9 C
İstanbul
Salı, Mart 2, 2021

İZLER

İZLER

Küçük köpek o davudi sesiyle bir yandan havlarken bir yandan da küçük patileriyle bana doğru hamle yaptı. Elimdeki tek silahım fotoğraf makinesini, üzerine doğrultum. Baktım olmuyor sandaletlerimden birini çıkarıp elime aldığımda, orada öylece donakaldı. Ben ona bakıyorum, o da bana bakıyor. Mıh gibi çakıldık. Yerlerimizi, konumumuzu tutuyoruz. Uzaktan bir horoz öttü. Köy yakındaydı. Ama ne yazık ki köpekle baş başaydım. Sandaleti salladım “Bak seni döverim!” diye, o da anladı. Kuru gürültüye pabuç bırakacak bir insan yoktu karşısında. Kuyruğunu kısarak yakınındaki kulübesine girdi. İlk raundu kazandım. Onun verdiği sarhoşlukla bir tetiğe dokunur gibi deklanşöre dokundum. O beni tedirgin etmeyen tek sesle kendime geldim. Artık önümde kum dağları vardı. Şunu biliyordum kıyıya ulaşmaya az kaldı.

Tepeye ulaştığımda güneş tüm görkemli haliyle selamladı beni. Karşı dağların arasından turunç berraklığı şimdi makinemin içine görüntü olarak akıyordu. Ardı ardına dokunuyorum deklanşöre. Başka ses yok derken karşı kıyılardan havalanan martılar birdenbire akıyor turuncu renklerin içine. Doğa bana görsel şov yapıyor adeta. Sadece uygun anda uygun yerde bulunmuştum. Kum dağları belli ki daha önce buralara kadar uzanıyormuş. Dağ dediğime bakmayın küçük küçük tepecikler bel vermiş aşılmak için. Deniz içinde ne varsa bırakıp gitmiş. Burası şimdi çöl yalnızlığında.

Sahilde bir adam güneşi kıble yapıp namaz kılmakta. Secdeden önce başını sonra ellerini kaldırdı. Daha sonra elleri dizleri üzerinde bir müddet bekledi. Güneş tam önünde ben ise onun  arkasında fotoğraf çekiyorum. Sırtı dümdüz.  Önce başını sağa, gözler omuza bakacak şekilde, sonra sola çevirerek selamı verip namazını tamamladı.  Etrafını kolaçan edip oturduğu yerden kalktığında onu rahatsız etmeme adına uzaklaştım oradan.   Ama yine de her hareketini güneşe karşı görüntüledim. Zerdüşi bir bakış açısı, Müslümani bir namaz kılışı… Güneşi önüme katarak yürümeye devam ediyorum.

Az ileride denize doğru bir kol şeklinde dev taşlar dökülmüş. Yanına varıp yürüdüğümde üzerlerinde zorlandım. Zik zaklar çizerek atlıyorum taştan taşa. “Bir tür taş oyunu” benimkisi. Bent olan taşların son noktasına ulaştığımda ateş üzerinde yürüyen bir adamın yoğunluğu var üzerimde. Güneşin denize hafifçe dökülmesi muhteşem. Bir sini böreğinin sofraya dizilmesi gibiydi.

Bu kez martılar çığlık çığlığa yaklaşmakta olan tekneyi karşılamaya gidiyorlar, seslerini rüzgârlara bırakarak. Tekne kıyaya ulaşmadan gerisin geri döndüm arkama güneşi alarak, ustalaşarak. 

Sahilde kocaman ayak izleri, takip ediyorum. Çok net, yanında köpek izleri de var. Benden uzak olmalı ki izler yavaş yavaş kayboluyor şimdi. Deniz kıyıyı yalıyor dalgalar daha güçlü, heybetli kıyıya sürüklenen sular, kıyı şeridini süt dökmüş yere çeviriyor. Sahil bir çöl yalnızlığı içinde, fazlalığı su. Birisi daha derin ayak izlerini bırakmış ki birden kaldığım yerden devam ediyorum.

Kuşluk vakti kum ayaklarımı iyice yakıyor. Bir yanım deniz, diğer yanım bodur çam ağaçları.  Kum tanelerinin hepsi aynı boyut ve renkte gibi. Denizin dibinde o kadar az insan var ki sanki kumsal bir ölüm sessizliğinde. Birisi yaşayan ne varsa yutmuş gibi. Bu sessizliği, benden bir kilometre uzakta çarşaf gibi denizin ortasına kuğu gibi süzülen bir yelkenli bozdu. Sabahın bu saatinde benimle aynı yönde ilerliyor.

Ayak izleri benden iyice uzaklaşmakta. İzler kayboldu kaybolacak. Aha da bir ayak izi, yük gibi. Diğer iz daha belirgin. Sol ayak izi belli belirsiz, sağ ayak izi ise daha belirgin. Biraz daha geç kalsam önümden gidenin tek ayaklı birisi olduğunu düşüneceğim.

Deniz esrik bir tay gibi dalgalanarak kıyıya doğru gelmekte. Notos rüzgârı olmalı. Poseidon öfkesini kusuyor yine. Dalgaların yalayarak pürüzünü aldıkları çakıl taşları bunlar. O köpüklerin kulaklarında saklı ağlayışları çocukluğumuzun. Ve zamanı kuşatan şu ceset yığınları… Bu saydam süt bulaşıklarının kalıplarından canlı fosiller… Çokça atılmış nutuk çöplüklerinden topladığım kalaysız inciler kıyı şeridin en keskin çizgisi şimdi.

 

Sular yalayarak oyup götürmüş o tek kişilik takvimleri. Şiir tutkularımızdan bizi kaçırdı bütün ölçüler. Şimdi kulaçlar birer dalyan ileri, karışlar ikişer kulaç geri. Bir bir sönmüş deniz fenerleri. Kıyılar hasret kadar uzakta. Öyle silik ve derin ki hayaller suyun vurgun yeri. Kırık midye kabuklarıyla keskinleşiyor ayrılıklar. Kumlar ayaklarımızda iskarpin şimdi. Sonsuz uzaklarda herkes birbirine.

Bir yalnız kuş kulağımın dibimden geçti. Tıpkı benim gibi. Denizin dibinden geçiyorum sessizliğimi dalgalara katık yaparak. İyice köpürdü su. Deniz tanrısının gözyaşları mı yoksa kaybettiği çocuklarına mı tüm yakarışlarının izleri. Deniz tuzlu, tıpkı gözyaşları gibi. Ayaklarım kumu daha iyi tanımaya başlıyor her adımda. Kum, sıcağı tutmaya başladı. Ayak izlerine şimdi bir hayvan katıldı. Benden önce o da takipçi izlerini. Yolcumuz yan yoldan bir yoldaş edinmişti.

Benim meraklı hallerim. Yolcularımızın, arkasındayım. Kaba iz takipçisiyim. Biraz hızlandım, usulca kızdım kendime. Oyalanma yürü hedefine. Şimdi hedefin var “izlerin” yol göstericiliğinde. Karışmadan ayak izleri it izine. Yürü hainin halden bilmezin üstüne üstüne…

Çattım sanırım tüm izler daha keskin ama hayvan izleri sapmış yok şimdi. Küçük bir bayırı aşar gibi çıktım düz yere. Az ileride bir şatonun yanında oturuyor gördüm muhtemel ayak izlerini. Şimdi yavaşladım. Hedefe ulaşmanın erinciyle. Beni bu izleri takip etmeye iten neydi? Ne vardı ki bu izlerle buraya kadar geldim. Bu kadar yakınken ne demeliyim ki. Merakım neydi? Ayak izlerinin birinin derin izler bırakırken diğerinin belli belirsiz oluşunun nedeni neydi?

Yoksa bu yolcu, yolculukta rastlantısal bir hikâyedeki kahramanımızın nesnel durumuydu? Bu saatte neyin nesiydi? Benimki kendime, denizle kıyı arasındaki basit bir yolculuk muydu? Yoksa zamanın kıyısında denizle paralel sessizliğin içinde kendini dinlemek miydi? Ne olacak…

Adam sanki tüm olanları hissetmiş gibiydi. Ben “ne” sorusunu kafamda yanıt ararken elime aldığım küçük bir taşı yine çocukluk izlerine dönerek suyun üzerinden sektirmeye çalıştım. İlk taş çakıldı bir martı gibi suya. İkinci taşı daha düz seçtim. Denizin dalgasız anını bekledim. Çarşaf gibi olmadı ama sektirerek düzlemdeydi. Bayağı sekti. Arkadan bir ses “altı” dedi.

Döndüm, baktım ses tanıdık değildi. “O kadar oldu mu?”

Sessizliğin ortasında bir kule gibi yükselen sesiyle; “Haydi, gel biraz soluklan; yolculuk uzun, arada bir mola vermek gerek.”

İhtiyacım vardı konuşmayı ağırdan alsam da kumdan kalenin yanına oturmuş adamın yanına gittim.

“Merhaba yolculuk nereye?”

Anladım diyaloga kapalı değil, bu işimi kolaylaştırdı.

“Azizim korkma yemeyiz.” deyince ah işte “Azizim” beni sohbete götüren tek sözcük oldu. Hiç tanımadığı bir insana bu sıfatla hitap etmek “İnsanlık erdemi” diyerek kendimi ağırdan satarak sanki konuşmayı ben değil de o istiyormuş gibi yanına gittim.

Aydınlık yüzü, düzgün sakalları bir o kadar dervişvari bir adam yanına oturdum. “Buranın şövalyesi siz olmalısınız?” dediğimde “Hayır, buranın krallığı mı?”

“Krallığın adı nedir?”

“Kumdan Kale Krallığı”

Bu girişten sonra kendini tanıttı. Adım “Derviş.” Şaşırdım içimden geçenle karşılığı vardı. Adamın adını öyle söylemesi karşısında “Ben de Aziz” dedim.

Uzun bir “Hımmm” çekti.

“Azizim diye başlayan bu sesleniş biçimi dervişlikle ilgili ve hissetmekle ilgili olmalı,” dedim.

“Hiç önemli değil Aziz olmuşsun, Veli olmuşsun. Adlar nedir ki? İnsanların sıfatlarına asılı birer imgedir.     İmgelenmesinde “Aziz sen, Azizsindir ötesi değil.” dedikten sonra gözlerini kıyı şeridine dikti ve “Bak Aziz’im “denizin dalgası” her kıyıya vurduğunda bir parça şey bırakıyor. İnsanın dalgalarında da kıyılarımıza bıraktığı şeyler olacaktır. Bunun etkisi çok önemli. “Bazen az” bazen bir koca bohçadır. İçinde bilmediğim o kadar çok şey var ki.

Tam kendini ve durumumu anlatacaktım ki. “Evet, gerek yok. Bu yolculuklar böyledir. İnsanlar birbirinin takipçileridir. Tıpkı kumdaki ayak izleri gibi ardılları vardır. Etkili ve ağır ayakların izleri kalıcıdır. Uzun süre kalır…

“Kumu görüyor musun hayatın içinde ne çok macerası vardır. Basit bir kum diye geçme tanı. Benim krallığımın kale duvarları olurken bakarsın bir iyi görmeyen gözün yardımcısı. Ya da ışığı hapsedecek bir alet oluverir. Ya bir evin duvarlarıyla sana bir yaşam alanı yaratır ya da ‘suretin’ olur kendini tanımakta…”

Takip etmek dedin de takipçilik ardılların arka arkaya sıralanması ve birbirini izlemesi değildir.

Merakın yerdeki ayak izleriydi. Bir sürü anlam yükledin bütün bu olanlara. Kurdun kendini düşünsel sağanaklara tutularak. Oysa olayın astı astarını öğrenmek varken insan hep böyle kurgular kurar. Yazarlık işi buradan doğar biraz. Yaşayan yazar olmaz sadece yaşamadan yaşanabilecek olasılıkları da kurmak yazarın alanına giriyor sanırım. Benim de bir hikâyem var. Bedenimizdeki her iz bir yaşanmışlığın ardında kalandır. İzleri takip ederek insanların mesleklerini bulabilirsiniz ya da yaşam biçimlerini. Bende bırakılan izler ile hem mesleğimi hem de yaşam biçimimi bulman mümkün. Bak ağır olan iz bırakıyor, hafif olan ise daha az iz…”

Gözlerim, bacaklarından ayak topuklarına kadar indi. Birisi diğerine göre yüksek topuklu. İzler Derviş’e aitti artık onu anladım. Derviş ise beni takip ediyordu. Elimde makine, omzumda ayak terliklerim…

“Bu açık sularda eskiden sünger işi yapardım. Vurgun yedim bacağım bir sünger gibi çekti. Kendine benzetti beni. Her şeyi kıyılarda arar oldum. İçinden çıkılmaz derken dışında da su gibi bir yaşam buldu beni. Bazı insanlar vardır yaşadıkları olaylar sonrası küserler her şeye ve herkese. Ben de tam tersi, eskiden daha az insanla sürdürdüğüm bir yaşantım varken şimdi kıyılar çoğaldıkça benim ilişkilerim de ona paralel çoğaldı. Mevsimler gibi oldu yaşamım.” dedi.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz

Evrende Yüreğiyle Yer Kaplayan Kurucu Başkanımız Yaşar Kemal’i Ölümünün 6. yılında Anıyoruz Bu büyülü dünyayı, bu büyülü dünyada olup biteni anlatırken aydınlığın, sevincin türküsünü...

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF

ÜLKE SOLU VE AHMED ARİF: TKP'yle ve Ahmed Arif'in çevresindeki solcu arkadaşlarla yaşadığı bu durum, o süreçte solun Kürt sorununa nasıl baktığını göstermesi acısından ilginç....

ŞİİRİMİZİN BIÇKIN DELİKANLISI: AHMED ARİF

TEK KİTAPLI AHMED ARİF Ahmed Arif’in tek kitabı olduğu halde, bu kitap otuzun üzerinde baskı yapmıştı. Üstelik korsan baskıları da var piyasada. Tek kitap iki...

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin Korkmazgil

Türk Şiirinde Halk Kültürü Unsurlarının Kullanımına Yetkin Bir Örnek: Hasan Hüseyin KORKMAZGİL*                          ...

SON YORUMLAR

Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK