9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Deneme Marksizm ve Sosyalizm İnşaasında Kadın Özgürleşmesi Deneyimi

Marksizm ve Sosyalizm İnşaasında Kadın Özgürleşmesi Deneyimi

Kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisi, insan yaşamına özel mülkiyetin girişiyle başladı. Kadın bu süreçte bütün toplumsal fonksiyonlarından soyunduruldu, diğer her şey gibi erkeğin mülkünden sayıldı, ondan doğacak çocukların anası, evin ve bu çocukların bakıcısı olarak konumlandırıldı. Bu bağlamda kadın cinsi, insanlığın tanıdığı ilk köle oldu. Köleci, feodal ve kapitalist toplumlarda biçimleri değişse de özü itibarıyla kadının erkek karşısında bu konumu korundu.
Yirminci yüzyıla damgasını basan Ekim Devrimi yalnızca proletarya ve diğer ezilenler için değil, kadın cinsin kurtuluşu için de tarihin tanıdığı ilk ve en kapsamlı toplumsal, ekonomik ve siyasal bir devrimdi.
Ekim sosyalist devrimi, köleliğinin kökeni olan özel mülkiyet sistemini yıkmaya giriştiği için kadın cinsin büyük toplumsal kurtuluşunu da başlattı. Devrimin önderi Bolşevik hükümetin ilk kararnamelerinden biri, kadın cinsi asırların köleliğinden ve onu yasal düzlemde erkekle arasındaki bütün eşitsizliklerden kurtarma kararıydı. Kadın cinsin tam olarak toplumsal üretimin içine çekilmesi yanında mutfağın kölesi, çocuk ve kocanın bakıcısı olmaktan çıkaracak olan seferberlik başlatıldı. Kadın için ekonomik bağımsızlığın yolu sosyalist ekonominin inşası içinde köklü olarak açılırken devlet yönetimine en gerideki köylü kadının çekilmesi de olanaklı hale geldi.
Toplumsal ve hukuksal alanda kadını ikincil ve erkeğe bağımlı kılan, ezilmesine araç olan her şeye karşı savaş açıldı, boşanma kararnamesiyle kadın cinsin aşağılanmasına, meşru ve gayrı meşru çocuk ayrımına son verildi. Kadın cinsin eğitimi için seferberlik başlatıldı, kadın ve çocuğun korunması sosyalist devletin sorumluluk alanına sokuldu. Pek çok kitap, belge ve istatistik, insan soyunun yarısı olan kadın cinsin Ekim Devrimi’yle yaşadığı mutluluğa, elde ettiği kazanımlara, insanlığın özgürlük yürüyüşünde üstesinden geldiği zorluklara ve başarılarına tanıktır. Bugün emperyalist kapitalist sistem karşısında ağır bir yenilgi alarak insanlığın barbarlığa sürüklenmesinin önünün açıldığı ne kadar gerçekse, Sovyet devriminin ve Sovyet kadınının insanlığa armağan ettiği zaferler de o kadar gerçektir.
Kuşkusuz bu yine de yarım kalmış bir zaferdir. Kadın cinsin sosyalizme ilk yürüyüşünün nerede, nasıl ve hangi etkenlerle kesintiye uğradığını, zaferin yarım kalmasının özgün nedenlerini ve bunların sosyalizmin yenilgisinin genel bilançosu içindeki yerinin ne olduğu açığa çıkarılmış değildir. Böyle bir bilanço çıkarma çalışmasının iki ana ekseni üzerinde durabiliriz. Birincisi, marksist teorinin kadın sorununu, daha doğrusu kadın özgürleşmesini ele alışıyla ilgilenmeliyiz. İkincisi, ilk sosyalist kuruluş deneyinin kendi sorunlarını incelemeliyiz.
Bu yazıda asıl amacımız deneyimleri mercek altına yatırmak. O nedenle, –daha sonra gereğince ele almak gerek– Marks’tan başlayarak kadın sorununda teorik ve tarihsel yaklaşımlara sadece özet bir değinmede bulunmakla yetineceğiz.

Marksist Teoride/ Yazında Kadın Özgürleşmesi

Bilimsel sosyalizmin kurucusu Marks, ekonomi, siyaset ve felsefe yazılarında başlı başına kadın sorununu incelememiş, ancak, Clara Zetkin’in dediği gibi, elimize materyalist tarih anlayışı ve diyalektik yöntemi vererek kadın ve aile sorununun diğer bütün toplumsal olgular gibi tarihsel bir perspektiften incelenmesi olanağını sunmuştur. Kadının, aile ve toplumdaki yerinin değişmez olmadığını, bir öncesi olduğu gibi sonrasının da olacağını; sınıflı toplumların değişmez ahlaki yasalar ve tanrısal buyruklarla yaratılmadığının açığa çıkarılmasını sağlamıştır.
Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da, işçi sınıfının proleter devrimi programını açıklarken şöyle derler: “Burjuva için karısı üretim aracıdır. Bu nedenle o, ortaklaşa mülkiyet deyince kadınların da ortaklaşmasını anlar. Oysa bugün burjuva evlilik kadınların ortaklaşa kullanılışıdır zaten. Biz olsa olsa kadınların ortaklaşa kullanılmasını açığa çıkarmış olmakla ve açık gizli fuhuşun ortadan kaldırılmasını hedeflemiş olmakla suçlanabiliriz.”
Kapital’de ise, emek piyasasına çıkmadığı için kadının ev içindeki emeğinin, kapitalist için değersiz olduğunu açıklamıştır. “Emekçi kendine aittir, ve zorunlu yaşamsal işlevlerini üretim sürecinin dışında gerçekleştirir’, ‘emekçinin kendini yeniden üretmesi için onun öz savunma ve türünü sürdürme güdülerine güvenebilir. ‘Sermaye ev içi alanıyla ilgilenmez.’”

Ev İçi Emek Üretken mi Değil mi?

“Ev emeği değer yaratır mı, yaratmaz mı?” Marks’ın bu çözümlemesi, evde tüketildiği halde kadının görünmeyen emeği üzerine sonradan ciddi tartışmalara yol açmıştır. Pek çok tartışmacının dile getirdiği gibi, sermaye ev içi emekle ilgilenmese bile somut toplumsal formasyonlar düzeyinde ev içi alanının örgütlenme biçimi ve oradaki toplumsal ilişkiler, söz konusu biçimlerin yeniden üretiminde önemli bir rol oynuyor olabilirdi. Nitekim Rosa Luxemburg, 1912 yılında kadınlara oy hakkı için yazdığı makalede, burjuva kadına karşılık proleter kadının üretken pozisyonda olduğunu vurguladıktan sonra, onun ev içi emeğinin ise kapitalist sistem içinde karşılıksız kaldığını, oysa bu sorunu gündemleştirmek ve mücadelesini yürütmek görevini proleter kadın hareketine havale etmektedir:
“Bugünkü kapitalist ekonominin anladığı anlamda, bu türden bir çalışma üretken değildir; onca fedakârlık ve enerjiyle, binlerce küçük çabanın biraraya gelmesiyle yürütülen bu çalışma, ne müthiş bir başarı olsa bile. Bunlar, proleterin sadece özel sorunudur, onun şansı ve kaderidir ve bu nedenle bugünkü toplumumuz için bunlar boş laftır. Kapitalizm ve ücret sistemi egemen olduğu sürece, yalnızca, artık değer üreten, kapitalist kâr sağlayan çalışma türü, üretken sayılacaktır. Bu açıdan bakıldığında, bacaklarını oynatarak patronunun ceplerini parayla dolduran bir müzikol dansözü üretken bir işçi sayılırken, dört duvar içinde kalan proletaryanın kadınlarının tüm çabası, üretken olmayan iş sayılacaktır. Bu, gaddarca ve akıl dışı bir şey, ama bu durum, bugünkü kapitalist ekonominin gaddarlığını ve akıldışılığını tam olarak göstermektedir. Ve bu acımasız gerçeği açık ve kesin olarak görmek, proleter kadının ilk görevidir.”
Rosa’nın sözleri kadının evde, aile bireylerinin yaşamının yeniden üretilmesi için harcadığı emeği görmek ve onu siyasallaştırmak için bir ilk adım. Ancak arkası getirilememiş, adeta bir vasiyet gibi karşılıksız kalmıştır. Çünkü ne kendisi ne sonrakiler konu bu bağlamda ele alıp derinliğine işlemiş, proleter kadının bu emeğinin karşılıksız kalmasını önleyecek bir mücadele planını çıkarmamıştır. Aksine, çok sonra, ikinci dalga feminist hareketin ataerki sorgulamasıyla açığa çıkarılacak, ancak ondan sonra politize edilebilecekti.
Başa dönerek Engels’in kadın sorunuyla ilişkisine bakmaya devam edelim. Engels bir bakıma Marks’ın ele alamadığı sorunu, o güne kadar ortaya çıkmış bilgi ve verilere dayanarak çözümlemiştir. “Özel Mülkiyetin, Ailenin ve Devletin Kökeni” adlı eseriyle Engels, kadın sorunun kökenini, evrimini ve kadın özgürleşmesinin teorik temellerini açıklığa kavuşturmuştur. (Engels, bu kitabı hazırlarken kullandığı notların esasen Marks tarafından Morgan’ın Eski Toplum adlı kitabından çıkarıldığını ifade etmektedir.) Önsözde kandaş aileden başlayarak insanlığın geçirdiği evrimi şöyle yorumlar: “Maddeci anlayışa göre, tarihteki egemen faktör, son tahlilde, maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ama bu üretim ikili bir tabiata sahiptir. Bir yandan yaşam araçlarının beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan şeylerle bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi.
Belli bir tarihsel dönem ve belli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar bu iki türlü üretim tarafından, bir yanda çalışmanın (üretimin), öbür yandan da ailenin erişmiş olduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir. “Emek üretkenliği arttıkça ve beraberinde özel mülkiyet ve değişim, servetler arasında eşitsizlik, başkasının gücünden yararlanabilme olanağı, dolayısıyla sınıflar arasındaki karşıtlıkların temeli”nin de geliştiğini vurgulayan Engels sözü şöyle bağlar: “Kan ilişkileri üzerine kurulu eski toplum, yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucu değişir. Yerini, artık dayanaklarını, belirli bir ülkede yaşayan toplulukların teşkil ettiği devlet içinde örgütlenen aile rejiminin tamamen mülkiyet rejimi tarafından belirlendiği günümüze kadar gelen yazılı tarihin bütün özünü biçimlendiren sınıflar çatışması ve sınıflar mücadelesinin bundan böyle içinde serbestçe geliştiği yeni bir topluma bırakır.”
Pek dikkate alınmayan, hatta kitabı Türkçe’ye çeviren Kenan Somer’in eleştirisinin etkisi altında kalan yorumların aksine bu analiz çok önemlidir. Çünkü kadının soyun üretiminde ve emeğin yeniden üretiminde aldığı rolün, toplumsal sınıfların ortaya çıkışıyla onun ezilmesine nasıl olanak sağladığını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Kadının sorumlu olduğu komünal ev ekonomisi bu yeni gelişmeyle/ devreye giren iktisadi etkenle yıkılmış, insanlık, özel mülk egemenliği yanında erkek egemenliği ile de tanışıp babalık hukukuna teslim olmuştur. Bu teslim oluş, ilk sınıf çatışmasıyla zamandaştır: “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki çelişmenin karı- koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da, dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla aynı zamana rastlar.” (s. 96)
İşte bu tek eşli aile “kadının açık ya da gizli ev köleliği üzerine kurulmuştur” ve modern denen kapitalist toplum, “tek eşli ailelerden –moleküller gibi– meydana gelen bir kütledir”. Orada “erkek burjuvazidir, kadın ise proletaryayı temsil eder.” Engels, “bu tarihsel ilerleme”nin insanlığın kadın erkek arasındaki eşit ilişkilerden erkek egemenliğine geçişini, kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisi sayar, yenilginin somutlaştığı tek eşli evliliğin, bir babanın çocuklarını doğurması için kadının cinsel köleleşmesi olduğunu açıklar. Ancak Engels, “tarihsel ilerleme” saydığı tek eşli evliliğe geçişin kadın cinsin eseri olması gerektiğini de öne sürmektedir:
“Bu ilerleme kaynağını erkeklerden alamazdı; çünkü erkeklerin, günümüze kadar grup halinde evlenmenin tatlılıklarından vazgeçmek, hiçbir zaman akıllarına gelmemiştir. Ancak kadınların iki başlı evliliğe geçişe meydan vermelerinden sonradır ki erkekler sıkı bir monogamiye girebildiler- ama gerçekte bu monogami sadece kadınlar içindir.” (s.77) Niye? Çünkü; “Ekonomik yaşam koşullarının eski komünizmi yıkarak geliştiği ve nüfus yoğunluğunun da arttığı ölçüde, geleneksel cinsel ilişkiler ilkel saflıklarını yitiriyor ve iffet hakkını bir tek adamla geçici ya da sürekli evlenme hakkını bir kurtuluş gibi görmeye başlayan kadınlara, gitgide alçaltıcı ve ezici olarak görünüyordu.” Engels böyle gerekçelendiriyor kadının tek eşliliğe razı olmasını. Tek eşli evliliğin ikizi, erkekler için serbest fuhuşun ortaya çıkmış olması da cinsel köleliğin kadın için olduğunu bir kanıtı olmaktadır.
Engels, babalık hukukunun doğuşunun kadına göre yürüyen eski miras düzeninin değişmesini gerektirdiğini ve bunun hiç de zor olmadığını da söylemektedir: “Sadece gelecekte erkek üyelerin çocuklarının gens içinde kalacaklarını, kadın üyelerin çocuklarının buradan çıkarılarak babalarının gens’ine geçeceklerini kararlaştırmak, bu iş için yeterliydi.” (s. 83)
Gerçekten de tek eşli evlilikte tek kadınla yaşamak gibi bir kısıtlamayı yaşamamıştır. Tek eşli evlilik kadının cinsel kapatılması ve cinsel baskı altına alınması olarak yaşanmıştır ki, halen de büyük oranda bu böyledir.
Ancak tek eşli evliliğe geçişin doğası gereği kolay olamayacağını söylemek gerekiyor. Sonradan yapılan çalışmalar da işin böyle olmadığını açığa çıkarmaktadır. Örneğin, Bebel, Bachofen’e dayanarak geçişin Engels’in öngördüğü gibi barışçıl olmasının olanaksızlığını vurgulamaktadır: “O tarihte Asya ve Şark’ta ortaya çıkmış olan ve Güney Amerika ve Çin’de de kendini gösteren Amazon hükümdarlıklarının efsanelerinde, kadınların yeni düzene karşı gösterdikleri direnç ve mücadelenin kanıtlarını görüyoruz.” (Kadın ve Sosyalizm, s. 64)
Kollontay aynı gerçeğe işaret etmektedir: “Eski halk masalları, matriarşi ile patriarşi arasında yüzyıllar süren mücadelenin ürünüdür.”
Bebel’in yazdıklarının üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçti ve bu arada birçok araştırma yapıldı, antropoloji ve arkeoloji bilimlerinin elde ettiği veriler ortaya çıktı, kadının cinsel kapatılışına, tek eşli evliliğe barışçıl geçiş olmadığını yeterince kanıtladılar.

Kadının Özgürleşmesi

Engels, Morgan’ın Eski Toplum’u ve Bacofen’in ortaya çıkardığı yeni verileri kullanarak, onların çözümlemelerini diyalektik materyalist yöntemle irdeleyerek ve yeni verilerle test ederek kadın cinsin köleleşmesinin ve özgürleşmesinin ekonomi politiğini kurmuş ve elimize kadın sorununu anlamak için tarihsel bir perspektif, teorik bir temel vermiş oluyor. Engels’e göre, kadının yeniden özgürleşmesi için “atılacak ilk adım bütün kadın cinsin yeniden toplumsal üretime dönüşü” olabilirdi. Gerçekten de kadın cinsin kitleler halinde toplumsallaşmış üretime döndüğü kapitalist sistem onun kurtuluş mücadelesinin başladığı yerdir.
Alman Sosyal Demokrat Parti’nin liderlerinden Bebel, Kadın ve Sosyalizm kitabıyla 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında kadının köleleşmesi ve kapitalist sistemdeki somut durumunu, tarihsel evrimini ve sosyalizmin kadın kurtuluş projesini birlikte ele almış, bugüne kadar gelen programatik ve taktiksel görevleri açığa çıkarmıştır.

1. Enternasyonal’de kadın sorunu, pratik çalışmanın konusu haline gelmemiş gibidir. Bir fikir olarak, 1872 tarihli New York Kongresi’nde bir paragraf halinde programa girebilmiştir. Oysa 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika’da işçi kadınların çok yaygın direnişlerine, Avrupa’da 1830-1848 devrimlerine katılımlarına rastlıyoruz. Dahası, 1871 Paris Komünü, kuruluşunda ve yıkılışında kadın proleterlerin kahramanlıklarıyla anılır. Aynı süreçte Avrupa’da, özellikle de Amerika’da güçlü ve yaygın feminist örgütlenme ve kadın hareketi başlamıştır. Fransız liberal burjuva kadın hareketi mensuplarının Paris Komünü sırasında kadın komünarların cesetlerinin çiğnenmesine katıldıkları, onlar hakkında hakaret edici demeçler verdikleri de bilinir.
Bu dönem işçi sınıfı hareketinin yanı başında kadın özel hareketinin görünmesinin nedeni öncelikle kadın proleterler değildi. O günün sosyalist hareketi olan 1. Enternasyonal’de Marksizmden başka anarko-sendikalist, ütopik sosyalist pek çok akım yer alıyordu. İlke olarak “toplumsal sorunun bir parçası” olan kadın sorunun çözümü, hiç kuşkusuz o yıllarda beklenen dünya devrimini ilgilendiriyordu. Kadın işçi ve emekçilerin kadın özel sorununu gündeme getirmeleri, esasen erkek işçilerle eşit ücret alma ve sendikalara üye olma mücadelesi kapsamında kalmıştır. Marksizmin alanına kadının ezilmişliğinin özel biçimleri, tarihsel ve toplumsal temellerinin doğru analizi girmiş ama bu erkek egemenliğine karşı özel bir mücadele konusu yapılmamıştır. Engels’in kitabı burjuvazinin aile ve cinsler arasında ilişkilerin belli boyutlarında güçlü ama esasen ideolojik bir mücadele başlangıcı oluşturmuştur.

20. yüzyılın başında Clara Zetkin, Engels ve Bebel’in bıraktığı yerden sorunu ele almıştır. Zetkin, kadın sorununu, kadının tarihsel ezilmişliğiyle bağlarını koparmasa bile kapitalizme özgü bir sorun olarak tanımlamıştır: “Kadın sorunu daha çok, modern işçi sorunu gibi, mekanik aletlerin, buhar gücünün, elektriğin kullanılmasıyla gerçekleşen sanayi devriminin, büyük üretimin çocuğudur.”
Clara Zetkin kadının kurtuluşunun tarihsel koşullarının da kapitalizmle ortaya çıktığını söylemektedir: “Kadının kurtuluşu düşüncesi, kurtarıcı Mesih olarak makine ortaya çıkmadan ve dişli çarkların tangırtısı gümbürtüsüyle kadının insan oluşunu, onun ekonomik bağımsızlığı öğretisini ilan etmeden ortaya çıkamazdı.” (Kadın Sorunu Üzerine, s. 12-13)
Bir başka yerde, “kadın sorunu modern sanayinin çocuğudur” diye başlamaktadır. “Daha çok” kaydını düşmesine karşın kadın sorununun varlığı ile onun açıkça tanımlar ve görünür hale gelişi, daha çok da cins olarak kurtuluş için mücadele olanağının ortaya çıkış koşulları karışmış, en azından birincisi bir ölçüde gölgede kalmış durumda. Kapalı ekonomide üretken ve saygın durumu ile kadın sorununun açığa çıkamayacağı üzerinde durması da Zetkin’in, önceki sınıflı toplamlarda kadının ezilmişliğine özel bir bakış yöneltmediğini düşündürtüyor. Kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisinden, yani bu ilk köleleştirilmesinden bu yana bütün sınıflı toplumlarda erkeğin basit bir aleti, hizmetçisi, çocuklarını doğuran makinesi olduğu yüzyılları hesaba katarsak kapitalizmin sınırlarına sığdırmanın sorunun tarihsel sınırlarını daraltmak olacağı ve bunun sayısız mahsuru olacağı da bir gerçek. Clara Zetkin’in dikkatini esasen kapitalist toplumda kadın sorununa yönelttiği de bir gerçek elbet. Kapitalist toplumda kadın cinsin ezilmişliği, mutfak ve çocuk-koca bakıcılığı içinde geri kalışının özel bir psikoloji oluşturduğunu vurgulayan Clara, kapitalist sistemin cins ayrımcılığını özel bir inceleme konusu yapmıyor. Onun yazılarında, sınıflı toplumların aynı zamanda cinsiyetçi toplumlar olduğu açıklamalarına ve erkek egemen sistem kavramsallaştırmalarına rastlamıyoruz. Oysa kapitalist sistemle eklemlenmiş erkek egemenliğinin düzeyi ve rolünü görmek, kadın özgürlük mücadelesi açısından çok önemli bir yere sahip.
Bu kaydı düştükten sonra, Zetkin’in, II. ve III. Enternasyonal’in kadın sorunu ve kadın mücadelesine dair bütün teorik ve pratik kuruluşunun gerçekleştirilmesinden güncel sorunlarının ele alınışına; yine sosyalist kadın örgütlenmesinin yapılandırılmasından özel bir çalışmanın yaratılmasına kadar birinci derecede rol oynadığını vurgulamalıyız. Clara Zetkin’in, kadın sorunları söz konusu olduğunda bütün bu zamanlar içinde teorisyen, propagandist, siyasal önder, pratik örgütleyici önder olduğu bir gerçektir. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kadın örgütlenmesinin de başında olan Clara Zetkin, Eşitlik adlı kadın gazetesini, parti önderliği onu görevden alana kadar, 20 yıl kesintisizce yayımlamayı başarmıştır.
Burjuva kadın hareketinin kadın hakları için mücadele yürüttüğü 20. yüzyılın başında Clara Zetkin, proleter ve emekçi kadın hareketinin proletaryanın yükselen mücadelesinin bir parçası olarak gelişmesine özel önem verdi ve bu pratiğe önderlik etti. Bu dönemdeki kadın örgütlenmesinin ve mücadelesinin hedeflerinin daha çok, feminist hareketin emekçi kadın hareketinde yaratabileceği bölünmeye, onun “erkek düşmanlığı” çizgisine karşı durmak, erkek ve kadın işçi hareketinin, sorunun kaynağı olan kapitalist sisteme karşı ortak hareketinin önemi üzerinde durmak olarak belirlendiğini görmekteyiz. Ancak, bütün bu çözümlemelerin ve yürütülen mücadelenin evdeki patrona, cins çelişkisinin her günkü görünümlerine karşı mücadele ile özel bir birleşmeye geçmediği, bu alanda sorunlara özel bir ilgi yöneltilemediği görülebilir. Bu bakımdan dönemin proleter kadın hareketinin erkek egemen sisteme karşı mücadelesinin zayıflığını tespit etmeliyiz. Burada herhalde Clara Zetkin’den önce, Engels ve Bebel’in yaratımlarına rağmen geride duran Alman Partisi başta gelmek üzere Avrupa partilerinin ve 2. Enternasyonal’in sorumluluğunu aramalıyız.

3. Enternasyonal’de kadın sorununu çeşitli boyutlarıyla ele almaya önderlik eden Zetkin’in öncelik verdiği konu; kadınların devrim ve sosyalizm mücadelesine kazanılması ve iktidar alındığında da sosyalizmin inşasına seferber edilmesidir. Örneğin Komünist Kadın Enternasyonal’in kararlarında görevler genellikle böyle formüle edilmektedir. 3. Enternasyonal’e bağlı Komünist Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin şöyle demektedir: “Kadın kitlelerini bilinçlice KP etrafında toplanmaları, politize olmuş kadın kitlelerinin proleter devrimin hizmetine sokulması… Kadınların katılımından vazgeçilmesi düşünülemez.” (3. Kongre’ye sunulan rapordan) Zetkin aynı sunumda komünist kadın hareketinin kazanımlarının partilerin engellerine karşın elde edildiğini de ekliyor: “Çoğu ülkelerde komünist kadın hareketinin kaydettiği ilerlemeler partilerin desteği olmaksızın. Ve evet, hatta şurada burada komünist partinin açık ya da gizli direnişine rağmen elde edilmiştir.”
Demek oluyor ki, özellikle 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa Sosyal Demokrasi Partileri’nin perişan hali, militan sosyalist kadroları her konuda olduğu gibi kadın özgürleşmesi konusunda da uyarıcı olmuştur. 3. Enternesyonal’in kadın sorununda ortaya çıkan yeni ve ileri pratiği Ekim devrimi kadar bu eski deneylerin eleştirisinin izlerini de taşımaktadır.

Lenin ve Ekim Devrimi’nin Yolu


Ekim Sosyalist Devrimi’nin ve 3. Enternasyonal’in kurucu lideri Lenin, onca teorik üretimi içinde kadın özgürleşmesini başlıca bir konu olarak ele almamıştır. Ama kadın sorunu, onun önderlik ettiği Bolşevik Parti’nin programına 1903’teki 2. Kongre ile girmiştir. Kadın işçiler arasında devrimci çalışma ise partinin kitle çalışmasının önemli bir bileşenidir her zaman. Lenin esasen devrimden sonra her alanda kadın erkek eşitliğinin sağlanmasının, sosyalizmin inşası ve başarısı için kadın kitlelerinin harekete geçirilmesinin önemi üzerinde ısrarla durdu. Kadının evdeki köleliğine karşı savaşım başlatılmasının zorunluluğu üzerinde durdu. Lenin, bu dönemde kadın cinsin kurtuluşu ile sosyalizm projesinin başarısını eşitleyen çok önemli açılımlar yaptı: “Aşçı kadını devlet yöneticisi yapabilirsek eğer, ancak o zaman sosyalizmin başarısından söz edebiliriz” diyen Lenin’dir. (Kadınların Kurtuluşu, s. 88)
Lenin’in şu sözleri çok anlamlıdır: “Proletarya, kadınların tam özgürlüğünü gerçekleştiremediği sürece kendisi için de tam özgürlüğü kazanamaz.” Daha da anlamlı olan kadın özgürlüğünün gerçekleşmesi gereken alanın “ev” olduğunu açıklamasıdır: “Kadını kurtaran bütün kanunlara rağmen, kadın yine ev kölesi olmaya devam eder, çünkü önemsiz ev işi onu ezer, boğar, aptallaştırır alçaltır, onu mutfağa ve çocuğun odasına zincirler… Bu küçük ev bakıcılığına karşı geniş bir mücadele başladığında ya da daha doğrusu bu küçük ev bakıcılığının geniş ölçekli sosyalist ekonomiye aktarılmasıyla birlikte kadınların gerçek kurtuluşu gerçek komünizm başlayacaktır.” Peki, bu uğurda mücadeleye başarılı bir önderlik için parti nasıl bir konum almalıdır? Clara Zetkin’le söyleşisinde onun dile getirdiği ve bir yönerge sayılması gereken sözlerinin altını bir kez daha çizelim: “Partinin kitle çalışmasının yarısı kadın çalışması ve kadınlar da partinin eşit üyeleri olmalıdır.” Bugünkü haliyle Sosyalist Kadın Meclisleri açılımının anlamı ve önemi buradan anlaşılabilir.
Stalin’in Ekim Devrimi’nden sonra, planlı ekonomiye geçildiğinde sosyalizmin ekonomik kuruluşuna kadın cinsin katılışının önemi ve yöntemlerine dair yazıları, Sovyet örgütlenmesine kadın cinsin çekilmesine dair yazıları var. Kadın cinsin ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşama çekilmesinde elde edilen başarılarda olduğu gibi, yazının sonraki bölümlerinde eleştirel bir gözle ele alacağımız Jenotyel’in dağıtılması, 1936 aile ve kürtaj yasaları, 1944 Annelik Kararnamesi onun döneminin karar ve uygulamalarıdır. Anneliğin yurtseverlik görevi olarak tasarlanıp propaganda edilmesinden başlayan ve “gelecek komünist kuşakların yetiştirilmesini” onlara görev olarak verilmesine kadar kadınların çocuk ve aileye bağımlılığını getiren uygulamaların sorumluluğunda birinci derecede onun adı ve imzası vardır.
Nadejda Krupskaya, öncelikle Bolşevik Parti’nin kurucu kadrosu içindeki bir kadın olarak, kadın sorununda da çalışmalara damga vurmuştur. Onun öğretmeni olduğu gece okulları işçi kadınların eğitimlerini de sağlamıştır. 2 ve 3. Enternasyonal kongrelerinde yer alan Krupskaya işçi kadınların sorunlarını ele almıştır. Yine sosyalizmin kuruluş sürecinde kadının özgürlüğü bakımından devrimci atılımlarda olduğu kadar sorunlu karar ve kararnamelerin altında onun imzasının da olduğu bir gerçek. İleride bunun bazı örneklerine değineceğiz.
Kollontay, devrimden önce de kadın işçilerin örgütlenmesi için aktif bir çalışma yürüttü, Rusya’da işçi ve yoksul kadınların toplumsal ve ekonomik durumlarını ele aldığı kitaplar yazdı. Ekim devriminden sonra, eski düzen evlilik ve aşk konularında toplum alt üst olurken, bu iki ilişkide özgürlük arayışı özellikle gençliği sarmışken soruna teorik çözümleme çabasıyla yaklaşan bir önder olmuştur. Onun bütün o kargaşa yıllarında aşka ve evliliğe, işçi ahlakına ilişkin yazdıkları bugün bile son derece ufuk açıcıdır. Ailenin ne olacağının tartışıldığı ve eski ilişkilerin hızla çözüldüğü o devrimci ortamda, tarihsel bir kategori olarak ailenin, kendisini yaratan özel mülkiyetin tasfiyesiyle ortadan kalkacağını söylemiş, gelecek insan topluluklarını da şöyle tanımlamıştır: “Kanbağı yerine ortak çalışmaları, ortak ilgileri ve yükümlülükleri ile dayanışmacı bir şekilde birlik olan insanlar birlikte yaşayacak ve birbirini eğitecektir…” (Kollontay: s.306)
Ne var ki, devrimin ilk yıllarının kargaşası içinde devrim partisi ve hükümeti, boşanma özgürlüğü kadınların aleyhine işlediğinde, aile yasalarında değişikliğe gittiği gibi Kollontay’ın fikirlerine de tavır alır. Dahası, onun özgürlükçü yaklaşımları, hayatındaki özgür seçimleri tutucu eğilimlerin hedef tahtasına oturacaktır. İşçi muhalefetinde önderlik pozisyonunda yer aldıktan sonra da etkin yönetici görevlerinden alınmıştır. Bu arada Merkez Komitesi’ne bağlı Jenotyel başkanlığından da bu nedenlerle alındığı düşünülebilir. Ömrünün sonrasını yurtdışında elçilik görevlerinde ve anlaşılan sessizlik içinde geçirmek zorunda kalır. Onun yaşamının sonraki bölümlerini çok iyi bilmiyoruz; otobiyografisinde de çok iz bulamıyoruz ama 1949’da jenotyel örgütlenmesinin 30. yıldönümünde konuştuğunu, Belgeler’de yer alan yazısında “SSCB’de kadının kurtuluşunun gerçekleştiği”nden söz ettiğini öğreniyoruz. Tabii bu ağır yanılgının nedenlerini bugün bile anlamamız çok mümkün görünmüyor.

3. Enternasyonal

3. Enternasyonal’de kadın kurtuluş mücadelesi öncekilere göre çok daha sistematik olarak ele alınmış ve örgütlenmiştir. Enternasyonal’in Merkez Yürütme Kurulu’na bağlı olarak Kadın Seksiyonu vardır. Burada Enternasyonal’in seksiyonları olan ülke Komünist Partilerinin merkezden başlayarak kadın seksiyonları, komisyon örgütlenmeleri için teorik ve pratik çalışmalar yürütülür. Bu çalışmalar, hata ve zaafları yanında, birçok alanda kazanımlarıyla birlikte kadınlar arasında önemli ve zamanının en kapsamlı komünist çalışma deneyimleri dönemidir.
Clara Zetkin’in bir önceki dönemde sözünü pek etmeği erkek egemenliği, bu dönemde bizzat Komünist Enternasyonal’e bağlı olarak örgütlenen komünist partilerin kadın kollarının çalışmalarında karşısına çıkmaktadır: “Çoğu ülkelerin de komünist kadınlar hareketinin kaydettiği ilerlemeler komünist partisinin desteği olmaksızın ve evet, hatta şurada burada komünist partisinin açık ya da gizli direnişine rağmen elde edilmiştir. Henüz şu gerçek yeterince kavranamamıştır: Kadınlar devrimci mücadelelere bilinçle, hedef şaşmaz biçimde, emin adımlarla, fedakârca katılmadıkları sürece ne proletarya iç savaşta egemenliği kazanabilir, ne de kendi diktatörlüğünü kurduktan sonra komünist toplumun inşasına başlayabilir.” (Kadın Sorunu Üzerine, s.83)
Bu temel yaklaşımı hatırlatan Zetkin, Enternasyonal Başkanı’nın bu noktada gösterdiği ilgiyi de anıyor: “Yürütme Kurulu Başkanı yoldaş Zinovyev, kadınlar arasında çalışmanın, tüm komünist çalışmanın yarısı anlamına geldiği konusunda tam bir anlayış göstermiştir.” Ama bir tek başkanın olumlu yaklaşımı partilerin genel tutumunun değişmesine yetmiyor. Zetkin, özel kadın örgütlenmesinin Enternasyonal’in tüm seksiyonlarında kabul görmediğini vurguluyor: “Bu araca her partinin sahip olması gerekmektedir. … Bu kararı uygulayanlar salt bazı partilerdir, çünkü bu karar yalnızca bizim konferansımızda alınmış, Uluslararası Kongre tarafından kabul edilmemiştir.” (age., s.103) Yani başkanın olumlu yaklaşımına rağmen Enternasyonal Kongresi kadınların kararlarını onaylamayabiliyor!
Clara Zetkin 1922’de gerçekleşen Enternasyonal’in 4. Dünya Kongresi’nde, partilerin kadın çalışmasında ikili görevlerinden şöyle söz etmektedir: “Komünist kadın hareketi; kadınlar arasında ikili amaç doğrultusunda (yapılan) planlı komünist çalışmadır. Birincisi, komünist kadınların Komünist Enternasyonal’in tek tek ulusal örgütlerine ideolojik ve örgütsel bakımdan sıkı bir şekilde çekmek ve orada faaliyete geçirmek, bu seksiyonların tüm yaşantısının ve dokusunun bilinçli bir şekilde taşıyıcıları yapmak; ikincisi, komünist olmayan kadınları bu seksiyonlara kazanmak, onları proletaryanın eylemlerine ve mücadelelerine çalışan kadın yığınları böylesi mücadeleler için seferber edilmeli ve yetkin hale getirilmelidir.
… Parti içinde kadınların geliştirilmesi ve teşviki için onları erkek üyeler düzeyine getirebilmek için hem teorik hem pratik olarak özel eğitime gereksinim olduğu…” (age., s. 142-145)
Bu iki pasajda kadınların enternasyonal partilerine çekilmesi ve parti çalışmalarının bilinçli taşıyıcıları olmaları için yapılması gerekenlere çok değerli vurgular yapılıyor. Ama sorun şu: Kadın özel sorunu, erkek egemenliği ve buna karşı özel mücadele, görevler arasında sayılmıyor. Niye? Ya da bu üçüncü görev hem komünist kadınlar, hem de işçi kadınlar arasındaki çalışmada ele alınmazsa sonuç ne olur? Soruna böyle yaklaşmamanın yaşanmış deneylerde açığa çıkan sonuçları ne olmuştur? Bugün artık bu soruların yanıtını çok açık olarak verebilmeliyiz.
İki bakımdan da soruna bu üçüncü görevi yedirerek bakamamanın ağır faturası ortadadır. Birincisi; partilerin içinde erkek egemenliğinin yenilgiye uğratılmasında fazla mesafe alınamamış, kadın-erkek özel yaşamları, komünistlerin ev içi egemenlik ilişkileri sorgulanamamıştır. Rusya’da rakamların ortaya koyduğu gibi, parti içinde kadınların yukarı kademelerde, özellikle Merkez Komitelerinde ciddi bir varlık olamamaları gibi bir sonuçla karşılaşılmıştır. Yalnızca komünistler değil, gözünü sosyalizmin başarılarına dikmiş, bu ilk sosyalizm kuruluşunun çevresinde büyük bir sempati halkası oluşturmuş devrimci-demokratik dünyanın hayal kırıklığında bunların çok ciddi bir payı olduğunu, bugün kim inkâr edebilir?

Sovyetler’de Kadın Özgürleşmesi

Yaşanmış bir deneyim olarak Sovyetler Birliği’ni ele almadan önce Lenin’in iki özlü belirlemesini yeniden aktarmak istiyoruz. Birincisi: “Sovyet iktidarı, demokrasiyi en ileri ülkelerden bile daha büyük ölçüde gerçekleştirmiştir, çünkü kanunlarında kadınların eşitsizliğinden hiçbir iz bırakmamıştır… Tek başına kanunlar tabii ki yetmez ve salt kanunlar bizi memnun etmez.” (Kadınların Kurtuluşu, s. 78)
İkincisi: “Sosyalizmi kurmak için şimdi temeli temizleme hazırlıkları yapıyoruz, ama sosyalizmin kurulması ancak kadınların tam eşitliğini başardığımızda ve önemsiz, aptallaştırıcı, üretici olmayan işten kurtulmuş olan kadınlarla, bu yeni çalışmayı birlikte yüklendiğimizde başlayacaktır. Bu, uzun yıllarımızı alacak bir iştir.” (age, s.79)
Sorunu tartışırken bu iki önermeyi özellikle göz önünde tutmalıyız.
İlk sosyalist inşanın gerçekleştiği Sovyetler Birliği’nde, kadın sorunun çözümü doğrultusunda gerçekleşenler, gerçekleşemeyenler, yanlışlar-doğrular, nedenleri; ileri atılımlar, sendelemeler, geriye dönüşler pek çok olgu var bu deneyde. Ekim devriminden hemen sonra Bolşevik hükümet kadın sorununda çözüm için yasa bazında çok önemli değişikliklere gidişi başlattı. Değişimleri kronolojik olarak sıralayalım:

1. 29 Ekim 1917; sekiz saatlik işgünü kabul edildi ve kadınlara gece çalışma yasağı getirildi.
2. 28 Kasım 1917; yüz otuz küsur kadar milliyet ve etnik gruba mensup cinslerin tam hak eşitliği ilan edildi: “Kadına tüm insan hakları tanınarak insan konumuna uygun sorumluluklarını yüklemeye, mutfaktan ve çocuk odasından dışarı, tarihin yeni çağına çıkartma…”
3. 18 Aralık 1917; evlilik yasaları değiştirildi, erkeği üstün gören tüm yasalar değiştirildi, evlilikte kadın erkek eşitliği sağlandı. Boşanma kolaylığı, meşru-gayrı meşru çocuk ayrımı kaldırıldı. Kilisenin evlilik kurumu üzerindeki etkisine karşı mücadele amacıyla yalnızca “medeni evlilik” geçerli sayıldı.
4. 17 Ekim 1918; Evlilik, Aile ve Vesayet Yasası (SED ve KK s. 299) çıktı. (Yasa 1 Ocak 1927’ye kadar yürürlükte kaldı.)
5. 1921 yılında çıkarılan kararnameyle, evlilikte özgür soyadı seçimi hakkı tanındı.
6. 18 Ekim1920 kürtaj yasağı kaldırıldı, devlet kontrolünde yapılması kararlaştırıldı. Lenin, henüz Avrupa’dayken, kürtajı; “toplumsal bir kötülük” sayar, kürtaj yanlılarını da “yeni maltusçuluğun” ve “kuşbeyinli ve bencil filisten çiftlerin çocuk düşmanlığı” olarak değerlendirir. Devrimden sonra Sovyet devleti, dünyada ve Rusya’da giderek yaygınlaşan “toplumsal kötülük” sayılan illegal kürtaja karşı, onu serbest bırakarak mücadele kararı vermek zorunda kalmıştır: “Bütün ülkelerde yasama, bu kötülüğe karşı hem kürtaj yapma suçlusu kadını, hem operasyonu yapan doktoru cezalandırarak mücadele ediyor. Bu mücadele yöntemi etkisizdir. Kürtaj zorunlu olarak gizlice yapılmakta ve kadın pek çok durumda, cahil kişilerin kurbanı olmaktaydı… İşçi köylü iktidarı, bu olayın sosyalizmin inşasıyla giderek ortadan kalkacağını öngörmektedir.” (aktaran, H. Y., Kadın Sorunu Üzerine Yazılar, s. 251)
Demek ki, yasaklamanın “bu kötülüğü” ortadan kaldırmada o güne kadar çok etkisiz olduğu görülmüştür. Aydınlatma kampanyası, devlet kontrolünde, sağlıklı ortamlarda kürtaj, anne ve çocuğun devletçe korunması, meşru ve gayrı meşru çocuk ayrımının ortadan kaldırılması gibi önlemlerle, “sosyalizmin inşasıyla giderek ortadan kalkacağı” öngörülerek, mücadele yolu seçilmiştir.
Sovyet devletinin seçtiği yol hiç kuşkusuz kadın cinsi bakımından devrimsel değerde kazanımdır. Ancak yaklaşımda hiç sorun olmadığı anlamına gelmiyor. Nüfus planlamasının, bir soyutlama olarak, yeni maltusçulukla bağı kurulabilir belki ama kürtajın “toplumsal kötülük” olarak nitelendirilmesi kabul edilemez. Bütün tek tanrılı dinlerin, –özellikle kilise eliyle kadına karşı ağır suçlar işlemiş olan Katolikliğin– insanlıkta yarattığı önyargıları dillendirmekten başka bir anlama gelmez bu. Analığı kutsayan tek tanrılı dinlerin, kız çocuğu doğuran kadınların yaşadığı aşağılanmanın ve kız bebeklerin öldürülmesinin esin kaynağı olduğunu bilmekteyiz. Kaldı ki, istenmeyen gebelikten kurtulma bir hak olarak kadına –ekonomik ve toplumsal koşullar nedeniyle– tanınırken bunu kullanmanın “toplumsal kötülük”le anılması, hiç de demokratik ve eşitlikçi bir duruş değil. Örneğin, kürtaj için başvuran kadına, “toplumsal kötülük” yapmakta olduğunu düşündürmekten daha ağır bir baskı olabilir mi?
Nitekim, 16 yıl önce boyun eğilen “kötülük”, gerekli ekonomik koşullar sağlandığına kanaat getirildiğinde, “giderek ortadan kalkacağı” sosyalist bakış açısı unutularak 1936’da, yeniden yasaklanmıştır. Yasakla, toplumsal bir sorunun çözülemeyeceği; yasak varsa eğer, orada bir çözümden, hele de toplumsal bir çözümden söz edilemeyeceği açıktır. Üstelik bu kararla kürtajın yeniden yeraltına itilmesinden başka bir sonuç elde edilememiştir. Kürtaj yasağının kadınların toplumsal alanda etkinliklerini sınırlayıcı olduğu da bir gerçek. Örneğin kürtaj tartışmalarına katılan bir öğrenci kadın, eşi de öğrenci olduğu, üstelik birlikte yaşayacakları evleri bile olmadığı o koşullarda (1935 yılı) çocuk sahibi olacak durumda olmadıklarını, eğer kazara çocuk sahibi olurlarsa kendi eğitimini yarım bırakmak zorunda kalacağını, bunu ise istemediğini dile getirerek tartışmaya katılmaktadır. Bu örnek de gösteriyor ki, kürtaj yasağı, kendilerini sosyalizmin kuruluşuna adayan, bunun için nitelikli işgücü haline gelmek için çırpınan genç kadınların eğitim ve hatta, daha sonra açığa çıkacağı gibi üretim süreçlerine katılımını baltalamıştır ya da öyle bir potansiyele sahip olmuştur.
Dolayısıyla kürtaj ile ilgili karar olsa olsa siyasal bir “çözüm”ün ifadesi olabilir, Sovyetler Birliği’nde olan da budur. Söz konusu zaman diliminde yaklaşan savaşa ve ekonomik inşada insan gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle böyle bir karar aldığından kimse artık şüphe etmemeli. Peki, ortada kalan sorun ne? Politik ihtiyaçlar sosyalist bir iktidarı ve dünyanın öncü komünist partisini, kürtaj konusunda –elbet yalnız bu değil, sorunun birçok başka konularında da– Marksist ilkeden sapmaya itmiş, bir ihtiyacı teorileştirerek geleceğe yanlış bir bakış açısını aktarmıştır. Daha kötüsü, yeni bir dünyayı kurmakta olan genç kadın ve erkek kuşaklara bir politik ihtiyacı açıklamak, bu noktada onları aydınlatarak harekete geçirmeye güvenmek yerine, idari kararlara, yönetsel yetkilere güvenmek yolunun seçilmiş olmasıdır. Ki bu da, bir miras olarak halen omuzlarımızdaki yüklerden biridir. Bu tür yaklaşımların sonuçları ağır bedeller olarak ödenmiş, sadece Sovyet halkına değil tüm insanlığa. Sosyalizme ve sosyalist iktidar güçlerinin gerçeği ilan ederek, mücadelede kararlılığı geliştirebileceğine güveni sarsmıştır. Bu gibi olgular, karşıdevrim güçlerinden başka bir dizi revizyonistin, küçükburjuva aydınların ve örgütlerin sosyalizmin bu ilk deneyiminin kadınlara kazandırdıklarını karartan saldırılar yapmalarına alan açmıştır.

Evlilik yasaları kadın özgürleşmesini nasıl etkiliyor?

1926’da (1 Ocak 1927) yeni bir Evlilik ve Aile Yasası çıkarılarak evlilik konusunda ortaya çıkmış yeni arayışlara yanıt üretilmek istenmiştir. Şirin Tekeli, bu yasa dolayısıyla sosyalist devletin evlilik ve aile politikalarını “1926’dan itibaren yeni aile yasasıyla birlikte geri dönüş başladı” diye değerlendirmektedir. Bir kere yasa, boşanma özgürlüğünü kısıtlamamaktadır. Çünkü, çok şiddetli tartışmaların sonunda serbest evlilikler yasal evliliklerle eş tutulur ve tek tarafın başvurması yeterli görülerek, önemli bir aleyhte ağırlığa karşın, boşanma kolaylaştırılır. Sorun yasada değil, içinden geçilen maddi-siyasi hayatın koşullarındadır. Gelişmeler, ekonomik ve toplumsal gerçekliğin kadınların özgür yaşamları seçmesine olanak vermediğini, bir ölçüde eskiye-geriye dönüşün ip uçlarının o dönemde başladığını gösteriyor.
Peki, Lenin’in uyarısına ve boşanma hakkının kadın ve çocukların aleyhine işlediği görülmesine rağmen boşanmayı daha da kolaylaştırmasını eleştirmeli mi? Bu ne derece doğru olur? Boşanma özgürlüğünü erkek cinsi kendi leyhine kullanmayı başarmış, kadınlar bu kez boşanma özgürlüğü adı altında cinsel istismara ve ezilmeye devam etmiştir. Evet ama yine de bu toplumsal gerçekle yasalara dayanarak mücadele edilemezdi, edilememiştir de. Buna karşılık bir çözüm olarak başvurulan boşanmanın zorlaştırılmasının kadını kendisini her fırsatta istismar etmekten kaçınmayacak bir erkeğe ve mutsuz evliliğe daha fazla katlanmaya mecbur edeceği açık değil mi? Ya da kadını, aşağılanmanın bir başka biçimi olan nafakaya, hatta nafaka peşinde koşmaya mahkum edeceği açık değil mi? Ve nihayet eve kapatılmasını kaçınılmaz hale getireceği belli bu tür kararlarla toplumsal maddi gerçeklikle mücadele edilebilir mi ya da edilebildi mi? Sonuçlara bakarak söylemeliyiz ki, Sovyet pratiği beklenenin aksini açığa çıkarmıştır. “Düzen tutturma” girişimleri, toplumsal kurumları giderek daha fazla partiyi, devleti ve eskiye başvurmak zorunda bırakmıştır. Eskiye her başvurma, giderek mülkiyet düzenindeki aile- boşanma araçlarına geri dönmeyi kaçınılmaz kılmıştır. Hiç kuşkusuz sosyalizm, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi, bölüşüm alanında “burjuva hukuku” nun geçerli olduğu süreçtir. Toplum herkese ihtiyacını veremediği sürece burjuva hukukun baskısının süreceği yerlerden birinin hala “eski” formatta süren aile olacağı da bir gerçek. Bu durumda komünist partisi ve sosyalist iktidarın, geleceğin önünü açmaya özen göstermesi, ezilen cinsi ilgilendiren her olayda, ‘yeni’nin araçlarına gözünü dikmesi gerekir. Örneğin nafakanın, sosyalist iktidar altında olsa da başvurulduğunda kadını eski duruma geri götürmede bir köprü olduğu görülemez miydi? Bunu görenler yok muydu? Vardı elbet. Aleksandra Kollontay bu gerçeği gördü ve henüz ekonomik özgürlüğüne kavuşamamış kadınların boşanma halinde, zaten evlilik birliği yürümediği için ayrıldığı erkeğe bağımlılığını sürdürecek nafakanın yerine “devlet fonu” oluşturulmasını önerdi. Ama onun ve onun gibi düşünenlerin sesleri o koşullarda yeterince dikkate alınmadı. Sosyalist devlet, ilk başlarda toplumsal fonların kullanım alanlarına boşanmış kadınları almayı öngöremedi.
Bunlara bakarak kadının özgürleşme derecesinin sosyalizmin kuruluş derecesini belirleyeceği doğrusunun yeterince bilince çıkarılmış olmadığını anlıyoruz. Erkek egemen toplumsal çerçeve elbet siyasi çerçeveyi de etkilemiş, pek çok durumda belirlemiştir.
Peki, erkek egemen toplumsal çerçeveyi kabul ettiğimize göre önerilenin hayali olduğunu söylemek gerekmez mi diye sorulabilir. Gerçekten de Kolontay’ın önerisi hayali miydi? Bir akıl yürütme denemesiyle önerilenin hayali olmadığına rahatça ulaşırız. Erkeklerin, evliliği ve boşanmayı, Müslümanların ‘muta’ evliliğine çevirmelerini önlemek istiyorsak, “nafaka” denen para devletçe tahsil edilmeli ve Kollontay’ın önerdiği gibi “kadına ve çocuğa yardım” fonuna aktarılmalı. Hiçbir kadın eski “koca”nın olası eziyetine terk edilmemelidir. Kadını mutsuz bir evliliğe ve sorumsuz bir kocaya mahkum etmeden toplum eliyle sorun ancak böyle çözülmüş olur. Kaldı ki bugün burjuva toplum düzeninde nafaka ile kadının yarınını bile onu terk eden ya da terk edilen kocaya bağımlılıktan kurtaracak yeni mekanizmalar; örneğin ev kadınlarına genel sigorta, emeklilik hakkı önermiyor muyuz? Demek oluyor ki, nafaka yerine genel sigorta, kadın için toplumsal fon, bugün burjuva düzene karşı mücadelede demokratik bir talep, gelecekte de devrimci ve sosyalist iktidarların uygulayacağı demokratik veya sosyalist bir tedbir olabilir.
Sovyetler Birliği’nde kadına çocukla özdeş yardım politikasını da bu bağlamda eleştirmek gerekir.

1936 yılında çıkarılan yeni aile yasası öncekilerden farklı olarak boşanmayı zorlaştırdı ve “Sovyet ailesinin güçlendirilmesi” formülüne ulaşıldı. NEP etkisindeki ekonomik hayat koşullarında bile ailenin güçlendirilmesine gereksinim duymayan sosyalist iktidar, sadece kadını ve çocuğu korumanın güçlendirilmesiyle uğraşmışken 1936’da, hem de “sosyalist ekonominin kuruluşu tamamlanmış”ken, Sovyet toplumunda “eski tip sınıflar kalmamış”, “geriye dönüşün imkansız olduğu” ilan edilmişken bir düzen örgütlenmesinden başka bir anlama gelmeyecek olan Sovyet ailesinin güçlendirilmesine ulaşılmıştı. Niye, neden ve nasıl varıldı bu noktaya? Ayrıca sonuçları ne oldu? Bunlar bugün sosyalizm deneyleriyle uğraşılırken en çok sorulması gereken sorular.
Bugün birçok olguyu bir araya getirip değerlendirdiğimizde “ailenin güçlendirilmesinin” de bir düzen tutturma kaygısıyla yapıldığını anlıyoruz. Bu ‘düzen’ ise eski düzendir ve ailenin güçlendirilmesi, kadın özgürlüğünden ödün verilmeden olmazdı. Kadın özgürlüğünü feda etmeden aile; yani koca-baba, çocuk, kadın-anne birliğinin güçlendirilmesi olmazdı. Çünkü aile dediğimiz bu çekirdek, başka şeylerin yanında kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur zamanında. Sovyetler’de katedilen onca mesafe bile, henüz daha o evsel kölelikten çok az şey atmıştır.
Sorun elbet burada bitmiyor, “geriye dönüşün imkansız olduğu”nun ilan edildiği halde Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğünün güçlendirilmesi, askeri ve sivil güvenlik kuvvetlerinin güçlendirilmesin gerekliliği üzerinde de duruluyor, hatta bu açılardan durum teorileştirilerek Marksizme “katkı” sunuluyor. Demek ki, o tarihsel kesitte toplam olarak bir düzen örgütlenmesi ile yüz yüze kalındığını ya tercih edildiğini görüyoruz. Bunları da hesaba katarsak varılan durak daha iyi anlaşılacaktır.

Kadın özel örgütlenmesi

Yazının girişinde de ifade etmiştik; ezilen cins olarak kadınlar arasında politik çalışmanın özel araçlar, özel yöntemler olmaksızın örgütlenemeyeceği dünya komünist hareketinin en önemli görüşlerinrden biridir. Bu bilince ulaşıldığında partiler ve sendikalar kadınlar arasında özel çalışmalar örgütlemeye başlamışlardır. İşçi kadınlarla başlamak üzere ezilen kadınların kitleler halinde devrim ve sosyalizm mücadelesine katılması ancak böyle sağlanmıştır. Sosyalist devrim kadının cins olarak kurtuluşunun da maddi koşullarını yaratacaktır çünkü. SBKP’nin devrim öncesi pratiğinde bu ne kadar böyle oldu, bunun çok açık verileri yok. Ama Ekim devrimi olduğunda, Clara Zetkin’in önderliğinde Batı Avrupa Sosyal Demokrat partilerinin çalışmasında bu esaslar, partilerdeki erkek egemen direnişlere karşın uygulanmaktadır.
Ekim devriminden hemen sonra SBKP’de de partinin kadın kolları olarak Jenotyel örgütlenmesine gidilmiştir. Kollontay, İnnesa Armand Jenotyel’in ilk başkanlarıdır. Merkez Komitesi’ne bağlı olarak çalışan Jenotyel on yıl boyunca partide ve partinin kitleler arasında kadın özel çalışmasını örgütlemiş, yeni bir hayatın ve yeni bir toplum biçiminin oluşmasına kadınların katılımını sağlamak için uğraşmıştır. Öylesine zorlu bir uğraştır ki, kadın öncüler, ezilenin en ezileni kadınları aydınlatma ve örgütlenmeye gittiler.*

*Alıntıdır.

 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK