9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Eleştiri İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan

İnsancıl Öykülerin Yazarı: Yervant Gobelyan

Mehmet Aslan

Ara sıra derslerimde, beğendiğim yazarlardan öyküler okurum öğrencilerime. Okuduğum yazarlar içinde, Yervant Gobelyan kadar, öğrenciler üzerinde etki bırakan başka bir yazar çıkmadı şu ana dek. Öyle ki, öykülerini yeniden okumam için yoğun bir istek gelirdi öğrencilerden. Elbette, gerçekçi/güzel öykülerin etkisidir bu. Peki, ama bu öyküleri gerçekçi/güzel kılan ne? Bu incelememde, bu sorunun yanıtını bulmaya çalıştım.

Eminim sizde, Memleketini Özleyen Yengeç* kitabındaki öyküleri okuduğunuzda, Y. Gobelyan’ın iyi bir yazar olduğunu görecek, öğrencilerime hak vereceksiniz.

Yazarın dili, Anlatımı
Y. Gobelyan öykülerini Ermenice yazmış. Hagop Gobelyan Türkçeye çevirmiş.

Öykülerdeki dile, anlatıma baktığımızda, dilin yalın anlatımın akıcı olduğunu görürüz. Dildeki yalınlık, anlatımdaki akıcılık, öyküleri güzel kılan öğelerden biridir.

İki alıntıyla dilin yalınlığını, anlatımın akıcılığını görelim şimdi.

İlk alıntı, üçüncü tekil anlatımla yazılan, “Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos” adlı öyküden…
“Gece saat dokuzdan sonra geniş caddeden aşağı yürüyen ve Kir Yuvanopulos’un dükkânının bulunduğu sokağa girenler önce tuhaf bir duyguya kapılırlar. Bu karanlık ve dar sokakta kendilerini yabancı hissederler. Hem yabancı, hem fazlalık… Burada hayat eksilmiş gibi gelir onlara. O saatte bu dar ve karanlık sokağın delik deşik asfaltında ayak sesleri yoktur. Ne ayak sesleri, ne de açılan veya kapanan kapıların gıcırtısı duyulur.

Gecenin dokuzundan sonra hayat bu sokağı terk etmiştir neredeyse. Kaldırımlardan ayrılıp içerilere, nemli ve karanlık odalara çekilmiş ve orada, mutsuz bir insanın mırıltılarını andıran bir uğultuya dönüşmüştür hayat.

Hayat artık şarkısıyla, kavgasıyla, kahkahasıyla, gürültüsüyle, gülümsemesiyle, hıçkırığıyla ve sessizliğiyle orada devam etmektedir. (…)”

İkinci alıntı, birinci tekil anlatımla yazılan, “Barış” adlı öyküden…
“Ellerimi başıma yastık yapmış, çimlerin üzerine sırtüstü uzanmışım. Ağzımda bir saman çöpü, gözlerimi mavi ve berrak gökyüzüne dikmiş, saatlerdir öylece yatıyorum. Ara sıra ağzımdaki saman çöpüyle oynuyorum, bir sağa, bir sola… Ve saatlerdir tek yaptığım iş bu…

Bir saman çöpünü dudaklarımın arasına sıkıştırıp, anlamsız bakışlarla gökyüzünü izlemek…
‘Ooo, hâlâ hayattayız’ diye düşünüyorum kendi kendime. Bu bir gün değil, iki gün değil… Haftalardır bu böyle. Yıllardır böyle…

Yirmi bir yaşında, yüzü güneşten yanmış, bedeni ağustos güneşiyle bakırlaşmış biri olarak, İkinci Dünya Savaşı sürerken ben haftalardan beri her akşam bu şekilde, sırtüstü uzanmış, saatlerce gökyüzünü seyrediyorum.

‘Ve hâlâ hayattayız’ diye düşünüyorum kendi kendime. ‘Yaşıyoruz ve gelecek planları da yapıyoruz. Barışa inanıyorsak niçin yapmayalım ki. Er ya da geç gelecek olan barışa inanıyoruz.’ (…)”

Gözde canlanan bir anlatımı var, Y. Gobelyan’ın.

Bu duruma bir örnek, yine “Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos” öyküsünden…
“(…) Kalemini kulak arkası yaptı, gözlüğünü düzeltti, defteri kapattı ve ayağa kalktı.
‘Şimdi kapanları kuralım’ dedi ve dükkânın dip tarafına yöneldi. Kapanları kurmadan önce zeytinyağı ve gaz fıçılarının önünde durakladı. Sonra eğildi, yerde, zeytinyağı ve gaz fıçılarının altına konmuş tenekelerde birikenleri tekrar fıçıların içine boşalttı.

Daha sonra, içeri geçti. Küflenmiş peynir ve çürümüş soğan kokan, karanlık bir kilerdi burası. Eğilip çuvalların arkasından iki kapan çıkardı.

Kapanları açtı, birine azıcık pastırma, diğerine de birkaç peynir parçası koydu ve kapanları tekrar sabun çuvallarının arkasına itti.

‘Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos Yuvanopulos bütün işlerini bitirdikten sonra ellerini yıkadı ve önlüğüyle kuruladı. Cebinden tütün tabakasını çıkarıp bir sigara sardı. Sigara kâğıdının bir ucunu tükürükleyerek diğer ucuna yapıştırdı ve kenarlarını dürdükten sonra da ağzına götürdü ve kibritini çıkarmak için elini cebine soktu. Kutuyu açtığında boş olduğunu gördü. Kibritlerin olduğu tarafa yöneldi. Kutuları tek tek açarak ve her birinin içinden dörder beşer tane alarak kendi kutusunu doldurdu. Sigarasını yaktı, önlüğünü çıkardı, paltosunu giydi ve dükkânın ışığını söndürerek dışarı çıktı. (…)”

Y. Gobelyan’ın öykü dilinin bir diğer özelliği de, insancıllığıdır. İnsancıl bir yaklaşımda yazılan bu öyküler, okurun yüreğinde özlem yüklü bir hüzün duygusu uyandırır.

Karakterler
Y. Gobelyan’ın öykülerinde ele alıp işlediği insanlar, 1940’lı yılların İstanbul’unda yaşayan; Ermenisi, Rumu, Türküyle bu kentin yüzlerce yıllık sakinleridir. Kir Bodos’tan Meliha Hanıma, Stavro’dan Pazarcı Ahmet’e, Müsü Garbis’ten Ali Efendi’ye; işçisiyle, berberiyle, fotoğrafçısıyla… tüm bu insanlar yaşam bulur onun öykülerinde. Onları kuşatan toplumsal yapıdan koparmadan, tipik koşullar içinde, tipik özellikleriyle; idealize etmeden, kendi çelişkileri, çatışmaları içinde gösterir bu karakterleri. Bu anlamda son derece gerçekçidir.

Y. Gobelyan’ın öykülerinde ilginç karakterlere rastlarız. Bunlardan biri de, “Tokgöz Bakkal” olarak anılan, Kir Bodos Yuvanopulos’tur. Kir Bodos, inancına bağlı tutucu bir karakterdir. Her günün sonunda, Tanrıya “memnuniyetlerini sunar” mırıldandığı ilahilerle. “Bu ilahiler Rumca ayinlerin besteleri üzerine Türkçe söylenir.” (s.32)

Kir Bodos’un “Tokgöz”lüğü, alıcılarının (müşterilerinin) veresiye defterindeki hesaplarını şişirmesinden gelir. “(…) Geçen ay bu zamanlar hesabın kaç paraymış bakalım? Elli lira mı? Eh, aşağı yukarı o kadar. Bu aysa, ancak yirmi lira. (…) Fakat ayda yirmi lira az değil mi? Hiç olmazsa yirmibeş yapamaz mıyız şunu? Neden olmasın? Bizim karşılıklı güvenimiz var birbirimize. Öyle değil mi, Ali Efendi? (…) Geçen ayki açığını kapatmak için bütün bunlar, biliyorum. Ama, ne yapalım, biz de ekmek yiyeceğiz. Ne dersin, Ali Efendi? Beş lira, sadece beş lira… Ne olur ki? O da benden olsun! Hem, ‘göz görmeyince gönül katlanır’ derler. (…)” (s.35)

Karşılıklı güveni kendi çıkarına yontan Kir Bodos’un; “Ben meyve vermeyen ağaca su vermem, otsuz çayıra eşeğimi salmam.” Sözü, onun davranışlarına yön veren düşüncesini, çıkarcılığını gösterir bize. Biten kibrit kutusunu, satacağı kibrit kutularının içinden arakladığı kibrit çöpleriyle donduran bir üçkâğıtçıdır o.

Kir Bodos’un tüm bu hileli davranışları içinde, ilahilerle tanrıya yakarması, onun içinde bulunduğu çelişkiyi gösterir.

Öykülerdeki ilginç karakterlerden biri de Stavro’dur. “Stavro, bizim sokaktaki çocukların maskarası, kadınların eğlencesiydi; bizim için bir komşu, dul ev sahibesi içinse iki buçuk lira kira ödeyen bir kiracı…” (s.44)

Yazar, tek tümce içinde, karakterin, herkese göre değişen, farklı boyutlarını gösterir bize.

Geçimini seyyar satıcılıkla sağlayan Stavro, yoksuldur. Yoksulluk, onda çekingen bir huy yaratmıştır. Ne var ki, para kazandıkça çekingenliği azalır. Öyle ki, seyyar satıcılığı bırakıp, “tüccar” olmaya çalışır. Ama uzaklardaki savaşın olumsuz etkisi, Stavro’nun bu düşünü yerle bir eder.

Y. Gobelyan’ın öykülerindeki bütün karakterler, tekilde geneli yansıtan karakterlerdir. Bu durumun en iyi örneğini, İzdiham öyküsünde buluruz.

Öyküde, yaşlı adam, tramvaydaki sıkışıklığı (izdihamı) fırsat bilip, genç kadını “taciz” eder. Genç kadının tepkisinden, diğer yolcuları arkasına alarak sıyrılır. Burada, yaşlı adam; suçlu olduğunu bilmesine karşın, çevresindeki diğer yolcuların desteğini arkasına alarak, kendini suçsuz çıkarmaya çalışan yani suçlu olmasına karşın suçsuz görülen insan tipini simgeler.

Genç kadın; uğradığı haksızlığı susmayıp dile getiren, dile getirdikleri toplumun genel kanılarına ters düştüğü için, (öyküde toplumu simgeleyen) diğer yolcularca anlaşılmayan, suçsuz olmasına karşın suçlu görülen insanı simgeler.

Diğer yolcular; toplumu simgeler. Geleneksel değer yargılarının yarattığı önyargıyla olana bakan, bundan ötürü, suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu gören insan topluluğudur.

Örge
Y. Gobelyan, bütün öykülerini, nedenselliğe dayalı olarak, sıkı bir biçimde örmüştür. Bu durumu, bir öyküsü üzerinden örnekleyelim.

“Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos” öyküsünün nasıl örüldüğüne bakalım.

Öykü, genel örgeyle başlar, tekil örgeye doğru ilerler. Yazar, Kir Bodos’un dükkânının olduğu sokağı, genel bir perspektifle anlatır ilk olarak. Ardından, kısaca, sokağın sakinleri gündeme gelir. Oradan da, Kir Bodos’un dükkânına, masanın üstünde duran veresiye defterine dek ilerler. Burası genel örgenin bitip, tekil örgenin başladığı yerdir.

Veresiye defterinin her sayfasında, bir alıcının (müşterinin) hesabı yazılıdır. Kir Bodos, sayfaları teker teker çevirmekte, sayfa kiminse, o kişi karşısındaymış gibi konuşmakta, soru sormakta, kendi kendine yanıt vermektedir.

Yazar, böylesi bir kurguyla, her sayfası örgenin bir ilmiği sayılabilecek veresiye defteri üzerinden, alıcı (müşteri) konumundaki sokak sakinlerini, Kir Bodos’un ağzından tanıtır bize.

Nedensellik
Bir yapıtı gerçekçi, güzel kılan öğelerin başında nedensellik gelir. Nedensel ilişkilerin kurulu olduğu yapıtlarda, anılan her şey, zincir halkaları gibi bağlıdır birbirine.

Y. Gobelyan, nedensellikle örmüş öykülerini.

Örneğin, “Memleketini Özleyen Yengeç” öyküsünde, yengecin içine konduğu kaptan sürekli kaçmak istemesinin nedeni, koparıldığı doğal ortamına geri dönme isteğidir.

Bir örnek de “Yama” öyküsünden…

Bu öykü şöyle başlar: “Utanmak için hiçbir sebebim yoktu. (…) ama gene de kaçtım. (…) Noyemi’den kaçtım…”

Bu tümceler, ister istemez, okurun kafasına şu soruyu düşürür: Yervant, Noyemi’den neden kaçmıştır? Öykünün devamında sorunun yanıtını görürüz.

Noyemi, Yervant’ın maddi yönden iyi olduğu dönemi görmüştür… Okula kaliteli giysilerle, araç gereçlerle geldiğinin, elinin cömertliğinin tanığıdır. Ne var ki, zamanla işler tersine dönmüş, arkadaşlarının, kendilerine artık küçük gelen, yırtıldıkça yamalarla onarılan pantolonlarını giyer olmuştur. İskelede Noyemi’yle karşılaştığında, bu pantolonlardan birini giymiştir.

Vapurun kalkış zamanı geldiğinde; “Hoşça kal’ demeye ve ayrılmaya hazırlandım. Çantamı sağ elimden sol elime geçirdim. Tam Noyemi’ye uzatacakken sağ elim aniden yanıma düştü.
Yama!…
O lanet olası yama tüm hayal dünyamı kapladı. Bir yama, büyük bir yama… O kadar büyük ki bütün bir dünyayı rezil etmeye, mahkûm etmeye yetecek bir yamaydı benim çocuksu aklım için…”

Nesnelerin Birliği
Y.Gobelyan’ın öykülerinde nesneler işlevlidir. Kimi nesneler, öyküyü devindirirken, kimi nesneler, bir şeyi gösterir veya simgeler.

“Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos” öyküsündeki veresiye defteri, bir yandan bize bir şeyi gösterirken, bir yandan da öyküyü devindirir; aynı zamanda, bir dönemi simgeler.

Kir Bodos’un veresiye defterinin her yaprağı, farklı bir alıcısına/komşusuna ayrılmıştır. Bakkalcı, bu alıcılarının hesabına tek tek bakarak, onlar karşısındaymış gibi konuşur onlarla. Yapraklar çevrildikçe, öykü devinir, ilerler. Böylesi bir yöntemle biz okurlar, her yaprakta, bir alıcının/komşunun bilgisini ediniriz.

Veresiye defteri, kapitalist ilişkiler öncesi, geleneksel (feodal) ilişkileri göstermesi açısından da bir dönemin simgesidir, aynı zamanda…

Y. Gobelyan’ın öykülerindeki nesneler, öykünün akışını, karakterlerin durumlarını, eylemlerini, tinsel yönlerini etkiler.

“Stavro” öyküsünde, gazete perde bu duruma örnektir.

Stavro, tek odalı evinin tek camına perde niyetine bir gazete asmıştır. Gazetenin baş sayfasından oluşan bu perdede, büyük puntolarla, Avrupa’da savaşın patlak verdiği, Almanların Polonya’ya girdiği, Leh süvarilerinin Nazi istilacılarına karşı ülkelerini kahramanca savundukları yazılıdır.

İlkin, gazete perde; (ı.) zamanı gösterir, (ıı.) döneme ilişkin bilgi verir, (ııı.) Stavro’nun yoksulluğunu gösterir.

Stavro’nun gazete perdesi, anlatıcı üzerinde olumsuz duygular uyandırır.
“Gazete-perde öylece asılı dururdu Stavro’nun penceresinde. Şimdi, giderek büyüyen ve korkunç boyutlara varan savaşın sonuçlarını ve etkilerini etrafımda gördükçe ve üstümde hissettikçe, o gazete parçasından sıkılır, günden güne daha çok bunalır olmuştum. Her sabah pencereye çıktığımda gördüğüm ilk şey olan bu gazete keyfimi kaçırmaya başlamıştı.

Nihayet bir gün sabrım taştı. Stavro’ya perdesini değiştirmesini söyledim ve o gazete parçasının yerine asması için büyük beyaz bir kâğıt verdim.”

Gazete perdeden haberdar olduğumuz uzaktaki savaş, Stavro’nun yaşamını da olumsuz etkiler.

“Memleketini Özleyen Yengeç” öyküsünde yengeç nesnesi, simgesel bir özellik taşır. Yazar, yengeç nesnesi üzerinden, yerinden, yurdundan zorla sürülen, kopartılan insanları, özelde Ermeni toplumunu simgeler.

“Yama” öyküsünde yama nesnesi; yoksulluğun, “mahcubiyetin” simgesidir. Bir zamanlar yeni, güzel giysiler giyinen Yervant’ın artık yoksullaştığını gösterir.

“Denizkızının İhaneti” öyküsünde, denizkızı; aldanmanın, aldatılmanın, çocukça/saf duyguların “istismar” edilmesinin simgesidir.

Yine aynı öyküde, siyah önlük işlevlidir. Anlatıcı, yıllar önce bir denizkızı gördüğünü söyler. “Ben o zamanlar on veya on bir yaşlarındaydım. Yakası yandan iliklenen siyah bir önlüğüm vardı (…) Perdeyle örtülmüş bir kapının önünde dikilip duran ve gelip geçenleri Hint Okyanusu’ndan yakalanarak getirilmiş denizkızını görmeye davet eden adam, üzerimde siyah önlüğümle kalabalıkta kendime yer açmaya çalıştığımı görünce çağrısında değişiklik yapma ihtiyacı hissetti:
‘Yetişkinlere beş kuruş, öğrenci ve erlere ise sadece yüz para..!”

Öykülerdeki nesnelerin işlevli oluşu, Y. Gobelyan’ın gerçekçiliğini gösterir.

Çatışmalar
Kitaptaki öykülerin bir bölümü, çatışmalar üzerine kurulmuştur. Öykülerdeki bu çatışmaların keyfi olmadığını, belli nedenlere dayandığını görürüz.

“28/3’ün Vukuatı” öyküsündeki çatışmayla başlayalım.

Bu öyküdeki çatışma, karakterin diğer karakterlerle çatışması gibi görünse de, özünde sınıfsal bir özellik taşır. Hastane, birinci sınıf, üçüncü sınıf olarak bölünmüştür. Öyküde yardımcı hemşire, hastane şefi, nöbetçi doktor kolu kırık hasta kadınla çatışır.

Kadın, hastanenin üçüncü sınıf hastasıdır. Ona sunulan koşulların sağlıksızlığından yakınmaktadır. Çatışma, kadının üçüncü sınıf yataktan çıkıp, boş bulduğu birinci sınıf yatağa kurulmasıyla başlar. “Yatağım temiz değildi. Oda sinek kaynıyordu, hemşirenin uğradığı yoktu. Doktorlar, deseniz, şöyle bir göz atıp gidiyorlardı. Ve hatta –ayıptır söylemesi-tuvalet de çok uzaktı ve pisti. (…) Ama burada, bakın, musluk var, hemşire çağırmak için zil var… Çekmeceli dolap var. Yataklar geniş, çarşaflar tertemiz, pencere başucumda, camlar pırıl pırıl.”

Yardımcı hemşire, hastane şefi ile nöbetçi doktor, kadını birinci sınıf yataktan çıkarmaya çalışırlar.
Çatışma üzerine kurulu öykülerden biri de, “İzdiham” öyküsüdür. Bu öyküdeki ikili çatışma, yazınla uğraşanlara gösterilebilecek örnek bir çatışmadır.

Öyküde, genç kadın ile yaşlı adam arasındaki çatışmanın yanı sıra, birey toplum çatışmasını da görürüz. Her iki çatışmada somut bir nedene dayanır.

Öyküdeki çatışmanın nedeni “taciz”dir. Yaşlı adam, tramvaydaki sıkışıklığı fırsat bilip, yanında oturan genç kızın bacaklarını birkaç kez eller. Genç kadın, ilkin, yaşlı adamın elinin yanlışlıkla bacaklarına değdiğini sanır. Ama yaşlı adam, bu davranışını birkaç kez tekrarlayınca, genç kadın tepki vermek zorunda kalır.
“Beyefendi! Elinizi çeker misiniz? Tramvay kalabalık diye eliniz bacaklarımın üzerinde mi durmalı?’ (…) ‘İzdiham var kızım?’ (…) ‘izdiham, görmüyor musun? Soluk almak bile imkânsız. Şimdi sen, genç kız halinle, oturacak yer bulmuşsun ve şükredeceğine şikâyet mi ediyorsun? Bak, bir de şu ayaktaki zavallıların haline bak! (…)’

‘Beyefendi!’ (…) ‘benim şikâyetçi olduğum durumla bu şartların ne alakası var? İki defa elinizi bacaklarımdan uzaklaştırdım ve siz tekrar uzattınız. Ayıp değil mi? İzdiham var diye bu durumdan faydalanmak mı lazım? (…)”

Yaşlı adamla genç kadın, diğer yolcuların arasında, haklı çıkma tartışmasına girişirler. Yaşlı adam, her ne kadar “taciz” etmediğini iddia etse de, onun kendini haklı çıkarmak adına söylediklerinden, doğru söylemediğini çıkartırız. Genç kadın karşısında suçlu olduğunu bildiğinden, diğer yolcuları arkasına alarak bu sorundan sıyrılmaya çalışır. Bu ereğe ulaşmak için, psikolojizme yönelir; yolcuların yargılarını etkilemeye çalışır. Etkiler de.

“Utanmadı, babası yaşında adama nasıl davrandı.”
“Zaten namuslu bir kız olsaydı lafı o kadar uzatmazdı. (…)”
“Ne oldu elini koyduysa? Bacağı mı aşındı?”
“Şimdiki kızlarda, aaah, şimdiki kızlarda ne büyüğe saygı var… ne de aile terbiyesi.”

“Ah Şu Anayasa” öyküsündeki çatışma sınıfsal özellik taşır. Buradaki çatışmanın nedeni, inşaat işçilerinin emeğinin karşılığının verilmemesidir. İşçiler, “Ağa” dedikleri varlıklı bir adamın evini yapmıştır. Buna karşın, emeklerinin karşılığı ödenmemiştir. Kendi aralarında paralarını almanın farklı yollarını konuşurken, akıllarına “Anayasa” gelir. “Bakalım Anayasa o adama bize bunu yapma hakkını veriyor mu? (…) Gerçi Anayasa okumuş değiliz ama bunun da yeri vardır, bir yerde yazılıdır herhalde…” Diye düşünürler. Öykünün sonlarına doğru işçilerden birinin şu sözleri, hak arama mücadelesinde işçilerin bilinç eksikliğini, açmazını gösterir bize: “Ah, ah, şu Anayasa’yı bir bilseydim…”

Uzam-Zaman
Y. Gobelyan’ın öykülerinde uzam-zaman, 1940’lı yılların İstanbul’udur.

Öykülerdeki uzam da, zaman da işlevlidir. Öyle ki, bazı öykülerinde, uzam, sorunun nesnel boyutunu oluşturur.

Örneğin, “taciz” sorununun işlendiği “İzdiham” öyküsünde, yaşlı adam, tramvaydaki sıkışıklığı fırsat bilip, genç kadını “taciz” eder. Olay bir tramvayda gelişir. Tramvay, sınıfsal olarak birinci mevki, ikinci mevki olarak bölünmüştür. Birinci mevki pek sıkışık değildir. Sorunsuz yolculuk eder buradaki yolcular. Olayın yaşandığı yer ikinci mevkidir. Kapalı tramvayların ikinci mevki koltukları ancak on kişiye yeter. Buna karşın yüz on kişiyse ayakta yolculuk eder. Böylesi bir sıkışıklık (izdiham), taciz sorununa bir ortam oluşturur.

Bir diğer örnek, “İzdiham” öyküsüne benzer bir durumun yaşandığı, “28/3’ün Vukuatı” öyküsüdür. Burada uzam bir hastanedir. Burada da, sınıfsal bir ayrıma gidilmiş, birinci sınıf, üçüncü sınıf olarak bölümlenmiştir hastane. Birinci sınıf hastaları, sağlıklı koşullarda kalırken, üçüncü sınıf hastalar, sağlıksız koşullarda tutulur.

Üçüncü sınıf hastalardan bir kadın (28/3), bu sağlıksız koşullara tepki olarak, odasından çıkıp, birinci sınıf odadaki boş yatağa kurulur. Üçüncü sınıf hastası, nasıl olur da birinci sınıf yataklardan birine kurulur? Öykü, bu sorunun çevresinde gelişir.

İzlek
Y. Gobelyan’ın bütün öyküleri, belli bir izlek (sorun) çevresinde gelişir.

Kimi öykülerde izlek şöyledir.

“Memleketini Özleyen Yengeç” öyküsü: Hiçbir canlıyı, doğduğu, içinde var olduğu yaşam ortamından koparmamak gerekir.

“Yama” öyküsü: Yoksulluk, yoksul düşmek, çocuk dünyasında eziklik yaratır.

“Denizkızının İhaneti” öyküsü: Çocukluğun saf düşleri, yaşamın acı gerçekleri karşısında darmadağın olur.

“Dulun Oğlu” öyküsü: “Kedi ulaşamadığı ciğere kötü der.”

“Tokgöz Bakkal’ Kir Bodos” öyküsü: Dindar olmak ahlaklı kılmaz kimseyi. Ahlaklı olmak, etik davranmayı zorunlu kılar.

“Alman Dehasının Son Şaheseri” öyküsü: “Serbest rekabet” insanı kuşa çeviren bir aldatmacadır.

“Ah Şu Anayasa” öyküsü: Hak arama mücadelesinde bilincin önemi yadsınamaz.

“İzdiham” öyküsü ise şu soruyu sorar: Ahlaksız olan kim?

*Yervant Gobelyan, Memleketini Özleyen Yengeç, Aras Yayıncılık, Ekim 2000, İstanbul

– Bu yazı, İnsancıl dergisi 374. (Eylül 2021) sayısında yayınlandı.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK