9 C
İstanbul
Çarşamba, Aralık 2, 2020
Ana Sayfa Kritik ĶÜRT MEHMET MALATYA ÖZELİNDE TÜRKİYE'DEKİ DEVRİMCİ MÜCADELE

ĶÜRT MEHMET MALATYA ÖZELİNDE TÜRKİYE’DEKİ DEVRİMCİ MÜCADELE

-68 VE 78’LERDEN EDİNİLEN DENEYİM ve DERSLER-
KÜRT MEHMET-MALATYA’DA DEVRİMCİ MÜCADELE

Kazım EROĞLU

DR. METEHAN AKBULUT 68 ve 78 devrimci süreçlerini yaşayan KÜRT MEHMET (Mehmet Tekin)’in yaşadıklarından, duygu ve düşüncelerinden ve dönemin tanıklığından hareketle bir söyleşi kitabı hazırlamıştır. Bu eserde, DEV-GENÇ, THKP-C ve DEVRİMCİ YOL yapılanmasındaki çalışmaların, daha ziyade Malatya özeli üzerinden anlatımlarını ve değerlendirilmesini görmekteyiz. Yazarımızın da belirttiği gibi ‘objektif bir tarih yazıcılığı’ oluşturmasa da, bu eserin, 68 ve 78 dönemlerinin bir yanına da olsa ışık tutuğunu söylemeliyiz.
Bu dönemlere ilişkin birçok analiz ve yorumlar yapılmış ve yapılmaktadır. Kuşkusuz, döneme ilişkin en doğru devrimci analiz o dönemi yaşayan arkadaşların samimi ve doğru açıklamaları üzerinden olabilir. 68 ve 78 devrimci mücadele sürecinde yer alan, bu mücadeleye esas olarak Malatya özelinde önemli etkide ve katkıda bulunan Mehmet abi, samimi yapısıyla tanıdığımız bir insan. Bu söyleşide de samimi yaklaşımını söylemeli ve ayrıca bu dönemlere ışık tuttuğu için de kendisine teşekkür etmeliyiz. Tabiki bir teşekkür de büyük emeklerle bu eseri hazırlayan yazarımızadır.
Bu söyleşinin, tüm devrimciler açısından esas ilgi odağının dönemin devrimci pratiğinin ideolojik, siyasi, örgütsel ve mücadele perspektifindeki yaklaşımı olacaktır. Çalışmaya özgünlük katan yan ise, esas olarak sorunun Malatya özelinde ve DEV-GENÇ, THKP-C, DEVRİMCİ YOL pratiğinde irdelenmesidir. Okurları da sıkmama adına, bu paylaşımda 68 sürecine, bir sonraki paylaşımda da 78 sürecine ilişkin söyleşinin herkesin ilgisini çekecek yanlarını sizlerle paylaşarak dönemi birlikte irdelemek istiyorum.
“1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’ye antiemperyalist kitle eylemleri damgasını vurdu. DEV-GENÇ, 1960’larda Türkiye gençliğinin antiemperyalist doğrultuda gelişen devrimci eyleminin en önde gelen temsilcisi oldu. Üniversite gençliği akademik, demokratik mücadele ana ekseni de antiemperyalist temele oturuyordu.” (s.62)
Siyasal mücadelenin belirleyici yönünün antiemperyalist bir doğrultuda gelişmesi dönem (dünya konjonktürü) itibariyle anlaşılır bir tavırdır. Uzak Doğu’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya dünyadaki gelişmelerin de antiemperyalist bir mücadele perspektifi içinde geliştiğini görebiliriz. Emperyalizmin yeni-sömürgecilik ağı içindeki ülkemizde gelişecek sınıf mücadelesinin temel yanlarından birinin antiemperyalist karakter taşıyacağı aşikardır. Bu durum, proletarya partisinin öncülüğünde yapılacak devrimin sosyalist devrim mi yoksa onu önceleyen Milli Demokratik Devrim mi olacağı sorununu da haliyle gündeme taşımıştır.
“O yıllar antiemperyalist mücadelenin esas olduğu yıllardı. FKF içindeki ilk ayrılıklar, TİP yöneticilerinin gelişen kimi eylemleri yanlış bulması ile başlamıştı Gençlik eylemlerini, büyük ölçüde tehlikeli ve provokatif buluyorlardı. TİP parlamenter mücadeleyi esas alıyordu.”
“…Antiemperyalist parlamento dışı eylem çizgisi güç kazanınca TİP yönetiminin gençlik hareketine karşı tutumu keskinleşti. 1968’den sonra ayrışma hız kazandı.”
“…Gençliğin radikalleşmeye başlaması, TİP ile kopuşu hızlandırdı 9-10 Ekim 1969 olağanüstü kurultayda FKF yönetimini elinde tutan devrimciler tarafından, FKF tasfiye edilerek yerine Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu kuruldu.”(s.112)
Ülke geleninde yaygınlaşan Dev-Genç dernekleri işçi, köylü başta olmak üzere halkın genel sorunlarının ülke gündemine taşıyıcısı olur. “Devrimciydik, devrim için yola çıkmış gençlerdik, örgüt gerekliydi. Biz de gençlik olarak DEV-GENÇ’i kurmuştuk. Halkla buluşmamızda doğrudan ihtiyaçlar, sorunlar üzerine yürüttüğümüz çalışmalar etkili oldu. Haşhaş mitingi de özünde böyle bir çalışmaydı.” (s.105)
Haşhaş halkın önemli bir gelir kaynağıydı. 7 Eylül 1970’de yapılan haşhaş mitingi de bu sorunu gündeme getirir ve miting aynı zamanda antiemperyalist bir niteliğe de bürünür; “Kahrolsun Amerika, Tam Bağımsız Türkiye, Haşhaş bizim Canımız, Haşhaşı Ekeriz Üsleri Sökeriz…” türü sözler bizlere dönemin dilini ve karakterini anlatır. Haşhaş mitinginde işin düşündüren bir yönü de Kürt Mehmet’in “ Ben de Malatya DEV-GENÇ sekreteri olarak Atatürk’ün Bursa Nutku’nu okudum” sözleridir. Öyle görünüyor ki 68 devrimci gençlik hareketi, antiemperyalist çizgisinin bir referansını da Kemalizm de bulmuştur.
Dönem üzerindeki, özellikle gençlik yapılanmasındaki, Kemalizm etkisi, 68 kuşağının devrimci çizgisinin kimilerince Anti-Marksist nitelendirmelerle eleştirilmesine vesile olmuş ve olmaktadır. Bu yersiz ve haksız bir ithamdır; çünkü her şeyden önce 68 kuşağı ideolojik bir bütünlüğe, homojen bir yapıya sahip değildir; bu dönem, esas olarak Türkiye devrimi için ilk kez bir arayışın, düzen ilişkilerinden bir kopuşun ve Devrimci-Marksist bir başkaldırışın ana fikrini ortaya koymaktadır. İşte, 68’i sıra dışı önemli kılan şey de budur.
DEV-GENÇ’in pratiğinde pişen ve Türkiye halklarının kurtuluşu için yola çıkan gençlik, düzen içi legal yapılanmalarla sosyalizme giden yolun döşenemeyeceğini iyi biliyorlardı. Dolayısıyla adım adım kendi savaşçı örgütlerini yaratacaklardı; THKP-C, THKO, TKP-ML/TİKKO bu bilincin ve ihtiyacın sonucudur. Bu hareketlerin mücadelesinin ilk adımda örgütsel yenilgiyle sonuçlanması var olan olguyu ortadan kaldırmaz.
“THKP-C, bir gençlik örgütü olmasının ötesinde ideolojik, politik, askeri faaliyetti. Ayrıca THKP-C’deki ideolojik netlik, atılganlık, başta Mahir Çayan olmak üzere yaşamını davasına adayan önder kadrodan etkilendim. Yani THKP-C’nin tarihsel inisiyatif almaktan bir an bile çekinmeyen siyasal önderliği oldukça önemliydi.” (s.447)
68 kuşağının devrimci girişimini; küçük burjuva maceracılığı, anarşizm, fokoculuk, Maoculuk gibi nitelemelerle eleştirip bu tarihsel başkaldırışını kavrayamayanlar, ne 68 dönemini, ne 78’i, ne de Türkiye Devrimini kavrayabilir.

“1972 yılından itibaren eğitim çalışmalarımızı Malatya’da evlerde sürdürdük… Bağlantılı olduğumuz herhangi bir merkezi yapı yoktu…Malatya’da kendi kendimizi THKP-C’li olarak tanımlayan bir gruptuk…Kesintisizleri okuyup değerlendiriyor özümsemeye çalışıyorduk.” (s.171)
68 yenilgisi devrimci grupları ve kitleleri 80 sonrası yenilgi gibi bir yılgınlığa sürüklemez, aksine 78 devrimci süreci geçmişin kazanımları, mirası üzerinden yaygın bir biçimde yol alır. Ancak bu yaygın gelişimi karşılayıp yönetebilecek bir yapının oluşturulamaması en büyük eksiklik olarak kendini gösterir, ki Kürt Mehmet de birçok noktada buna değinir. Aksi söylense de örgütlenmeler de genellikle dergi etrafında yürütülür.
“Dergimizdeki yazılara eleştirel gözle baktığımızı söyleyemem. Bütün yazıları nerdeyse olduğu gibi kabul ediyorduk.”
“Dergi etrafında örgütlenme çalışması diye tanımlamak doğru olmaz… Örgütlenmemizi gençlik hareketi olmaktan çıkarıp tüm halk kesimlerine yaymak için çeşitli çalışmalar yapıyorduk.”
“…Devrimci Yol’u o günlerde ayrı bir örgütlenme olarak değil THKP-C’nin devamı hatta THKP-C olarak değerlendiriyorduk.” (s.223)
Esasında Türkiye’deki örgütlenmeler, hemen tüm hareketler açısından, dergi etrafında olmaktaydı. Bu da ister istemez daha çok öğrenci gençliğine yöneliyordu. Çoğu genç yüksek öğrenime adım atar atmaz aktif ya da pasif bir grubun üyesi oluyordu (itiraf edem bunlardan biri de benim). Bir noktada gelişmeler grup yöneticilerini böyle bir noktaya sevk etmiş olsa da esas olarak bir profesyonellik, bir bağlayıcılık yoktu ve büyük oranda bir kalıcılık da sağlanamıyordu. Devrimci Yol’un Malatya’da belki tek yaptığı Hekimhan’daki maden iççilerinin sendikal örgütlenmesiydi. Sendikal çalışmayı yürüten kişinin TKP’li çıkması ise ayrı bir zafiyetti.

“Merkezden başlayarak örgütsel bir hiyerarşimizin olmaması en önemli sorunlardan bir tanesiydi.” (s.306)
“Aramızda örgütsel hiyerarşi yoktu (Malatya kastediliyor), doğal bir işbölümü vardı” (s.308)
Bu açık sözler Devrimci Yol gibi dönemin en büyük “kitle tabanına” sahip bir hareketin örgütsel zafiyetini göstermekle birlikte genel olarak dönemin önemli bir zafiyetiydi. Örgütlenmedeki kendiliğindenlik, geleneksel feodal arkadaşlık-dostluk düzeyindeki ilişkiler doğal olarak mücadele anlayışına da yansımaktaydı. Ülke geneline de yansıyan aktif bir antifaşist mücadele anlayışının yürütülememesi Devrimci Yol içindeki ayrışmayı (Devrimci Sol) gündeme getirir. Malatya’da daha henüz ayrışma gündeme gelmemişken hareket içinde aktifistler-pasifistler diye gayrı ihtiyari bir gruplaşmanın olduğu bilinir. Esasında faşistlerin saldırıları doğal olarak insanları kendi alanlarında bir savunmaya, dayanışmaya itiyordu. Hamido olaylarının tertibi özellikle alevi ve sol kesimin can güvenliği sorununu yakıcı bir biçimde gündeme taşıyarak kendiliğinden savunma ve dayanışma çabalarını artırmıştı. Devrimci hareketler açısından asıl sorun halkın mevcut yönetimlere karşı ekonomik, demokratik ve can güvenliği sorunlarındaki hoşnutsuzlukları örgütleyebilecek ve devrimci bir yöne kanalize edebilecek bir güçten ya da anlayıştan yoksun olmalarıydı.
Devrimci Yol içindeki 78’deki ayrışma, sanırım, işi biraz daha sıkı tutmalarını getiriyor ve merkezden Malatya’ya kimi kadrolar gönderiliyor. Bu noktada da uyumun sağlanılamaması işleri belki daha da zorlaştırıyor.
“Bu yeni dönemi, çoğumuzun tepeden bir müdahale olarak algılamasının sorunları büyüttüğünü düşünüyorum. Doğallığında giden süreç, sanki tersinden işletilmeye çalışıldı. Aşağıdan yukarıya geliştirdiğimiz anlayışımız, belki de tepeden yürütülen süreci reddetti ve o nedenle ciddi sorunlar yaşandı.” (s.308)
Demokratik merkeziyetçilik anlayışında ve uygulanmasında sorunlar ve uyumsuzluk, hareketin ciddi bir örgütlenme yapısının olmadığının da bir işaretidir.
“1979-80’lerde ülke genelinde hareketimizin gündemlerinden birisi kendiliğinden hareket aşamasından örgütlü mücadele aşamasına geçişti.” (s.310)
Peki bu konuda ne yapılmış; çelik gibi disipline sahip bir parti-cephe örgütlenmesi yaratılmadan devrim için mücadele zaten yürütülemezdi. Dönem içinde eleştiri konusu olan sorunlardan birisi de işte buydu; partileşme? Sorun niyet mi, yetersizlik mi?
“Eğer hedefimiz devrim ise devrimci bir örgütlenmemiz olmalı diye düşünüyorduk. Oysaki Ankara’daki toplantılar da dahil, yaptığımız toplantıların çoğunda gençlik örgütlenmesi dışına çıkmayan tartışmalar yapıyorduk” (s.314)
Merkezle Malatya arasında anlayış birliği var mıydı? Antifaşist mücadelenin gereği yapılıyor muydu? Malatya’ya merkezden müdahale oldu mu olmadı mı? Olduysa nasıl oldu?
“Malatya’ya dışarıdan bakanlar, sorunun bizden kaynaklandığını söyleseler de aslında sorun örgütlenme ve mücadele anlayışımızdaki (merkez ile yöre arasındaki) farklılıktan kaynaklanıyordu.
“Bir sıkışmışlık yaşıyor olsak da eleştiriler haksızdı. Çünkü faşistlere gereken yanıt, gerektiği zamanda ve şekilde veriliyordu. Antifaşist mücadele konusunda, bizi eleştirenlerle (diğer hareketler) farklı düşünüyorduk….
“(merkez) Bize hak vererek, ‘sivil faşistlerle mücadele bizim tercihimiz değil, politik mücadele olarak önümüze geldi, Bize dayatıldı ve bununla karşı karşıya kaldık’ diyorlardı” (s.349)
“…Malatya’ya özel bir müdahale olmadı. Müdahale olsa bile… hem hayır hem de evet diyebilirim.
“Evet, çünkü çok geç kalınmış müdahaleydi…öngörülen stratejiye uygun uzman örgütlülükler kurmamız gerekiyordu… Malatya’da hareketin sıçratılamaması sadece yerelde bulunan bizlerle ilgili değildir.
“Hayır, çünkü disiplinli bir merkez olmadan yerellere müdahale edilmesi yanlıştı. Üstelik gönderilenlerin bu süreci bizden daha iyi yürütebilecekleri şüpheliydi.” (s.359)
Bir yandan antifaşist mücadelenin “Demokratik Devrim” süreci olarak kavranılsa da buna uygun bir örgütlenme ve mücadelenin yürütülememesi, diğer yandan antifaşist bir halk cephesinin oluşumunu engelleyen sol içindeki bölünmüşlük ve çatışma hali, dönemin en büyük zafiyetlerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Cezaevinden çıktığım yıllarda hareketimizde tam bir örgütsel dağınıklık vardı, arkadaşlarımızın (merkezi yapının) hemen hepsi cezaevindeydi. Dışarıda olanlar da tam bir şaşkınlık içerisindeydi. 12 Mart sonrası gibi bir ruh halimiz yoktu. Evet, 12 Mart’ta da örgütsel olarak yenilmiştik ama ideolojik kafa karışıklığı içinde değildik. O süreçte devrimciler olarak başımız dimdik çıkmıştık.” (s. 442)
Kürt Mehmet Devrimci Yol’un içinde bulunduğu durumu izah ediyor, ama diğer hareketlerin içinde bulunduğu durum da esasında bundan pek farklı değildi. Kurumsal olarak faşizm tahlilinin yapıldığı bir yerde buna uygun bir örgütlenme ve çalışmanın oluşturulamaması, 12 Eylül açık faşist saldırganlığına karşı bir direniş bile gösterilemeden sol hareketlerin kısa sürede etkisizleşmelerini ve örgütsel olarak dağılmalarını getirdi. Sanırım, yurt içinde kalıp da içeri düşmeyen örgüt elemanı yok gibidir. 12 Mart’tan sonra ayağa kalktık ve daha büyük kalabalıklarla tekrar yürüdük, ama 12 Eylül’den sonra pek kendimize gelemedik. Sovyetler’in dağılmasıyla oluşan yeni dünya konjonktürü büsbütün sosyalistlerin işlerini daha da zorlaştırdı. Bu yıkıntılar arasında, neoliberal “Yeni Dünya Düzeni”nin kokuşmuşluğu içinde temiz kalabilmek ve devrimciyim diyebilmek de önemli bir maharet olmuştu.
“Evet, bir devrimcinin temiz olması ve temiz kalması gerekir. Doğrudur, cezaevi sonrası örgütsel bir çaba içinde bulunamadım, ama devrimciliğe, devrimcilere helal getirecek hiçbir davranışım olmadı. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü devrimcilik bir yaşam biçimidir. Değerlerimiz doğrultusunda oluşmuş kurallarımız vardı. Yani devrimci ahlakımız vardı…”
Erken devrim hayalleriyle yola çıkarak, günlük avuntularla yol alarak devrim mücadelesini sürdürebilmek pek olanaklı değildi. Mahir Çayan, “Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır! Kurtuluş bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesiyle oligarşinin burcuna dikilecektir…” derken sürecin gelişimindeki bir anlayışı ortaya koyar. 78, 68’in bir devamıydı; ama koşullar birbirinden farklı olsa da 78, 68’in mirasını devralıp geleneğini yaşattı mı? Kimi yönleriyle evet diyebilsek de bir bütün olarak bunu söylemek zor. Örneğin, kendi içindeki çatışmalardan devrimci dayanışma geleneğini sürdüremedi. 68’i özgün kılan yanlardan biri işte bu devrimci dayanışmadır.
68 ve 78 süreçlerinde ülkemizin bağımsızlığı, halklarımızın kurtuluşu ve antifaşist mücadele yolunda Malatya’da ve ülkemizin diğer yerlerinde büyük bedeller ödendi, onca yiğitlerimiz hayatlarını verdi. Kaybettiklerimiz, kalbimizde yaşıyor, hep yaşayacak; onların anıları yolumuzu aydınlatıyor. Yılgınlığa düşmeden geçmişin deneyimlerini, kazanımlarını bir sonraya aktararak, olumsuzluklardan, yenilgilerden dersler çıkararak ileriye doğru yol yürünür. Henüz son söz söylenmedi; son sözü halkımız söyleyecek!
Bugün yıkıntılar arasında ayakta durabilmek, düzenin yoz ilişkilerine bulaşmadan temiz kalabilmek, devrimci yaşam biçiminin gereğini yerine getirebilmek, devrimci ahlakı koruyabilmek ve savunabilmek de bir maharet olmaktadır. Yenilgiler geçicidir; tökezlersin, yere düşersin, ama kalkıp ayağa tekrar yürürsün…
“Yeterki kararmasın sol memenin altındaki…”
HALKIZ!
HAKLIYIZ!
KAZANACAĞIZ!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

ÇOCUKLARIMIZ İÇİN YAZACAĞIMIZ HER CÜMLEDEN SORUMLUYUZ

     “ÇOCUKLARIMIZ İÇİN YAZACAĞIMIZ HER CÜMLEDEN SORUMLUYUZ”      Çocuklarımızı hayatın gerçekliğiyle örtüşmeyen içinde mistik, uhrevi, doğa üstü yaratıklarla dolu olan kurgusal metinlerle nasıl geliştireceğiz?”...

Şiir Enkazında Şair Duruşu

Şiir yaşamın kendisi olma iddiasını taşısa da birebir yaşamı karşılamaz. Çünkü imgelerle kurgulanan gerçeklik var olanın dışındadır. Bu dışarıda olma durumu şiirin kendine özgü...

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ!

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜ DEDİNİZ! Demokrasi kültürünü geliştirme adına “Cumhuriyetten Bugüne Demokrasi ve Onun Gücünü Oluşturan Enstrümanlar”  konulu bir söyleşiye gitmek üzere Erol’la meydanda buluştuk. Söyleşi öncesi...

Cemal Özçelik Bern Belediye Meclisi’ne Aday

İsviçre’nin başkenti Bern Belediye Meclisi seçimlerinde Sosyal Demokat Parti’den aday olan Cemal Özçelik ile okuyucularımız için bir röportaj gerçekleştirdik. Gençliğinde Derik’te sabah Kur’an, öğleden sonra...

SON YORUMLAR

Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK