hatun Birsen’le Biz” şiiriyle “X – Tam Kırk Yıl” şiirinde, eşi, yol arkadaşı Hatun Birsen’i anar şair. “(…) Ruhi Su’yu Beethoven’i dinliyoruz/ Hatun Birsen’le biz/ Biraz Ferhat Biraz Şiriniz/ Dağları deliyor/ Suları taşırıyor aşkımız (…) Bir imeceyse yaşam/ Yüreklerimizde aşkın nisanı/ El eleydik o imecede/ Hatun Birsen’le biz.”

“ (…) Nereye gitsem/ Aklımda Hatun Birsen’in/ Erciyes sabahı gözleri (…) Nereye baksam/ Hatun Birsen’in/ Yaşama yeni nakışlar vuran/ Usta afşar elleri// İki su gibiydik/ Onunla biz (…)”

Başaran’ın Şiirinde Köy Enstitüleri
Köy Enstitüleri, Başaran’ın hem yaşamında hem de şiirinde önemli bir yer tutar.
Köy Enstitüleri, Anadolu halkının umududur şaire göre. Halkın umutlarını, düşlerini yeşertecek olan yeni bir ilkyazın başlangıcıdır.

“V – Yeni Bir Kuvayi Milliye Bu” şiirinde, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu coşkuyla karşılar şair. “17 Nisan 1940/ Dediği oluyor Gazi’nin/ Su yürüyor umutlara düşlere/ Ucu görünüyor en uzak köyde/ Yeni bir ilkyazın (…) Seviniyor Nuri Öğretmen:// ‘İşte diyor Cumhuriyet okulu/ Köy çocukları için hem de/ Suyu halktan gücü halktan/ Taşları halk için dönen/ Bi güzel değirmen Köy Enstitüleri (…) Yeni bir kuvayı milliye bu”

Şairin, Köy Enstitüleri’yle Kuvayi Milliye arasında bir benzerlik kurduğunu görürüz. Kuvayi Milliye hareketi, emperyalizme, onun yerli işbirlikçilerine karşı savaşımını silahla verirken, Köy Enstitüleri, aynı güçlere karşı savaşımını kültürel boyutta vermiştir.

Köy Enstitüleri, Anadolu’da girişilen bir Rönesans kalkışması olarak da düşünülebilir.
“İlk Orada Dokundum Sabaha” şiirinde, şair, kendisi üzerinden köy çocuklarının Köy Enstitüleri’nde kendini bulduğunu/var ettiğini söyler. Köy çocuklarının burada başardıkları, sadece kendi türüne değil, doğaya, doğadaki diğer canlılara da katkı sunmuştur. Doğayı tüketmeyen, tersine var eden doğayla uyumlu bir eğitim, Köy Enstitüleri.

“İlk orada dokundum sabaha/Alnımda hala serinliği/ (…)/ Katıksız buğday ekmeğini/ İlk orada yedim// (…) Harç kardık türkü söyledik/ (…)/ Yaşam öğretmenimiz/ Güller açtırdı taşa demire/ Irmaklara dönen terimiz // (…)/ Aşkı orada öğrendik/ Çiçeğe durdu yüreklerimiz// (…)”

Başaran’ın şiirlerinde, Köy Enstitüleri’nde okuyan çocukların hümanist (insancıl) bir eğitim aldıklarını öğreniriz. Hümanist kültürün ulusal kaynakları (Pir Sultan, Karacaoğlan, Yunus, Ruhi Su, Nazım Hikmet vd.) ile evrensel kaynakları (Homeros, Eski Yunan Söylenceleri-Orpheus, Hektor vd. Kant, Montaigne, Goethe, Beethoven…) burada okuyan çocukların beslendiği iki temel kaynaktır. Her iki kaynak aynı değerde sahiplenilir.

Burada şunu görürüz. Hümanizmi destekleyen kaynaklar -kimden gelirse gelsin- kabul görürken; hümanizm karşıtı kaynaklar-kendi kültürel geçmişimizden olsa bile- yadsınır. Bu kabullenme veya yadsıma, bir bilinç ekseninde oluşmuştur. Bu bilinci yoğuran değerlerse; sınıfsal bakış, felsefe-sanat birikimiyle aydınlanmadan yana takınılan tutumdur.

Başaran’a göre, köy enstitülü yıllar; dostlukla, imeceyle, özveriyle geçen yıllardı. Burada yetişen insanları çağdaş Bedreddin olarak yorumlar şair. Emeğe dayalı bir toplumun-dünyanın oluşumu için birlikte savaşım verilmiştir burada. “Erikli” şiirindeki, “Birlikte dokuyoruz kilimi”, dizesi, bu el birliğinin yarattığı bilinci vurgular.

Enstitülerde yetişmiş, yine burada eğitim veren öğretmenlere gelince… Çok yönlü eğitimden geçtikleri, üretim ilişkilerine doğrudan katıldıkları için, öğretmenliği sadece bir “meslek” olarak görmüyorlardı. Bu durum, onların aydınlanmadan yana sınıfsal bir tutum takınmalarını sağlıyordu. Öğretirken öğrendikleri için de mesleklerine, insanına yabancılaşmıyordu. Bu durum, enstitüleri sadece bir okul olmaktan çıkartıp, bir yaşam biçimine dönüştürüyordu.

“Ver Elini Hasanoğlan” şiirinde, “bozkır” kavramına –biri somut olanı, diğeri düşünsel olanı imleyen- ikili bir anlam yükler şair. Bir yanda Anadolu’nun çorak toprakları; öte yanda halkın içinde bulunduğu düşünsel “bozkır”… Enstitülerle birlikte, Anadolu insanının toprağa yaklaşımındaki geleneksel anlayış kırılmaya çalışılmış, modern bir bilinçle yürütülen -toprağa dayalı- bir üretim biçimine geçiş sağlanmaya çalışılmıştır. Halkın içinde bulunduğu düşünsel yoksunluğun aşılmasında ulusal-evrensel değerlerden yararlanılmıştır.

Başaran’ın Şiirinde Acı, Direnç, Umut
Başaran’ın şiirinde, acı; bireysel ve toplumsal acı olarak iki boyutludur.
Köy Enstitüleri’nin kapatılması, 12 Mart’tan 12 Eylül’e dek yaşanan faşist askeri darbeler, 1 Mayıs toplu kıyımı, öldürülen aydınlar, asılan devrimciler, Sivas’ta yakılan aydınlar… şiirlerinde karşımıza çıkan toplumsal acılardır.

Şairdeki bireysel acıya neden olarak; (I) Göç eden ailesi, (II) Kanserden ölen eşi ile canına kıyan kızı, (III) Köy Enstitüleri’nin kapatılma sürecinde kendisine yapılan baskılar gösterilebilir.
Gerek kendisinin gerekse yakın çevresinin yaşadıkları olumsuzluklar, şairdeki bireysel acının temel nedeni olsa da, yaşanan toplumsal acılar da O’nda bireysel acıya neden olur. “Kanıyorum” şiiri, bu duruma örnek gösterilebilir. “(…)/ Hızır Paşa’nın çaktığı kibritle/ Madımak Oteli’nde çıkarılan yangının/ dumanı yakıyor gözlerimi/ Yanıyor Asım Behçet Nesimi/ Metin Altıok türküler şiir/ Yanıyor badem çiçekleri// Ben de yanıyorum onlarla/ (…)”

Bu durum, Başaran’ın duyarlılığını gösterir bize.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle Trakya’da yaşanan bozgunlar, bunun sonucunda yaşanan zorunlu göç, göçün yarattığı acı… şairin ailesi üzerinden gösterilir. “Emar Tüneli” şiirinde, ailesinin yaşadığı zorunlu göç, göçte yitirilenlerin acısını dillendirir şair.

“Gelme Diyor Hatun Birsen” şiirinde, şair, kanserli eşi Hatun Birsen’in ağzından yaşadıkları acıyı dile getirir. Kızları Deniz’in canına kıyması, annelerinin ölümü, Hatun Birsen’in kansere yakalanması karşısında duyumsadıkları acıyı okuruz.

“Gökyüzünde Kırık Aylar” şiirinde, yitirdiği eşine seslenir şair. Bu seslenişte şairin acısını duyumsarız.
“(…)// Gökyüzünde kırık aylar/ Söndü yüzünde Torosların şavkı/ Biliyorum artık uyanamazsın/ Düşü yok daldığın karanlığın/ Aysız yıldızsız derin bir kuyu/ (Duvarları sızlıyor doğduğun evin)/ Ardında anıların Samanyolu/ Nerde sesin, sıcak soluğun/ Son sözün havada kaldı/ Erciyes’i soran gözlerin gibi// (…)”

Kanser hastası Hatun Birsen’in son dönemini anlattığı “Sınırında Yaşamın” şiirinde şair, eşinin yaşadığı acılar karşısında eli kolu bağlı oluşunun O’nda yarattığı derin bir üzüntüyü okuruz. Hatun Birsen, yaklaşan ölümün acısını duyduğu böylesi zor bir dönemde anılarını yazmaya girişmiştir. Bu yazılar, Canevimde Mor Isırgan adlı kitapta yayınlanır.

Bireysel acısı içinde, Hatun Birsen’in kendini, yaşadıklarını nesnelleştirmesi toplumsal savaşım adına önemsenecek bir davranıştır.

Şair, eşinin ölümü karşısında duyduğu acıyı, “Çiğ Damlıyor Taştaki Gülden” şiirinde dile getirir. Geçmişin anıları bir avuntuya dönüşmüştür artık. “(…)/ Sen yitince kalakaldım öylece/ Kırık bir yontu gibi/ (…)” dizelerinde ise, şairin yaşadığı yalnızlığı, hüznü görürüz.

Gelelim toplumsal acıya…
“Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir” şiirinde şair, 12 Mart’tan 90’lı yılların sonlarına dek yaşanan toplumsal kırımın/acının bir dökümünü serimler.

“İlkyaz da kirlendi 12 Mart’la/ Bulandı Binboğaların Torosların/ Kabaran Irmakları/ (…) Yeşermedi dal/ Açmadı kardelenler// Art arda kaydı gecede/ Düşen yıldızlar// Yitirdi Samanyolu güzelliğini/ Issız sokaklarında kentlerin-/ Dolaşan/ Ölümüm mor gölgeleri// (…)”

12 Mart darbesi, yaşamın doğal akışını bozar. Yaşam güzelliğini yitirir, kirlenir. Ölüm kol gezer kirletilen yaşamın içinde.

“(…)// Bakıp dünyaya utandı/ Bir hıdırellez sabahı/ Deniz’in Yusuf’un Hüseyin’in/ Boyunlarına geçen yağlı ip/ Taş kesildi taşlar/ Kahroldu darağacı// (…)”

Türkiye’nin Kapitalizme/Emperyalizme karşı özgürlük savaşımında en ön safta yürüyen devrimci genç önderlerin idam edilmesi, gerek şairde gerekse toplumun özgürlükten yana kesiminde derin bir üzüntü yaratır.

“(…)// Daha (…)/ Küllenmemişken yüreklerde/ Acının koru/ (…) / Kuşattı umutları düşleri/ 12 Eylül// 12 Eylül evleri ıssız koyan/ Ölümün kızgın soluğu/ Gelincikleri çiğneyen postal/ (…) / 12 Eylül/ Soğuk duvarlar işkence çığlık/ Yırtılan gökyüzü kırılan kemik/ Kanayan zaman yiten gençlik/ Hala üstümüzde gölgesi// (…)”

Deniz’lerin idamı, Kapitalizme/Emperyalizme karşı özgürlük savaşımını engelleyememiştir. Toplumsal savaşım devrimci genç önderlerin bıraktığı yerden daha da kitleselleşerek davam etmiştir. 1 Mayıs toplu kıyımı da bu akışı engelleyemeyince, 12 Eylül faşist askeri darbesiyle bu savaşım kökten yok edilmeye çalışılmıştır.

12 Eylül, toplumda derin bir sarsıntı yaratmıştır. Cumhuriyetin, demokrasinin, insan hakları savaşımının kazanımları birer birer yok edilmiş, ülke, başta Amerika olmak üzere, Emperyalizmin boyunduruğuna sokulmuştur.

12 Eylül öncesinde başlayıp, sonrasında artarak devam eden aydın kırımı, Başaran’ın dizelerinde yer verdiği toplumsal acıların başındadır. Suçları düşünmek, halkı da düşünmeye alıştırmak olan bu aydınların katledilmesi, gericiliğe karşı ilerici sol düşünceye bir saldırıdır aynı zamanda.
“(…)/ En ulu yargıç zaman/ Yeşertir darağaçlarını/ Gün gelir Pir Sultan// Pir Sultan ölür ölür dirilir.” Yaşatılan bütün acılara karşın, dirençle, umutla bitirir şiirini şair. Bu durum, öldürülen devrimcilerin, aydınların savaşımının bitmediğini, süreceğini gösterir.

“Acının Tarihi” şiiriyle, 1977, 1 Mayıs toplu kıyımını işlediği “Taksim Alanında Bir Top Gülüm Var” ile Sivas toplu kıyımının kendisinde yarattığı acıyı dile getirdiği “Kanıyorum” şiirleri, toplumsal acıların dile getirildiği diğer şiirlerdir.

Başaran’ın Şiirinde Söylencenin Yeri
Başaran’ın şiirinde, söylence (mitoloji) geniş yer tutar. Şair, özellikle, Antik Yunan döneminde, batı Anadolu’da ortaya çıkmış, gelişmiş söylencelere çokça yer verir şiirlerinde. Bu söylenceleri, insanlığın ortak kültürü, ortak geçmişi olarak benimser. “İsyanı ‘Çağlayan’daki’ Koca Çınarın” şiirinde, bu sahiplenmeyi görürüz. “(…) Bizdik Paris’in Oinone’nin/ Ormandaki sağdıcı // (…) Yanımızdan geçmişti liriyle/ Hades’i ayağa kaldıran Orpheus/ Kulaklarımızda hala Euriduke’nin sesi/ Nerde kız kardeşimiz Sapho/ O günlerden kalma/ Zeytin ağaçlarının sancısı// Biz ki çınarız/ Yaşımız İda Dağı’nın yaşı/ Boyumuz söylencelerle uzar/ Su sesiyle kuş sesiyle ölçülür çevremiz/ Başkadır Homerosumuz İlyada’mız.”

Tarihin akışı içinde, aynı coğrafyada art arda yaşamış farkı uygarlıklar, birbirinden beslenen ortak söylenceler yaratmış, geliştirmiştir. Zamanla dallanıp budaklanan, böylece daha da zenginleşen bu söylenceler bir katmanlaşma oluşturarak günümüze dek gelmiştir.

Günümüz insanının bu söylencelere yaklaşımı/bakışı, o dönemin insanından farklı olsa da, sanatsal açıdan önemli bir beslenme kaynağı oluşlarında bir farklılık gözlenmez. Yeryüzünün gökteki yansıması olan bu söylenceler, olagelenlerin kavranmasında önemli bir göstergedir.

Başaran, döneminde yaşananları mitolojik figürlerle ilişkilendirerek, bazen de benzerlikler kurarak anlatır. Günümüz ile geçmiş arasında kurulan bu tarihsel bağ, yaşananı daha da anlamlandırır. Örneğin, Trakya göçmenlerinin acılı, hüzünlü şarkılarıyla Orpheus’un ezgileri arasında bir ilişki kurduğunu görürüz. Doğrusu bu ilişki zorlama olarak görülmez. Nedeni, her ikisinin aynı topraktan, Trakya’dan beslenmesidir.

Başaran’ın dizelerinde yer bulan söylence öğelerinin, şairin yaşadığı yerle uzamsal bir bağının olduğunu söyleyebiliriz. Balıkesir Edremit’de gezici öğretmen olan şairin, söylencelerin önemli bir uzamı olan İda Dağı’na, Troya’ya yakınlığı, bu ilişkiyi gösterir bize.

“Zamanın Parlattığı Çakıllar Güzelliğinde” şiirinde, doğanın, söylencelerin şairde yarattığı sevinci görürüz. “(…) Kalkıp Akçay’a gitsem// Birden karşımda Kaz Dağları// Çocukluğumdaki gibi yalnayak/ Düşsem çay boyundaki/ O ıssız toprak yola/ Söğüt dallarındaki serçelerin/ Seslerinde seken sevinç/ Yürüse yüreğime/ Yıkansa çiğlerle yüzüm/ Varır mıyım söylencelerin/ Ak ülkesine/ Duyar mıyım alnımda Sarıkız’ı/ Sıcak dudaklarını// Biliyorum orada da/ Yaralı zeytin ağaçları/ Sürüp gidiyor talan/ (…)/ Toprakta Hektor’un Aşil’in/ Ayak izleri/ Morarmıştır zeytinden/ Helena’nın parmak uçları// Gene de/ Dağ suları gibidir orada yaşam / (…)”

Şiirin, “Sürüp gidiyor talan” dizesinde, Kaz Dağları’nın talan edilmesiyle, geçmişte Troya’nın talan edilmesi arasında bir benzerlik görürüz.

Böylesi tarihsel ilişkiler, Başaran’ın şiirine tarihsel, evrensel bir boyut, bir derinlik katmıştır diyebiliriz.

Başaran’ın Şiiri Hangi Sınıftan Yana
İnsanlık tarihi, bir sınıf savaşımıdır. Bir yanda egemen güçler, öte yanda üzerinde egemenlik kurulan sınıflar. Bir yanda emeğiyle yaşamı yaratanlar, diğer yanda emeği-emekçiye sömürenler…

Başaran, sınıfsal bir bakışla bakar yaşama, insana… Onun bakışı, emekten, üreten sınıflardan (işçiden-köylüden) yanadır. Toplumcu bir perspektifi olan şairin, bu konudaki bakışı nettir. Bu netlik, insana, yaşama doğru bakmasını sağlamıştır.

 

*Mehmet Başaran, Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir, Evrensel Basım Yayın, Ocak 2009, İstanbul

-Bu yazı, Çağdaş Türk Dili dergisi 387. Sayısında (Mayıs 2020) yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK