9 C
İstanbul
Pazar, Eylül 27, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Öykü MECBURİ İMAM

MECBURİ İMAM

Buraya uğramayalı kaç yıl kaç mevsim geçti. Bu toprakların üstüne kaç batman kar yağıp işledi. Kaç canlı, kendine toprağa yorgan olan bu beyazlıktan güç alıp harlandı. Kaç cansız beden ıslandı, çok çok zaman oldu yaşananlara tanık olmayalı.

En son annemi yolculamıştım. O gitti, ben gittim. Birbirimize öylesine yakınken şimdi çok uzak kaldık. İçimdeki özlem yıllara vurduğunda uzadı, kavurdu. Sesini duyamamanın kavuruculuğu mu yoksa görememenin yıkıcılığı, dokunamamanın somutluğu mu? Hangisi daha ağır bilmiyorum? 

‘Ayrılığımızın acısı ve hasreti geldi çattı’ diyerek ayrıldığım yurduma bir bayram öncesi döndüm. Yollar her zamankinden daha kalabalıkken, mezarlıklar ıssız bir evi anımsatıyor. Bayram, kutlama ve anmalarıyla yüzlerde gülümsemeleri, kucaklaşmaları yaşatırken; mezar ziyaretinde gözlerdeki yaşlar hüznü, acıyı, kederi, özlemi… Sessizce sergiliyor

Güneş tepemde, gözlük de öyle. Hüzün bahçesinin giriş kapısı hayli yıpranmış, elimde kalacak. İçeri girdim, yanlarına dikildim. Bir ölüm sessizliği kaplamış her yanı. Sadece minik hıçkırıklar var. Sanki kimse rahatsız etmek istemiyor yatanları. Ablam farkındalık yaratma adına  yüzeyin  30 santim metre üstünde  var yok  bir anıt gibi gömüt yaptırmış. Şimdi iki seven insan patlamaya yüz tutmuş en çok sevdikleri erik ağacının dibinde birlikte aynı yeri paylaşıyorlar.

Güneş yine yapmış yapacağını. Toprağı, cilveleşerek kandırmış. Dallarında tomurcuklar yer yer patlamaya yüz tutmuş. Güneş en çok bu ağaçları kandırır nedense. Baharın müjdecisi çiçekleriyle. Ah benim güzel eriğim! Kanma bu kandırıcı güneşe. Çilesini sen çekeceksin hemen ileride. Güneş pırıl pırıl, her tarafta toprak kokusu.

Söyle hangi ninnileri bıraktın burada. Şimdi bahar kokuyor ve sen yoksun.  Tek başımayım yanıbaşında. Ölüm sessizliği bu olmalı derken çok uzaktan dillerini sökemediğim kuşlar şakımakta, gömütlerin ulaşamadığı ilerideki pelit ağaçlarında.

Aklıma düştü her okul dönüşü bir yerim eksilmiş mi diye bakan o gözler yok artık. Ve ben şimdi daha hüzünlüyüm. Gözlerimden akan yaşlar taşların üstüne düştü ve uzaklaştım bu hüzünle. Bu kez gözlüğümü hüznümü gizlemenin acemi telaşı içinde indirdim yerine. Bir bulanık görüyorum şimdi. Gözyaşlarım da kurak bir dere misali kaldı.

Ortak mekân fikri yeniydi buralarda. Hep ayrıksı bir duruş sergilerdi anıtlarda. Bu ister istemez insanlarda küçük ve acı bir tebessüm oluştururdu. Hele bir Salih Amca vardı ki sormayın gitsin. Bu üzüntülü yarı karanlık ortamdan uzaklaşırken rastlaştım ona. O da belli ki bir tanıdığını yalnız bırakmak istememiş bu günde. Beni görünce elindeki bastonu önüne koyup, ellerini üstüne; sanki uzun süredir yolumu bekliyormuş gibi selam vererek başladı anlatmaya. “Bak bizim oğlan! Sen talim terbiye görmüşsün. Biliyorsun bir ayağım çukurda. Bizim Fatma Hatun’la yan yana konmak istemiyorum. Ablan kendine göre iyi bir şey yaptı ama benimkilere kötü örnek oldu. Ne o! Başka toprak yok muydu da aynı mekânda yatırıyorlar insanları. Bu dünyada yeterince yan yana durduk. Bir sürü dırdırını çektim hatunun. Bir de orada aynı mekânda, kıçımın dibinde olmasını istemiyorum. Danaburnu gibi tır tır yeraltından beni kemire kemire yer. Orada da rahat bırakmaz.” dedi.

 “Salih Amca tam da adamına sordun. Benim eğitim alanım tinsel ya da dinsel alanla ilgili değil. Yüksek lisansımı da teolojide yapmadım. Bunu yanıtlayacak ve sorunu çözecek insanlar en yakınındaki çocukların olmalı.” dedim.

 “Biliyorum evladım biliyorum, bilmesine de bunlar; bu dünyada yan yana gelip gün yüzü göremediler. Bari öbür dünyada daha yakın olsunlar, derler.”

Salih Amca’yı yeterince bilgilendirmeden oradan ayrıldım. Hemen ileride mevcut mezarlardan farklı bir anıt ilişti gözüme. Hayli zaman geçmiş demek ki. Mezar taşları eskimiş. Hatta ayak bölümüne denk gelen taş dikili değil. Belki de hiç olmadı? Baş taşında “Mecburi İmam” yazıyordu altında ise bir dörtlük.

“Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalışırsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda.”

Hayret! Bu da nereden çıkmıştı. Şaşkınca ayrıldım oradan.
Emekli öğretmen arkadaşa rastladığımda; “Hocam o anıt mezar da neyin nesi?” dediğimde;
“Ooo sen bilmiyor musun?”
“Hocam bilsem sorar mıyım?”
“Biz öğretmenler böyleyiz işte. Hep sorularımızı karşı tarafın bileceğini düşünerek yöneltiriz.” dedi. Ve arkasından mezarlık yerinde hoş olmayan bir kahkaha attı. Şaşkınlığım bir kat daha arttı.
“Bunun hikâyesi büyüktür ama ben size kestirmeden anlatayım.”

Anlatıma konu olan mezarın başına gittik hep birlikte. Beş metre ileride onun çaprazında başka bir mezar gösterdi.

“Şu mezarı görüyorsun ya! Bir bayram günü kaynanam, babasının üzerine gelirken ayağı tam burada baş taşına takılıp düşer. Ancak bunun öncesi de vardır. Bir gece önce bu sahneyi rüyasında gördüğünden babasının mezarını yaptırırken onunkini de bu şekilde yaptırır. Tabii baş taşına ad yazmaya gelince, köyün imamı onun eski bir “hoca” olduğunu söylemiş. Mezarcıya bunun bilgisini vermiştir sadece. O da taşı ve dörtlüğü kendine göre düzenlemiş. Kısacası durum böyle” dedi. Ya öyle mi diyerek bilgilendirme için teşekkür ettim. Ama halen bir şeyler eksikti. Ayrıldık mezarlığın o boğucu atmosferinden.

Bu durumu bir de köyün imamından duymak için ona uğradım. Caminin çıkrık kapısını araladım, içerinin peyzajı hayli düzgün. Çimler gür fışkırmış topraktan. Hemen çaprazda bir fiskeye baharın coşkusuyla daha güçlü akıyor. İmamın boş zamanlarını o küçük bahçeye ayırdığı belli. Caminin bir köşesinde oturmuş, etrafında birkaç oturak. Beni görünce ayağa kalktı bana doğru yöneldi. Selamlaştık.

“Buyurun hocam buyurun. Sizi hangi rüzgâr attı buraya. Buranın yolunu bilir miydiniz?” 

“İmam Efendi, insanların yolu kapılar açıksa düşer her yere. Cami olmuş, havra olmuş ya da cemevi olmuş ne fark eder. İyilik, güzellik üretiyorsa bu yerler hep uğrayacak insanı çıkar.” dediğimde;

“Doğru söylersin hocam ne desen haklısın. Sizi şahsen tanımasam da uzaktan takip ederim. İyi huylu bir âdemoğlu olduğunuzu da bilirim. İnsanların iyilikleri ve güzellikleri kendilerine yapıldığında anılmaz. O bir güneş gibidir. Doğduğu yerden güçlü olduğu kadar ışık ve ısı yayar. Baksanıza güneş de bugün çok yardımcınız oldu. Konuşacak ne çok şeyimiz varmış ayaküstü sıraladık inci taneleri gibi. Zamanınız varsa size yaptığım çaydan ikram etmek isterim.” dedi.

Semaverden birer bardak çay doldurarak caminin bahçesinde bir banka oturup, yudumladık. Bir taraftan da merak ediyor, anladım.

“İmam Efendi müsaade ederseniz size bir soru sormak istiyorum?”

O da,  bunun üzerine şöyle bir kalkıp sağını solunu düzeltti. Sonra bardağından bir yudum alarak  hemen yanındaki başka bir oturağa koydu.

“Buyur buyur hocam, ben de çok merak ettim açıkçası. Bu köyden bana sohbet için genelde gelen olmaz. Nedir hikmeti bilelim?”

“Bugün mezarlıkta bir gömüt gördük. Bir anıt mezar niteliğinde ve adı soyadı bir başkaydı. Açıkçası şaşırdım!”

Bu kez şaşkınlık sırası sanki onda imiş gibi bana uzun uzun baktı. Sonra dudaklarına yayılan bir gülümseme ile  “Şaşırmanıza da ben şaşırdım.” dedi. Ardından “Sizin köye atanan tüm imamlar ‘Mecburi İmam’ değil mi? Bak burası bizler için zaman içinde mecburi bir istikamet. Ve burada bu görevi ifa etmek ise bir zaruriyet, tezkere bitinceye kadar.” dedi. Çayını kaldığı yerden  alıp bitirdi. Sonra eliyle badem bıyıklarını sıvazlayarak “Elhamdülillah” diyerek yine bana baktı.

Ben de ona. Doğru ya!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK