9 C
İstanbul
Cumartesi, Eylül 26, 2020
Ana Sayfa Eleştiri KEREM IŞIK'IN TOPLUM BÖCEĞİ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

KEREM IŞIK’IN TOPLUM BÖCEĞİ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

KEREM IŞIK’IN TOPLUM BÖCEĞİ* ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

Mehmet ASLAN

Yazarın Dili, Anlatımı
Her yazar, yazdığı dili geliştirmekle yükümlüdür… Yazarda dili geliştirmenin ilk adımı, yazdığı dili bilmeyi, bilinçle kullanmayı gerektirir. Yazık ki, günümüz yazın dünyasında, dil bilinciyle eyleyip Türkçemizi geliştirme yükümlülüğünü üstlenen genç yazarlara pek rastlayamıyoruz… Yarışmaların seçici kurullarında görev üstlenen yazarlar, eleştirmenler de dilin bu yöndeki kullanımına önem vermiyor. Ödüllü öykü kitaplarını eleştirdiğim yazılarımda somut örneklerle gösterdiğim onlarca dil sorunu kanıttır bu duruma.

Kerem Işık’ın öykülerini okurken yanıtını aradığım sorulardan biri de, yazarın dili (Türkçeyi) nasıl kullandığıdır… Öyküler üzerine çalışmam bittiğinde, gerek dilde gerekse anlatımda eleştiri süzgecime pek çok sorunun takıldığını gördüm. Bu sorunların varlığı, dil konusunda beklediğimiz duyarlılığın, ne ödüllendirilen yazarda, ne de ödüllendiren seçici kurulda var olmadığını gösterdi bize.

Kerem Işık’ın gerek dilinde, gerekse anlatımında göze çarpan en büyük sorun, yazınımızı bir kanser gibi sarıp yozlaştıran, gerçekçilikten koparan post modern eğilimdir. Yazarımız çoğu öyküsünü bu eğilime uygun olarak yazmış. Çirkin ve Teknikolor Anı adlı öyküsü bu duruma en iyi örnektir. Hiçbir estetik yasallığın uyulmadığı, noktalama imlerinin pek kullanılmadığı, “dedi”, “dedim”, “dedi”, dedim” biçiminde ilerleyen, bolca “ve”nin kullanıldığı öyküden alıntıladığım bu bölüm, sorunu tüm çıplaklığıyla bize göstermektedir.

“(…)
dedim anlamıyorum ben artık pek bir şey ve dedim nasıl olacak böyle dedi boş ver hem anlayacak da pek bir şey yok zaten dedi ve dedim nasıl yani dedi ki gülerken mesela nefes almaz insan saçma değil mi dedim evet ve dedi güneş açar her gün saçma değil mi dedim evet ve zaman mesela dedi neden yapıyor zaman hiç düşündün mü hayır dedim dedi düşün öyleyse ve işte düşündüm nedir zaman diye ve aklıma nedense ağzını açıp açıp kapayan japon balıkları geldi ve bana deli der diye ağzımı açmadım her şey işte böyle bir şey aslında dedi ve aslında her şey işte böyle bir şey diye de ekledi ve herhangi bir şey olmak da saçma dedi ve biraz duraksadıktan sonra saçma değil mi dedi bende başımı kaldırıp yukarı baktım 7 kişilik 560 kg evet dedim ve evet dedim bir daha herhangi bir şey olmak da saçma mesela sen çirkinsin dedi ve çirkin olmak saçma sonra saymaya başladı mesela asansör çok saçma dedi ve masa ve portakal ve kolonya ve mürdüm eriği ve yıldızlar ve bulutlar ve gökkuşağı ve uçurtmalar ve ipler ve anılar dedi mesela herkesin az bir anısı var ve mesela herkes en az bir anının parçası dedi bende doğru dedim ve sonra mesela dedim ben çiğnenmiş bir simitle aynı anıdayım ve takma dişli ilkokul öğretmenim de aynı anıda dedim ve işte saçma dedi hem de çok saçma ve tüm bu saçmalıklar yerine dedi herkesin tek bir mutlu anısı olsa ve herkes bu anıyı dedi hayatlarının üzerine yayıverse ve aynadan bana baktı ve bir şey dememi bekledi ve ben sustum sonra biraz daha sustum ve sustukça daha bir suspus oldum ve kafamda kocaman çiğnenmiş bir simit belirdi
(…)”

Dil bilinciyle yazan yazarlarımız, Türkçenin başka dillerin boyunduruğuna girmesini engellemek için, elden geldiğince yabancı sözcükler yerine Türkçe sözcükler kullanırlar… Kerem Işık’ın öykülerinde böylesi bir duyarlılığı yazık ki göremiyoruz. İlk öyküsü İş Mi Bu ŞiBuMi’den alıntıladığım yabancı sözcükler bu durumun kanıtıdır. “mülakat”, “tehditkâr”, “muazzam”, “proaktif”, “müdahale”, “evrak”, “vaziyet”, “meşgul”, “mesele”, “esnasında”, “ahkâm”, “camia”, “esnada”, “muhtemelen”, “kadim”, “bahsetmek”, “manasız”, “tasarruf”, “Dâhiliye”, “levha”, “tedarikçi”, “minvalde” vb…

Günümüz yazınında, özellikle genç yazarların yapıtlarında, sıkça görülen sorunlardan biri de, Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlardır. Bu duruma ilk örnek, sahiplik ekinin yerli yersiz kullanımıdır.
“(…) muazzam bir manzaraya sahip odasına (…)” (s.15)
“(…) akıl almaz bir dehaya sahiptir.” (s.17)
“ŞiBuMi gün geçtikçe büyüyüp gelişen bir yapıya sahip.” (s.18)
“(…) söz sahibi akademisyenlerden (…) (s.41)
“(…) ataçyılanın ne tür bir şekle sahip olacağını (…)” (s.69)
“Aynı fiziksel görünüme sahip olan nesneler (…)” (s.74)
“(…) yüksek iradeli bir kişiliğe sahip (…)” (s.99)
“(…) tuhaf bir etkileyiciliğe sahip adama (…)” (s.110)
“(…) ayrıntılı bilgi sahibi olacaksınız.” (s.113)

Sahiplik ekinin böylesi kullanımı, Türkçe söyleyişe uygun değildir… Örneğin, Türkçede “bilgi sahibi” denmez, “bilgili” denir… “Aynı fiziksel görünüme sahip olan nesneler” yerine, “Aynı fiziksel görünümü olan nesneler” denir.

Türkçede sahiplik eki, alınıp satılan mallarda kullanıldığında Türkçe söyleyişe uygun olur ancak. Böylesi durumlarda bile, “bir arabaya sahibim” yerine, “bir arabam var” denmesi daha uygundur.

Türkçenin yapısını bozan bir diğer sorun da, “tarafından” sözcüğünün kullanımıdır.

Kerem Işık’ın öykülerinde sıkça karşımıza çıktı bu sorun.
“(…) Emin Bey tarafından geliştirilmiştir.” (s.17)
“(…) Hilmi Bey tarafından (…)” (s.23)
“(…) annem tarafından kurtarılıncaya değin (…)” (s.42)
“(…) zihnim tarafından yaratılan (…)” (s.75)
“(…) sizin tarafınızdan belirlenmemiş (…)” (s.96)
“(…) gündelik hayat tarafından (…)” (s.97)
“(…) alışmış gözler tarafından fark edilemeyecek kadar (…)” (s.97)
“(…) sorumluları tarafından muhakkak fark edilmiş (…)” (s.99)

Kanımca, yazarımız bu durumdan kaçınabilirdi. Çünkü alıntıladığımız bu yanlış kullanımlara karşın, doğru kullanımla da karşılaşıyoruz öykülerinde.
“(…) üst düzey yöneticilerince hoş karşılanmayacak (…)” (s.96)
“(…) Muhaberat Ofisi’nce kendisine iletilmiş (…)” (s.98)

Yazarımız, “yöneticileri tarafından”, “Muhaberat Ofisi tarafından” deseydi, Türkçeye uygun olmayan bir kullanım olacaktı.

Post modern yazarların yapıtlarda gördüğümüz sorunların başında dil oyunları gelir. Kerem Işık da yer yer dil oyunlarına başvurmuş. Örneğin; ilk alıntıda olduğu gibi, ya hiç noktalama imi kullanmıyor, yada; şimdiki alıntıda görüleceği üzere, her sözcükten sonra nokta kullanıyor.
“Ordan. Da. Kaçtım. Koştum. (…) Ben. Adamı. STOP!” (s.95)

Yazarımız, tek sözcükten oluşan tümceler kurduğu gibi, on altı satır uzunluğunda tümceler de kurmuş öykülerinde. S.65’te olduğu gibi…

Dil oyunlarına birkaç örnekle, bu bölümü noktalayalım…

Bir Velinin Güncesi öyküsünden…
“(…)
Top
Top at
Top at bana
Top at bana adam
Top at bana adam lütfen
Top at bana adam lütfen hızlı
Top at bana adam lütfen hızlı atma
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma böyle
Top at bana adam lütfen hızlı atma dedim bak bana, yüzüme geldi diyorum yapma böyle artistlik
(…)”

İnsanlık Hali öyküsünden…
(…)
                                SAÇ
                                BAŞ
                              BOYUN
               SAĞ OMUZ        SOL OMUZ
                             GÖĞÜS
                 SAĞ KOL         SOL KOL
                   SAĞ EL         SOL EL
                             KALÇA
             SAĞ BACAK         SOL BACAK
                SAĞ DİZ            SOL DİZ
               SAĞ AYAK        SOL AYAK
(…)”

Çirkin ve Teknokolor Anı öyküsünden…
“(…)
Birinci Adam: Eski ma Eski mu Eski la Eski lu Eski da Eski du
İkinci Adam: Badi Bedi Budu Büdü Bidi Bedi Bodö Budö”
(…)”

Son örnek Toplum Böceği öyküsünden…
“(…)
cesarettanrısı
kendinegüventanrısı
gençkızlarınzihinlerinibulandırmatanrısı
yaşlıinsanlarıkorkutmatanrısı
(…)”

İşlediği Konular
Kerem Işık’ın öykülerinde işlediği konular, İş Mi Bu ŞiBuMi, Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası, Bir İsyanın Anatomisi öyküleri dışında, belli bir izlek, insani sorun çevresinde biçimlenen öyküler değil… Onun öyküleri suya sabuna dokunmayan, dil oyunlarıyla yazılan öyküler.

Onunla yapılan bir söyleşide; “(…) benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler (…) Herhangi bir konuya ya da şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. (…)” (1) diyor yazarımız.

Gerçekte bu sözler, bize, gerçekçi yazarla gerçekçi olmayan karşı gerçekçi yazar arasındaki ayrımı gösterir. Yapıtlarını yaratırken gerçekçi yazarların çıkış noktası yaşamdır… Kaynağını yaşamdan alan bu yazarlar, insanı, onu kuşatan toplumsal bağlamları içinde işler. Buna karşın karşı gerçekçi yazarlar, yapıtlarını oluştururken yaşama, insana sırtını döner. Kerem Işık’ın yaptığı gibi, “kavramsal durumlar ya da şeyler”e takılıp dururlar.

Nesnelerin Birliği
Güzel sanat yapıtları nesnelerin estetik düzenlenmesiyle oluşur. Yapıtlarını estetik yasallıklar içinde oluşturan yazarlar, nesne seçimine dikkat eder bundan ötürü… İşi rastlantıya bırakmaz. Onların yapıtlarında nesneler iki işlev yüklenir: İlki, yapıtı ilerletir (devindirir), böylesi nesnelere ilerleten nesneler denir. İkincisi, nesnenin yapıtta simgelediği şeyi gösterir, böylesi nesnelere gösteren nesneler denir.

Kerem Işık’ın öykülerinde, nesnelerin birliği konusunda bir tutarsızlık görülür. Bazı öykülerde (belli bir sorunu işleyen öykülerde; örneğin, İş Mi Bu ŞiBuMi, Bir İsyanın Anatomisi) nesnelere rastlanırken, bazı öykülerde hiç rastlanmaz. Nesnelerle oluşturulan öykülerinde, işlevli nesneler olduğu gibi, işlevsiz veya işlevi belirsiz nesneler de göze çarpar.

Belli bir sorunu işleyen az sayıda öykülerinden biri olan İş Mi Bu ŞiBuMi öyküsünde var olan nesnelerin bir bölümü işlevliyken, bir bölümünün işlevi belirsizdir.

Öyküde var olan nesneler ; “V-yaka”, “bisiklet yaka”, “ŞiBuMi kol saati”, “ŞiBuMi Ofisçesi”, “Tekerleme”, “Marş”

İlkin işlevli nesnelerden başlayalım.

“ŞiBuMi kol saati”: “Şirket” her çalışanına bir kol saati verir. Bu kol saatindeki zaman, “şirket”e göre, “şirket”in çıkarlarına göre ayarlanmıştır. Çalışanı dış dünyadan, nesnel zamandan koparıp, “şirket”e özel bir zaman içinde, “şirket”in çıkarlarına göre eylemesini erekleyen bu uygulamada, çalışan “şirket”in kölesi konumuna dönüştürülür.

“Tekerleme”, “Marş”: “ŞiBu MiŞirketi”nde çalışanların “motivasyonu” “tekerleme”yle, “Marş”la sağlanır…

Gelelim işlevi belirsiz nesnelere.

“ŞiBu MiOfisçesi”: “Şirket”e özel bir dilin sözlüğü. “Şirket”in kendine özgü bir dil kullanmasının nedeni şöyle belirtilmiş öyküde. Bu dille, “(…) manasız hatır sorma sohbetlerinden ve gereksiz uzun cümlelerden tamamen kurtularak yılda yaklaşık 10 güne varan bir tasarruf sağlamak mümkün oluyor. (…)”

Öyküde bu “tasarruf” belirtilse de, “şirket”in bu özel dille “tasarruf” sağladığını göremiyoruz. Bu nedenle bu nesneye, işlevi varmış gibi gösterilse de, işlevi belirsiz nesne diyoruz.

İşlevi belirsiz diğer nesneler “V-yaka” ile “bisiklet yaka” nesneleridir.

Öykünün başında, işçi alım “mülakatında” anlatıcı karaktere, “V-yaka mı bisiklet yaka mı?” diye soruluyor. Anlatıcı, “bisiklet yaka” yanıtını veriyor.

Öykünün sonlarına doğru, “şirketin patronu” “Kalipso” olarak adlandırılan anlatıcının başarısından söz ederken;“Öncelikle seni işe alarak ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumuzu belirtmek istiyorum. Mülakat esnasında v-yaka yerine bisiklet yakayı tercih ettiğinde bunu zaten anlamıştım.”diyor.

“V-yaka” ile “bisiklet yaka” nesnelerinin öykünün akışı içinde yeniden gündeme gelmesi, nesnelerin birliğini sağlasa da, bu nesnelerin neyi simgelediği, bize neyi gösterdiği anlaşılmıyor… Örneğin, anlatıcının “bisiklet yaka” seçiminin neyi gösterdiğini anlayamıyoruz öyküden. Bu anlamda, bu iki nesne için işlevi belirsiz nesneler diyebiliriz.

Nedensellik
Bir yapıtı (öyküyü, romanı) gerçekçi (güzel) kılan, onu estetik nesne konumuna yükselten öğelerden biri de nedenselliktir. Böylesi yapıtlarda (öykülerde, romanlarda) anılan her şey zincir halkaları gibi birbirine bağlıdır. Hiçbir şey nedensiz yere gündeme gelmez. Nedenselliği kurulmamış veya doğru kurulmamış yapıtlar gerçekçilikten uzaktır. Böylesi bir eksiklik, o yapıtı estetik yitime uğratır.

Burada şunu söylemek zorunlu… Bir yapıtı nedensellik ilkesi gözetilerek örmek zordur. İlişki ağını birbirine sıkıca bağlamayı gerektirir bu durum. İyi yazarlar, bu ilişki ağını doğru bir biçimde kurmayı başaranlardır. Son yıllarda, yapıtını nedensellikle örmeyi başaramayan “yazar”lar, çıkış yolunu; “kavramsal”,“kurmaca” veya “üst kurmaca” adı altında “deneysel” çalışmalara yönelmekte buldular. Bu yol, bu “yazar”larımıza; hiçbir estetik yasallığa, dil kurallarına uyulmaksızın, içlerinden geldiği gibi “özgün yapıtlar yaratma özgürlüğü” kazandırdı!

Kerem Işık da bu “özgürlüğe” kendini kaptırmış… Öykülerinin çoğunu nedenselliğe dikkat etmeden, dil oyunlarına yönelerek yazmış.

Ve Diyor Ki” öyküsünde, nedensiz yere sorulan sorular var…
“(…)
Lavta nedir
Tiril tiril yerine tilirtilir desem fark edilir mi
Rengim neden bu renk, sesim neden bu ses, ağrım neden bu ağrı
(…)”

Aynı öyküde, “(…) Mütemadiyen ağladım. Bildiğim bilmediğim her şeye ağladım. (…)” diyor anlatıcı… Peki neden? Bilemiyoruz. Bir neden bulamıyoruz öyküde…

“Kolormatik Tanrı” öyküsünde, duygudan duyguya, renkten renge, bir durumdan başka bir duruma geçişin nedenselliği yeterince kurulamamış.

Yazarımızın nedensellikle ördüğü öyküleri yok mu… Var. “İş Mi Bu ŞiBuMi”, “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası”, “Bir İsyanın Anatomisi” öyküleri, yer yer aksaklıklar görünse de, nedensellikle kurulan öyküleridir.

“İş Mi Bu ŞiBuMi” öyküsünde, anlatıcı karakter olan Arif’in “ŞiBuMi firma”sında“Pazarlama ve Satın Alma Müdürü” olarak işe alınmasının nedeni; deneyimli olması, evli olmaması, önceden satın alma alanında çalışmış olmasının yanı sıra, aynı anda pek çok işi yapabiliyor olması gösterilebilir.

Öyküde bir diğer nedensellik, işe alınan karakterin zamanla bir yabancılaşmanın içine çekilmesi… Bunun nedeni, ŞiBuMi’de çalışma koşullarının “şirket”in çıkarına uygun olarak düzenlenmiş olmasıdır. Her alanda emperyalist çapta bir tekel konumuna yükselen bu kapitalist “şirket”te çalışanlar, onlara dayatılan çalışma koşulları nedeniyle, zamanla dış dünyadan kopuk bir yaşamı yaşamak zorunda kalıyor. Çalışanı, “şirket”in kölesi (robotu) konumuna düşüren böylesi çalışma koşullarında, kişi kendinden kopuk, diğer insana yabancı bir yaşamı yaşamaya itiliyor.

Öykülerin bir bölümünde nedenselliğin kurulup, bir bölümünde kurulmaması bir tutarsızlık yaratmış Kerem Işık’ın öykülerinde.

İstenileni yapmak
Kapitalizm insana karşıt bir sömürü düzenidir… Bu düzenin sürgit devamı için bu sömürünün insandan, özellikle emeği, yaşamı sömürülen sınıflardan gizlenmesi zorunludur.

Emekten, emekçiden yana tutumlarıyla, düzenin sömürüye dayalı işleyişini yapıtlarıyla bize ilk gösteren, “acılı kuşak”, “kırk kuşağı” olarak da adlandırılan toplumcu gerçekçi yazarlarımızdır… Yazdıklarıyla düzene çomak sokan bu yazarlarımıza, işledikleri “suçun” bedelini; kovuşturmalarla, cezalarla, yasaklamalarla… en ağır biçimde ödettirildi.

Egemen düzenin yazınımızdaki örgütlenmesi, sömürü düzenini görünür kılan gerçekçi yazarları dirsekleyip, okurla aralarına türlü engeller koyarken; sömürü düzenini gizleyen, estetize eden karşı gerçekçi yazarları var gücüyle destekleyip; yayıneviyle, ödüllerle, tanıtımlarla, söyleşilerle… öne çıkardı, çıkartmayı sürdürüyor.

Şimdi soru şu. Kerem Işık, bu işin neresinde konumlanıyor?

Onunla yapılan bir söyleşide, şöyle diyor yazarımız:
“(…) Yani ben çok fazla toplumcu-gerçekçi olduğumu ya da herhangi bir akıma bağlı olduğumu da düşünmüyorum. (…) benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler (…) Herhangi bir konuya ya da bir şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. (…)”

“(…) toplumcu-gerçekçi değilim ve pek fazla da bu insanları okumadım. (…) Ben daha kavramsal şeyler okuyorum. (…)”

“(…) toplumcu-gerçekçilikten ziyade daha çok anlaşılabilir olması taraftarıdır. (…)” (2)

Yazarımız, üstüne basa basa, toplumcu gerçekçi bir yanının olmadığını, “kavramsal durumlar ya da şeyler” yazdığını söylüyor.

Buradan şu sonuç çıkıyor… Kerem Işık, istenileni yapıyor. Düzenden yana konum alıyor. Böyle yapmakla, düzenin; “yürü ya kulum!” dediği karşı gerçekçi yazarların kervanına katılıyor. Kendine de, insana da yazık ediyor.

Son Söz
Kendi içinde pek çok sorunu, tutarsızlığı olan bu öykülere, Prof. Tahsin Yücel’in başkanlığında; Doğan Hızlan, Semih Gümüş, Cemil Kavukçu, Prof. Dr. Şara Sayın, Demet Tamer, Behçet Çelik’ten oluşan seçici kurul, 2012 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü verdi.

Seçici kurulun ödül gerekçesi şöyle; “Günümüz dünyasının can alıcı toplumsal sorunlarını irdeleyen, yerleşik biçim ve sınırları tartışan yenilikçi anlayışlarla kaleme aldığı öyküleri ile kendine özgü bir öykü dünyası oluşturan Kerem Işık’ın ‘Toplum Böceği’ adlı yapıtı ödüle değer bulundu.” (3)

Bu gerekçe için ilkin şunu söylemek gerekir. Kitaptaki on bir öykünün sadece üçünde “toplumsal sorunlar” -o da kıyısından köşesinden-işlenmiş, geri kalan öykülerde herhangi bir insani, toplumsal soruna rastlayamıyoruz.

İkincisi; insana, gerçekçiliğe sırtını dönen, konusuz, izleksiz, salt dil oyunlarıyla yazılan post modern öyküleri “yenilikçi anlayış” olarak nitelemek, insanın tarihsel, kültürel birikimine haksızlıktır.

Üçüncüsü; Kerem Işık’ın “bir öykü dünyası” oluşturduğunu söylemek bir abartmadır. Var olmayan bir şeyi var sanmaktır… İçerikten yoksun bir yapıtın, kendi içinde bir dünya yaratması olanaksızdır.

Kapitalizm önünde sonunda aşılacaktır. Kapitalizmin aşılıp insani bir dünyanın kurulması, gerçekçi sanatın yaratacağı estetik bilinçle olacaktır ancak… Şu kesin. Estetik bilince erişmiş insan, ödüllendirilen yapıtların üstünde yaratılan haleye aldanmayacaktır.

 

* Kerem Işık, Toplum Böceği, YKY, 3. Baskı; İstanbul, Mart 2018
1. Kerem Işık’la söyleşi: Hasbelkader Öykücülük (Onur Koçyiğit-sabitfikir.com-17 Şubat 2012)
2. Ags.
3. milliyet.com.tr (20.09.2012)

– Bu yazı, Aratos dergisi Temmuz-Ağustos 2019/94. Sayısında yayınlandı.

2 YORUMLAR

    • Sağ olun Abbas bey. Beğenmenize sevindim. Ödüllendirilen yapıtların yetersizliğini, ödül kurumunun iç yüzünü okura göstermek gerekiyor. Elimden geldiğince, somut örnekler üzerinden bunu göstermeye çalışıyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK