9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Marksizm'de Sınıf Savaşımı ve Sınıf Bilinci

Marksizm’de Sınıf Savaşımı ve Sınıf Bilinci

Sınıf; sosyoloji, siyaset bilim ve özellikle Marksizm’in temel kavramlarından biridir. Bilimsel sosyalizmin kurucusu ve proletaryanın büyük öğretmeni Karl Marks eserleriyle, işçi sınıfının/proletaryanın yolunu aydınlatmaya devam ediyor!

Sosyolojide sınıf, hemen hemen aynı yaşam tarzına sahip olan, eğitim, gelir düzeyi, meslek gibi özellikler bakımından birbirlerine benzer, yakın insanların oluşturduğu bir kategoridir. İşçiler, işverenler, köylüler gibi.

Proletarya, sınıf bilinci ve teorik-ideolojik donanım ile harekete geçip, pratik oluşturursa hedefe ulaşabilir. Pratikten, eylemden de teoriyi üretir. Marks’ın ifade ettiği “somut koşulların, somut tahlili” ise, bir ilke olarak algılanmalıdır. Teori ve pratik bir bütündür. Hani, denilir ya : “Teorisiz, pratik; pratiksiz teori olmaz” diye.

“Filozoflar, dünyayı yalnızca çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Oysa esas sorun, dünyayı değiştirmektir”

Marks’ın, bu sözüne istinaden olsa gerek denilir ki: “Marksizm, beyin jimnastiği değil, eylem kılavuzudur.”

Sınıf kavramını, Lenin, “Devlet ve Devrim” adlı eserinde şöyle tanımlıyor: “Tarihsel olarak belirlenmiş bir üretim sistemi içindeki yerine, üretim araçlarıyla ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenmesinde oynadığı rollerine ve toplumsal zenginliklerden aldıkları payın büyüklüğüne ve bu paya hangi araçlarla sahip olduklarına bakılarak, birbirinden ayrılan geniş insan topluluklarına sınıf denir.”

Karl Marks ve Friedrich Engels’in,1848’de yayınlanan “Komünist Manifesto” adlı eseri şu cümle ile başlar: “Bütün toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir”

Ve şu cümleler ile biter: “Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır.

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN!”.

Kapitalizmde sınıf savaşımlarının temelinde, sömürüye dayanan ekonomik üretim sistemi vardır. Marks’a göre, kapitalizmin temel  yasası “Artı-değer” yasasıdır. Karl Marks, Kapital’in 1. cildinde şöyle diyor:

“Artı-değer üretimi ya da kazanç elde etmek, bu üretim tarzının mutlak yasasıdır. Bu yasa kapitalist üretimin özünü belirler. Ücretli işçinin ödenmeyen emeğinin yarattığı artı-değer, tüm burjuva sınıfının emekle elde edilmeyen gelirinin genel yasasıdır”

Artı-değer; işçinin emeğinin, işgücü değerinin üzerinde yarattığı ve kapitalist tarafından el konulan değerdir.Bu açıdan artı-değer yasası,kapitalizmin temel yasasıdır.

Sınıf bilincine ulaşan işçiler bilir ki, sermaye birikiminin temeli kâr ancak işçilerin emek gücünün büyük bölümüne el konulan, gasp edilen artı-değerden oluşur.

Çoğu zaman kapitalistler, işçilerin çalışma sürelerini artırarak, artı-değer gaspını artırma yoluna giderler.

Böylece işçilerin hem ücretleri hem de buna bağlı olarak yaşam koşullarında düşüş ortaya çıkar.

Artı-değer; kapitalist üretim sistemi ve ilişkilerinin sürmesinde temel etkendir. İşçilerin artı-değeri gasp edilmeden kapitalist sistemin varlığını sürdürmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.Sınıf bilinçli işçiler bilir ki,artı-değer gaspının ve böylece sömürünün ortadan kalkması ancak kapitalizme ve faşizme karşı ideolojik,ekonomik ve politik cephelerde kesintisiz ve kararlı mücadeleler ile mümkündür! Diyalektik olarak her siyasal ve ekonomik sistem, kendi karşıtı olan sistemi bağrında taşır.1848 Şubat’ında Karl Marks ve Friedrich Engels’in, Komünistler Birliği’nin programı olarak yazdıkları Komünist Manifesto’da şöyle derler:

“Burjuva sınıfının varlık ve egemenliğinin temel koşulları, sermayenin oluşması ve büyümesidir; sermayenin koşulu da ücretli emektir. Ücretli emeğin biricik dayanağı, işçiler arasındaki rekabettir. Burjuvazinin ister istemez ilerlettiği sanayinin gelişimi, işçilerin kendi aralarındaki rekabetten doğan bir başınalıklarının yerine, işçilerin el ele vermelerinden doğan devrimci birliğini geçirir. İşte bu nedenle, modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünleri sahiplendiği temelin ta kendisini burjuvazinin ayakları altından çeker. O yüzden burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını yetiştirir. Burjuvazinin çöküşü ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır”

Marks, toplumları ilkel komünal toplum; köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum ve komünist toplum olarak altı aşamada ele almıştır. İlkel komünal toplumda özel mülkiyet yoktur, ortak çalışma zorunluluğu kolektif mülkiyeti gerektiriyordu.

İlkel komünal toplumda ortak mülkiyet, yaşamak açısından, doğa karşısında tutunabilmek için ortak üretim ve eşit paylaşım vardır. Özel mülkiyet olmadığı için henüz sınıflar ve sömürü yoktur! Daha çok toplayıcılık -avcılık ilkel yöntem ve araç, gereçler ile yapılır.

Marksizm’e göre, ilkel komünal toplumdan sonra özel mülkiyet ve sınıfların oluşumu ile ezen-ezilen ve sömürü ortaya çıkmış, kapitalist sistemde ise en uç noktaya ulaşmıştır. En büyük çelişki ise, emek – sermaye yani proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişkidir. Bu çelişki, proletaryanın bir devrimi ile üretim araçları üzerinde toplumsal kolektif mülkiyet kurularak,”herkesten yeteneğine ve emeğine göre “ilkesinin geçerli olacağı Sosyalizme ve “herkesten emeğine ve ihtiyacına göre” ilkesinin göstergesi olan komünizme ve sınıfsız topluma geçilerek devlet sönümlenecektir.

Marks ve Engels, köleci, feodal ve kapitalist toplumu ve sınıf savaşımını “Komünist Manifesto”da şöyle ifade ederler: “Özgür yurttaşlar ile köleler, particiler ile plebler, toprak beyleri ile toprak köleleri, lonca ustaları ile çıraklar, sözün kısası ezenler ile ezilenler sürekli karşı karşıya gelmişler, her seferinde ve toplumun tümden devrimci bir dönüşüme uğramasıyla ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan, kimi zaman gizliden gizliye, kimi zaman açıktan açığa ama dur durak bilmeyen bir savaşım içinde olmuşlardır”

Marks’a göre:

1)Sınıfların varlığı, sadece üretimin belli tarihsel gelişim aşamalarına bağlıdır.

2)Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varır.

3)Proletarya diktatörlüğü, tüm sınıfların ortadan kalkmasından ve sınıfsız topluma geçişten ibarettir.

Marksizm’e göre, sınıf savaşımlarının zorunlu sonucu, sınıfsız toplumdur.

Her devlet bir sınıfa dayanarak, o sınıfın çıkarlarını önceler. Bu bağlamda Lenin, devleti “Bir sınıfın, diğer sınıflar üzerinde kurduğu, baskı ve tahakküm aracı” olarak tanımlar.

Sınıf savaşımı, sınıfsal çelişkiden; sınıf bilinci ise, yaşam pratiğinden oluşabileceği gibi, Lenin’in deyimiyle işçi sınıfına “dışarıdan” da aktarılabilir.

Marks, “insanların maddi varoluş koşulları bilinci belirler” der. Ancak bu sözden, işçi sınıfının devrimci sınıf bilincine kendiliğinden ulaşabileceği anlamı da çıkmamalıdır. Marks ve Engels, “egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir de” dedikten sonra, “toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda entelektüel üretim araçlarını da elinde bulundurur “hatırlatmasını yaparlar.

Günümüzde, kapitalist – emperyalist sistemin egemen olduğu ülkelerde ve özellikle ülkemizde, egemen sınıf olan burjuvazi ve onun iktidardaki siyasal islamcı  temsilcileri, hemen hemen bütün medya kuruluşlarını, basın-yayın organlarını hatta kitle iletişim araçlarını kendi denetimleri altına alarak, toplumu yoğun bir ideolojik bombardımana maruz bırakıp, dini de afyon olarak kullanıp uyuttukları bir realitedir! 

“Havuz medyası” bunun somut bir göstergesidir!

Lenin’e göre, devrimci siyasal bilinç ancak derin bilimsel bilgi temelinde üretilir ve “işçilere politik sınıf bilinci ancak dışarıdan yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki ilişki alanının dışından götürülebilir”.Bu da işçi sınıfının devrimci partisinin gerekliliği ve burjuvazi karşısında teorik-ideolojik donanım sağlamanın temel koşuludur.

İsterseniz, bu açıklamalardan sonra, sınıf çelişkisi, sınıf savaşımı ve sınıf bilinci kavramlarına kısaca değinelim.

Şunu da belirtelim ki, sınıf bilincine erememiş bir işçi ya da devrimci(!) sınıf çelişkisini kavrayamayacağı için, sınıf savaşımını da vermez ya da bu savaşta donanımlı olmaz.

Sınıf çelişkisi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişme her toplumun temel çelişmesi olup, her zaman iki temel sınıfın çelişkisi olarak yansır. 

Emek – sermaye ve sınıflar düzeyinde ise, proletarya – burjuvazi arasındaki çelişki çağımızın dünya çapındaki temel çelişkisidir. Bu çelişkinin pratikteki yansıması kapitalist – Sosyalist güçler arasında bir başka ifade ile kapitalist – emperyalist cephe ile ezilen halklar ve sömürülen sınıflar arasındaki çelişki olarak ortaya çıkmaktadır!

Bir ekonomik sistem sömürü üzerine temellenmiş ise sınıf savaşımları kaçınılmaz olur.

Sınıf savaşımının üç cephesi vardır. Bunlar, ideolojik, ekonomik ve politik cephelerdir. Burjuva ideolojisine karşı proletaryanın devrimci savaşı ideolojik bir savaştır. Yaşam ve çalışma koşullarını düzeltme, iyileştirme bağlamındaki işçi ve emekçi sınıfların mücadelesi ekonomik bir savaştır. Proletaryanın iktidarı hedef alan yani kendi iktidarını kurmak için vermiş olduğu mücadele ise, politik bir savaştır.

“Sınıf bilinci” kavramı, Marksist bir kavram olup; Marksizm’de devrim sınıf devrimidir;devrimci sınıf da işçi sınıfı yani proletaryadır. Sınıf bilinci, bir insanın, ait olduğu sınıfının toplumdaki yerini ve özelliklerini bilimsel anlamda kavramasıdır. Örneğin, ezilen – sömürülen bir emekçinin “sınıf bilinci”ni edinmesi demek, kendi kurtuluşunun ve geleceğinin kapitalist sömürü, yağma – talan düzenini ve asalak burjuva sınıfını yok etmekten geçtiğini; geleceği, aydınlık yarınları yalnızca ait olduğu kendi sınıfının temsil edeceğini, sağlayacağını bilmesi, farkında olması demektir! Sınıf bilinçli bir insan, her şeye, her olaya kendi sınıf çıkarlarına göre bakar. Sınıf bilinci mücadele içinde kazanılabileceği gibi, dışarıdan da aktarılabilir.

Marks, sınıf bilinci olmayan insanı “Lümpen Proletarya” olarak ifade eder. Lümpen proletarya, sınıf bilinci olmayan, devrime katılmak için özel bir nedeni bulunmayan hatta var olan sınıf yapısının korunmasının çıkarlarına daha uygun olan insanları kapsamaktadır. Lümpen proletarya, hayatını sürdürebilmek için genellikle burjuvalara bağlıdır.

Marks’a göre, Lümpen Proletarya grubuna, bütün sınıflar tarafından istenmeyen dolandırıcılar, itimat hilebazları, genelev sahipleri, çaput ve kemik tüccarları, laternacılar(çalgıcılar)dilenciler ve toplumun diğer kimsesizleri de dahildir”. Bu açıdan Marks, Lümpen Proletaryayı devrim karşıtı bir güç olarak görmektedir.

Marks, “Lümpen Proletarya” kavramını kullanmakta haklı. Bırakın dünya ülkelerini, kendi ülkemize baktığımız zaman bile bu tanım ve tespitin çok yerinde olduğunu görmekteyiz. Yoksul – emekçi halkımızın büyük çoğunluğu sınıf bilincine sahip olmadığı için, kendi sınıfsal konumuna ve sınıfının çıkarına uygun politik bir davranış göster(e)miyor. Seçimlerde, egemen sınıf olan burjuvazinin düzen partilerini destekleyerek, bilmeden sınıfına ihanet ediyor! Bunca baskı-zulümün, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın, sefaletin hüküm sürdüğü ülkede, bolşevik tarzı komünist partisinin iktidar olması gerekirken ki, böyle bir partide yok maalesef, emperyalist işbirlikçisi burjuva partiler sürekli iktidara geliyor. Bu durum, elbette ki sadece geniş kitlelerin siyasi bilince erişememiş olması ile açıklanamaz. Bunun birçok nedeni var. Sol, devrimci, sosyalist, komünist yapıların, örgütlerin geniş kitleler ile ilişki, iletişim kur(a)maması, siyasi bilinç temelinde örgütlenememek gibi birçok etkenden kaynaklı…

Gerçi, burjuva demokrasisi(!) göstermelik bir demokrasi olup, burjuvazinin ve onların temsilcileri olan siyasi iktidar mensuplarının ikbali için faşizmi sürekli kılıyor ve utanmadan, hak ve özgürlüklerden, demokrasiden bahsediyorlar. Demem şu ki, faşizmin hüküm sürdüğü siyasi koşullarda, seçimler halkı oyalama ve boş vaatler ile umut tacirliğinden başka bir anlam ifade etmiyor.
Umutta kalın, dirençli olun.

Sizleri, Nihat Behram’ın “Haykır Acını Ey Halk” şiiri ile baş başa bırakıyorum.

Haykır acını ey halk, baş eğme haykır

Bir yol kavşağındasın ve ancak

Yaraların, haykırışlarla onarılır

Bir yol kavşağındasın ve senin

Değişmek için çırpınıyor kaderin

Kuşan alnında biriken o kara teri

Sırtında şakırdayan kırbacı kopar

Soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini

Bak; korlaştı acıların, kozalandı

Ey halk, parçala şu nankör suskunluğunu

Baş kaldır artık

Sevginin ve öfkenin uğultusunu

Bağrına vura vura taşırken sana

Karşılık gözetmiyor o gencecik insanlar

Ne barbarın tehdidi, ne dişleri kıran elektrik

Dalga dalga yayılan o rüzgârı durdurabilir

Bu direniş senin için ey halk

Bu çığlık senin kollarınla

Yıkılsın şu köhne dünya

Ve coşkuyla yeniden kurulsun diye çınlatıyor hayatı

Bir yol kavşağındasın fakat

Mutlaka değişecek kaderin

Bunu bekliyor şu ıslak çukurlarda yürüyen şu yoksul çocuk

Bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar

Bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek

Bunu bekliyor açlık, kuraklık, ılık ılık akan kan

Bunun için en gençlerimizi ölümle tanıştırdık

Kuşan kendini artık,

Biraz da gövdeni yüreğinle kırbaçla

Ey halk, haykır acını; bu karadumanı dağıt.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikMECBURİ İMAM
Sonraki İçerikCANKURTARAN

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK