9 C
İstanbul
Salı, Eylül 29, 2020

KUTSAL EKMEK

KUTSAL EKMEK

Henüz yaşamı, çevreyi, nesneleri kısaca yaşamda var olan somut gerçeklikleri tanımaya, algılamaya başladığım ilk çocukluk çağlarımdı. Kar altında geçen uzun kış gecelerinde ocağın başında annemden dinlediğim masallar başka dünyaların varlığının ayırtına varmamı da sağlamıştı. Bu masallarda çocukluk belleğime takılıp kalan önemli bir mesaj da ‘Kutsal Ekmek’ olmuştu. Ekmeğin kutsallığı üzerine, dinlediğim masallarda birçok anlatım geçiyordu. Hepsinde ortak özellik; ekmeğin yere atılmayacağı, ayak altına alınmayacağı, ekmeğe saygı gösterileceği, yenmeyen ekmeğin bile ayakaltı olmayan yüksekçe bir yere konup, doğadaki diğer canlıların yemesine bırakılacağı şeklindeydi. Bir masalda, aklımda kalan bir öyküyü kısaca yazmak istiyorum: Adamın biri ekmeğin kullanımı ve kutsallığı konusunda çok duyarlıymış. Bu yönde eşine ve çocuklarına da sıkı öğütlerde bulunuyormuş. Davet-düğün-dernek gibi toplu yemek yenen mekânlarda, çocukların yediği ekmek kırıntıları yere dökülmesin diye, çocukların boynuna bağlanabilen bir önlük yaptırmış, böylece ekmek kırıntıları bu önlüğün üzerinde toplanıyormuş. Bir sabah insanlar dışarı çıktığında, her tarafı ekmekle kaplı görüyorlar. Gökten kar yerine ekmek yağmış. Herkes ekmeğe basıp, gezerken bir tek o adam, çocuklarına birer torba vermiş, çocuklar yürüdükleri yolda ekmeğe basmamak için, ekmeği alıp, torbaya koyuyorlarmış. Daha sonra köyde bir kıtlık olmuş. Tarlalara ekilen tohum bitmeyince, buğday da olmamış. Böylece insanlar aç kalmış. Bir tek o adamın tarlasında ekin bitmiş ve buğdayı olmuş, böylece çocukları açlıktan ölmekten kurtulmuş. Bu öyküde de belirtildiği gibi, ekmek ne kadar çok olursa olsun, onun kutsallığı bir an olsun unutulmayacaktı. Bu öyküyü dinledikten sonra çocukluk aklımla, anneme ‘neden et-süt-sebze-meyve kutsal değil de sadece ekmek kutsal’ diye sormuştum. Annem de ‘oğlum ekmek erkekle öküzün emeği ve alın teri olduğu için kutsaldır’ demişti. 


Her ne kadar bu anlattığım masaldan bir öykü de olmuş olsa; annemin vurguladığı şey gerçekti. Makine gücünün olmadığı o devirlerde en zor şey buğday tarımıydı. Ekmek de buğdaydan elde ediliyordu. Aynı zamanda ekmek temel besin kaynağıydı. Ekmeğin olmadığı hiçbir evde insanların uzun süre yaşamda kalmaları mümkün olamazdı. Diğer besin kaynakları daha kolay erişilebilir olduğu halde, ekmeğe göre 2.planda kalıyorlardı. Özellikle savaş yıllarında erkeklerin askere alınması, devletin buğdayı asker için toplaması, aynı dönemde kuraklığın da olmasıyla, buğday kıtlığı çekilmiş, insanlar 1. ve 2. dünya savaşları sırasında kıtlığı yaşayarak, ekmeğin ne demek olduğunu da görmüşlerdi. Toplumun beslenmesinde hiçbir besin kaynağı ekmeğin yerini tutmamıştı.


Ekmeğin nasıl elde edildiğine kısaca değinirsem, ekmeğin kutsallığı daha iyi anlaşılacaktır: Sonbaharın sonlarında yaklaşık olarak bir ay bir çift öküz ve bir adamla tarla sürülür. Sürme işi gün boyu devam ederdi. Tarla köyden uzaksa, sürme işi bitinceye kadar orada konaklanırdı. Yemek evden taşınırdı. Çift sürmeye başlamadan önce, tarlaya hayvan gübresi atılırdı. Hayvan gübresi de evin yanından tarlaya katırla taşınırdı. Yazın sonuna doğru buğday orakla biçilirdi. Orakla buğday biçme işi de çift sürmek kadar zahmetli ve uzun süren bir işti. Daha sonra buğday sapı harman yerine toplanırdı. Buğday sapı dövenle ezilirdi. Döven altında keskin çakmak taşları olan, biri birine ekli enli 2 tahtadan oluşuyordu. Dövenin önüne 2 tane öküz bağlanır, dövenin üstüne bir adam ağırlık yapmak için binerdi. Günlerce harman yerinde öküzler döveni döndürür dururdu. Ortada yığılı olan buğday sapı sırayla dövenin altına serilirdi. Böylece sapın hepsi saman olurdu. Ezilen buğday sapı harmanın ortasına toplanırdı. Bu sefer ezilen ve saman haline gelen sapın buğdayını samandan ayırmak için saman havaya savrulurdu. Bunun için de uygun rüzgârın esmesi beklenirdi. Bazen günlerce rüzgâr beklenirdi. Yaba ile o samanın hepsi havaya atılırdı. Rüzgâr samanı biraz öteye götürürdü. Buğday taneleri ise, ağırlığı nedeniyle savrulduğu yere inerdi. Böylece samanla buğday biri birinden ayrılmış oluyordu. Tam ayrışmayan kısmı ise kalburdan geçirilerek elenip, ayrıştırılıyordu. Buğday derme ve harman işi de bir aydan fazla zaman alıyordu. O kadar zahmetle elden edilen buğday da fazla olmuyordu. Elde edilen buğdayın yarısı 2. yıla tohum olarak saklanıyordu. Geriye kalan ise ancak ekmek ve bulgur yapmaya yetiyordu. Tarlalar susuz olduğu için, her şey ilkbaharda yağacak yağmura bağlıydı. Bazen öyle kurak oluyordu ki, buğday neredeyse, hiç olmuyordu. Buğday tarımı bu kadar zahmetli ve zor olduğu halde, elde edilen ürün çok az oluyordu. Bizim köyde buğday satın almayan belki birkaç aile vardı. Birçok aile kendi tarımının yanında, geri kalan ihtiyacını satın almak zorunda kalıyordu. Ulaşım ve taşımanın hayvanla yapılabildiği o yılarda, uzak mesafelerde buğday taşımak da zormuş. Bizim köyden Adıyaman taraflarına buğday almaya gidiliyormuş. O da gidiş-geliş bir haftayı buluyormuş. 1. Dünya savaşı yıllarında annemin annesinin babası bir komşusuyla, Adıyaman tarafına buğday almaya gidiyor. Sonbaharın sonları olan günlermiş. Dönüş yolunda dağda fırtınaya yakalanıyorlar. Annemin dedesinin eşeği yorulup, yolda kalıyor. Annemin dedesi buğday yükünü kendi sırtına alıp, yola devam ediyor. Yolda fırtına iyice artıp, tipiye çevirince, annemin dedesi de yorgun ve terli haliyle öylece donup ölüyor. Arkadaşı ise katıra binip, katırın yol alabilmesiyle kurtuluyor. 2. günü hava düzeliyor. Köylü gidip cenazeyi alıp getiriyor.
Tüm bunları bir arada düşününce, erkeğin ve öküzün emeğinin tanrısal ve ulvi bir kutsallığının olmasını da yadırgamamak gerekir diye düşünüyorum. Hele ekmek beslenmenin temelini oluşturuyorsa, bu daha da önem kazanıyor. Savaş ve kıtlık yıllarına ait açlık ve ekmeğe kavuşma ile ilgili birçok öykünün çocukluk belleğimde olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bunların çoğunu annemden dinlemiştim.
Her şeye, makineye dayalı modern tarım ve ulaşımdaki kolaylıkla kavuştuk. Artık buğday tarımındaki zorluk, ekmeğin temini sorun olmaktan çıktı. Artık buğdayın üzerinde erkek ve öküzün emeği de kalmadı.
Her şey bir anda, birden bire değişti. Asırlardır devam etmekte olan, kara sabana dayalı buğday tarımı, birden bire yerini makine ve modern buğday tarımına bıraktı. Böylece Kutsal Ekmek öyküsü de masallarda kalmış oldu.

Hasan GÜL

1 YORUM

  1. Günaydın Sevgili Canlar
    Makalenin içeriğine uygun olarak hoş Fotoğraflar eklediğiniz için çok teşekkür ederim İsmet bey kardeşim.
    Saygı, sevgi, selam sunuyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikEdebiyat ve Sanat Üzerine
Sonraki İçerikÖğleden Sonra Beş

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK