9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020
Ana Sayfa Eleştiri İKİNCİ YENİ ŞİİRİNE DAİR BAZI DİPNOTLAR

İKİNCİ YENİ ŞİİRİNE DAİR BAZI DİPNOTLAR

İKİNCİ YENİ ŞİİRİNE DAİR BAZI DİPNOTLAR
Sanat eseri sadece sanat eseri değildir. Aynı zamanda ulusal kültürün bir tanıtım aracı ve o ulusun burjuvazisinin pazarladığı bir metadır. Sanat eserinin metalaşma sürecinin dışında tutularak bir tartışma yapılamaz. Bu yüzden burjuvazi her zaman kendi kültürünün devamlılığını sağlayacak metalaştırdığı sanat eserini öne çıkarır. Evrensellik sorunu da bununla ilgilidir bir anlamda. Bu anlamda İkinci Yeni’yi burjuva kültürünün devamlılığını sağlayan bir hareket olarak görmek lazım. Burjuvazi her zaman kendi söyleminin yoğunluklu yaşandığı eserleri önde tutar ve onun evrensel bir sanat eseri olmasını istediği gibi kendi sömürüsünü ne kadar gizleyip gizlemediği onu ilgilendirir. Buradaki temel ölçütte sanat eserinin sınıf savaşımını ne kadar dışlayıp dışlamadığıyla ilgilidir.

Bundan otuz yıl önce çift kutuplu sosyalist ve kapitalist dünyada gerçekçi edebiyat ne kadar bastırmak istense de güçlü bir işçi sınıfı hareketi olduğu için gerçekçi edebiyatı engelleyemiyordu. Bu gün tek kutuplu dünyada sınıf mücadelesinin gerilediği dünyamızda artık rafları süsleyen eserler burjuva egemenliğini de somutlayan eserler olacak. Ülkemiz burjuvazisi gerçekçi edebiyatın karşısına her zaman İkinci Yeni’cilerin koymuştur. Gerçekçi edebiyatın yok edilmesi İkinci Yeni edebiyatının öne çıkarılmasının nedeni bu eserlerde işçi sınıfının estetik anlayışının somutlanmaması daha çok burjuva estetiğinin öne çıkmasıdır. İkinci Yeni’nin bu yanını görmeden değerlendirmek burjuva sanatına hizmet eden bu oluşumu doğru kavrayamamaktır. Günümüzde İkinci Yeni bu küçük burjuva karakterinden soyutlanarak değerlendirilir. Bu değerlendirmelerde temel amaç ülkemizde olagelen sınıf mücadelesinin üstünü örtmektir. En önemlisi sanatla siyasa arasına çizgi çekmektir. Oysa sanat eylemliği de sınıf savaşımının farklı kulvarda devamıdır. Zaten değerlendirme nedenimiz sınıf savaşında ortaya koydukları sanat eserleriyle nasıl bir tavır aldıklarını göstermek.

Küçük burjuva aydınının en büyük çaresizliği bu dünyada kendinden başka veya kendisine yakın insanların dışında başka insanların olabileceğine inanmasıdır. Bunun yanında başkalarından bahsetmek başkalarının dünyasına inmek onun için sahiciliğini yitirmektir. Edebiyattaki sahicilik dış dünyayla ilgili bir durum değil daha çok bu yazarlarda kendi iç dünyasıyla ilgili bir durumdur. Bu sanat eylemliğini bütünlüklü insan açımlanması olarak görmeyen sanat anlayışı, dar bir sanat anlayışını önüne kor. Bu edebiyatta o görüşle birlikte bencilliği körükler. Kendini aydın! sanmanın helezonuyla ötekilerini dışlar dışında tutar veya olumsuz gösterir. Aslında faşist ideolojinin çıkış noktalarından biri de bu bireyci kültür. Ne yazık ki 1950’lerle başlayan ikinci Yeni edebiyatı bu bireyci kültürden etkilenmiş bu kültürün üzerine fazla düşünmeden sanat eylemliği içinde olagelmiştir. İkinci Yeni’nin devrimci kültürle içice olmaması veya sınıf mücadelesinden fazla etkilenmemesi cılız bir edebiyat olmasını sağladığı gibi ülke edebiyatında da bireyci kültün gelişmesini sağlamıştır. 1960’lardan sonra ikinci Yeni üzerine yapılan tartışmalar İkinci Yeni’nin karamsar ve sözcükleri bozan bir edebiyat olduğunu açığa çıkardığı halde ne yazık ki, bu bireyci kültür üzerine pek tartışma olmamıştır. Edebiyatçının bağımsızlığı! içinde bu durum devam etmiştir. Bu süreçle başlayan küçük burjuvanın bireyci ruh hali günümüze kadar uzanmıştır. Böylece devrimci edebiyat ile küçük burjuva edebiyatı iç içe geçmiş nitelikli bir aydın profili oluşmamıştır. 

Fethi Naci’nin ‘Şiir Yazıları’ adlı kitabını okudum. Şöyle diyor Fethi Naci, Turgut Uyar’ın Dünyanın en güzel Arabistanı şiir kitabındaki bir dize için. ‘Dünyanın en güzel Arabistanı’nı okuduğum günlerde önüme gelen herkese bu dizeyi söylüyorum.

-O korkak geyik yavrusu bayram arefesi-

Son yılların şiirinde, sevgili için söylenmiş, böylesine güzel bir dize hatırlamıyorum.’

Fethi Naci böyle övmeye devam ediyor. Bir ballandırıyor ki sorma, hani o okuduğum kitabı bir daha alıp okuyayım diyorum. Yani böyle adamlar büyük reklamcı olur vereceksin ona işi her yeri boyayacak. Satılmaz malı satacak değeri düşük metayı değerlendirecek. Önce şunu bilin o dize sıradan pespaye bir dize. Öyle büyük bir anlam yüklenecek bir dizede değil. Burada yapılan okurla dalga geçmektir. Burjuva eleştirmenlerinin yöntemi budur. Nesnelliği doğru algılatmak için tek satır yazmazlar. Tek amaçları var, burjuva edebiyatının önünü açmak ve satış ile tanıtımı yapacak propagandayı sağlamak. Bunun yanında sanat eserinin metalaşmasına destek vermek. Aslında Fethi Naci ve sonradan gelen çoğu eleştirmen bu yöntemi uygular.

Şimdi açıkça söyleyelim. Toplumcu gerçekçi bir eleştirmenin burjuvazinin ele geçirdiği yayın tekellerinin başında olmasına imkan yok.Burjuva edebiyatının merkez edebiyatı İkinci Yeni’dir. Yayın tekellerinin başında olan kişi İkinci Yeni edebiyatını övmek zorundadır. Bunun cevabı çok basittir. Kitlelerin nesnellik algısını yitirmeleri, burjuvazinin istediği bir durum. Bunun yanında kendi ideolojisini yoğunlaştırılmış şekilde İkinci Yeni taşır. Bu yüzden seksenlerle birlikte yayın tekellerinin başında olan eleştirmenler ve seçici kurulların büyük kısmı İkinci Yeni’ye övgüler düzenlerdir. Fethi Naci’nin Marksist eleştiriden hızlı bir şekilde burjuva edebiyatının eleştirmenliğine yönelmesi eylemiyle ikinci yeni övgüsü birliktedir. Artık Marksist eleştiri dışlanmış veya revize edilmeye başlanmıştır.

İkinci Yeni geniş bir yelpaze, İkinci Yeni içindeki çoğu kişi bu durumu kabul eder. Anlaşılır ve anlaşılmaz olmak içice. Deneysel şiir adına bazı denemeler yapılsa da bu denemeler çok abartılmış ve çoğu Fransız edebiyatından çalıntı denemeler. Özgün denemeler diye övülecek durumları çok az. Behçet Neçatigil’in denemeleri ikinci yeni denemelerinden daha yaratıcı. Yaygın bir dil oyunları var. İkinci Yeni’de bunların kısmi kazanımları da var şiir adına. Fakat bir sanat eseri ya da manifesto da aranan bir bütünlüğü İkinci Yeni edebiyatında göremeyiz. İkinci Yeni’çilerin bir manifestosu olmasa da. Bir sanat eserinin veya siyasal yapının birincil özelliği bütünlüğüdür. Hem İkinci Yeni’de hemde tek ikinci yeni edebiyatçıların da bir bütünlük bulamazsınız. Bu yüzden yer yer bütünlüğü yakalamaya çalışan denemeler diye görebiliriz İkinci Yeni’yi.

Yine de ülke edebiyatına yaptıkları en önemli katkı imgenin yeniden üretimi diyebiliriz. Bu imge üretiminde çelişkili çatışkılı dolu yanda olsa, ülke edebiyatına önemli bir katkı. Yazı da İkinci Yeni’cilerin imge anlayışını eleştirdiğim bir bölüm var.

Nazım’ın kaçması, Sabahattin Ali’nin infazı ve TKP’lilerin bir yalanla hapislere doldurulması ile İkinci Yeni arasında bir ilişki var tabi ki. Aynı zamanda İkinci Yeni merkez olarak Paris ve Newyork’u alıyordu. Sonraları daha çok Newyork. Bunun nedeni ise Abd emperyalizmine koşulsuz teslim olan iktidarın toplumsal denetimi de yavaş yavaş abd’ye kaptırmasıdır. Bu yüzden hızlı bir şekilde toplumsal kültürel denetimi eline geçirmiştir. Bedava kitap bastırmalar. amerikan sinemasının girişi süt tozları ve hürriyet söylemleriyle esir alınmıştır ülke. Nazım’ın, Sabahattin Ali’nin olduğu ve kavrandığı yerde doğal olarak daha güçlü bir İkinci Yeni’den bahsedebiliriz. Ama İkinci Yeni’ciler daha çok Garip şiirini karşılarına almışlardı. Şiirlerinin güdük ve toplumsal yanının eksikliği birazda bununla ilgilidir. Hiç bir zaman kültürel merkez olarak Petersburg diye bir şehri görmemiştir İkinci Yeniciler.

Paylaşım savaşından karlı çıkan ABD’nin dünyayı dizayn etme çabaları vardır. Artık dünyanın merkezi Newyork’tur. Sömürgelerde gelişen ve komünistleri karşısına alan edebiyat genel olarak İkinci Yeni tarzı edebiyattır. Bu edebiyat alanı emperyalistlerin kitleleri manipule ettiği ve yönlendirdiği alanlardır. Dünyanın bütün sömürgelerinde Newyork merkezli Sovyetleri -Petersburg’u- karşısına alan bir ABD güdümünde bir edebiyat şekillenmiştir. İkinci yeni ne yazıkki bu güdümlü edebiyatın şekillenişinden etkilenmiştir. ABD güdümünde hangi sömürgeye giderseniz gidin bu yenicilerle-modernlerle- karşılaşırsınız. Şaşırtıcı benzerlikleri ve pis koku yayan edebiyatları hemen gözünüze çarpar. Fakat bütün bunların ötesinde 1950’lerden beri önümüze sürülen ne varsa bilinçli bir şekilde ABD’nin onayıyla yaygınlaştırılmıştır. Sadece roman öykü, şiir değil müzik, sinema. Tartışmaları belirleyenlerden farkında olarak ya da olmayarak bu güdülenmenin içinde olanlardır. İkinci Yeni imge anlamında belirli yenilikler yapsa da son aşamada insan sorgulaması yetersiz ve bütünlüğü kavrayamamış insansız bir edebiyattır.

İkinci Yeni’ciler eleştirinin veya eleştirmenin siyasallığını hep ret ettiler. Onlara göre eleştiri bu anlamda sanat, siyasa dışıdır. Eleştirinin siyasal yapıyla ilişkisi olması sanat eylemliğinin özgürlüğünü kısıtlardı, sanat eserinin yetkinleşmesine engel olurdu. İkinci Yeni savunucusu Mehmet Fuat bakın ne diyor. ” Benim işin politika değil, sanat. Ezra Pound faşist, ama dünyanın en büyük şairlerinden biri. Paul Eluard komünist, ama dünyanın en büyük şairlerinden biri. İşportamızda hep olacaklar yan yana” Mehmet Fuat diyor bunu. O hep edebiyatın özerkliğini savunmuştur. Bu gün aynı savunuyu yayın tekellerinin başındaki editörler yapıyor. Sorun İkinci Yeni’yi siyaset dışı ya da özerk göstermenin dışında, bu çaba sanatın toplumsal bağını koparmaya yönelik çabadır. Siyasal hareketlerle aydın arasındaki bağı koparma çabası. İkinci Yeni’cilerin bu çabası, edebiyatın siyasallaşmasını bitirmiş ve burjuvaziye sorunsuz bir edebiyat bırakmıştır. Aynı zamanda yığınla örgütsüz, örgütlü çalışmayı ret eden aydıncıklar yaratmıştır. Bu gün yayın tekellerinin başındaki çoğu editör sanatın siyasetten ayrı olduğunu söylerken İkinci Yeni’cilerle aynı siyaseti yapıyor. İkinci Yeni’cilere bol bol teşekkür ediyorlar.
Memet Fuat’ın İkinci Yeni üzerine yazılarını okurken bak sorunu doğru yerde yakalamış derken durakladım. Memet Fuat’ın ikinci yeni yazılarını okuyanlar ne olumlu ve yol gösterici şekilde tartışıyor der insan. Memet Fuat sorunu yenilik üzerinde tartışıyor tabi ki başka kavramlarda var. Anlam anlamsızlık sorunu ya da güzellik bir şey anlatmaz. Bütün bu tartışmalardan üstü kapanan örtülen yan ise bir edebiyat akımının aynı zamanda siyasal bir estetik anlayışı olduğu. Her siyasal estetik anlayışının bir ekonomi politik uzantısı olduğu. Eğer sanat eylemliğini politik karşılığından kopartırsanız geriye kendi içinde dönenen karşılığı olmayan sözcük yığınları kalır. Kısacası Memet Fuat’ın yaptığı sanat sanat içindir veya modernleşme tartışılması.   Bütün bu tartışmalar bize biçimsel olarak bir şeyler verebilir ama içerik olarak fazla bir şey vermez. Memet Fuat’ın yaptığı da bu. Havanda su dövmek.

Yıllardır ikinci yeni tartışmalarının bir yanı budur. Kimse İkinci Yeni’nin nasıl bir estetiği politika haline getirdiğini görmesin ve küçük burjuva karakterli bu aydınların! siyasal çözümlemeleri yapılmasın diyedir. İşin kötü tarafı Memet Fuat’ında bildiği toplumcu gerçekçi aydınlar hapistedir o süreçte ya da çıkardıkları dergilerde hiç isimleri geçmez. Yazı ve şiir gönderseler yayınlanmaz. Aslında bu bir siyasi tercihtir ve direk İkinci Yeni’cilerin ve Memet Fuat’ların siyasetini göstermesi bakımından. Bu küçük burjuva siyasal anlayışın kendi içlerinde devam etmesine bir şey diyeceğim yok. Ama toplumcu gerçekçi edebiyat içinde İkinci Yeni savunusunu devam ettirmek ne kadar doğru. Ne yazık ki toplumcu gerçekçilik adına hala bu durum devam ediyor. Yüksek sesle söylüyorum yine, İkinci Yeni edebiyat ile Toplumcu Gerçekçi edebiyat yan yana gelmez. Bu sorun edebiyat ile siyasa arasındaki ilişkiyi görememektir. Yıllardır burjuva eleştirmenlerinin yaptığı budur. Ne yazık, Marksist eleştiri adına da yer yer bu çukura düşülüyor.

Aslında ikinci yeni bir çeşit boşlukta salınma halidir. Kişilerin artık inanacakları bir şey kalmamıştır. Siyasal olarak çökmüş bir hareketin devamcıları. Yazmak sadece şiir içinde ama şiir içinde bile bir kural tanımama halidir. Bu duruma 1880’lerden sonra devam eden Avrupa’daki anarşist anlayış desek bile karşılamaz. Köklü bir şekilde akılcı felsefeyi burjuva kültürünü karşısına almış bir düşüncedir bu. Nietzsche şekillenen nihilizmin karşısında bir akılcı felsefe ve burjuva kültürünün pragmatizmi vardı. Sonradan kübizm, dada, sürrealizm bu anarşist atmosferden etkilenmiştir. Bütün bu hareketlerin sanat olarak dayandıkları belirli bir felsefe vardır. Daha çok anarşist ve bireyci felsefelerden etkilenmişlerdir. Bu yüzden hedefleri belirsiz değil 16 yüzyılla başlayan yer yer bazı Marksistleri de etkileyen nesnelliği pek karşılayamayan akılcı felsefeye karşıdırlar. Bunlar daha çok romantik hareketin devamcıları olmuşlardır. Bu anlamda aklın karşısına duyguyu, koymaya çalışmışlar. Avangart sanatın kendine merkez aldığı düşler fantazyalar yaratma sorununu yer yer yaratmaya devam etmişler. 19 Yüzyıl’ın başında ortaya çıkan bu sanat hareketleri kısmi de olsa sorunları olan ve savaşım içinde bulunan insanlardı. Geniş bir şekilde psikiyatriden etkilenmişlerdi. Bilakis sürrealist sanat yeni gelişen psikolojinin sanatta karşılığı gibi. Bir rüya haline yönelme hatta geniş bir rüya makinesi! olma isteği görünür onlarda.Hatta bazı sürrealist şair ve yazarlar düşleri tetiklemek için esrar içen sanatçıları vardır. Bu deneyimleri şiirleştirmiş veya yazmışlar.

Peki şimdi bütün bu söylediklerimizden sonra İkinci Yeni’nin kendine özgü bir düşüncesi var mı. Cevap basit, hayır. Bireycilikleri. Anarşistlikleri, psikiyatriden etkilenmişlikleri de olsa hepsi sorgulanmamış icselleşmemiş olgulardır. Ne rüya üzerine ne akılcılık ne bireycilik üzerine köklü bir düşünceleri yok. 19 Yüzyılla Avrupa’da başlayan daha çok Fransa’dan etkin olan düşünceden etkilenmişler. Ama neye niçin karşı çıktıklarını bilmeden ortaya çıkmış bir etkileniş. Kısacası sanatları! var ama felsefeleri yok. Onların boşlukta gezmelerinin nedeni ya da şiir geldi kelimeye dayandı ya da folklor şiire düşman yazıları ya da şiirde anlam aranmaz söylemi bu boşlukta bilgi gibi görünse de yetkin bir sorgulamanın ürünleri değil.

İkinci Yeniciler daha çok boşlukta salınmanın sanatını yapmışlardır. Artık bütün her şey onlarda hiçleşmiş.Sanat eyleminin toplumsal karşılığının anlamı yitmiştir. Sanatçı da anlamsız duyuları olmayan bir varlıktır. Bu anlamda sanatçı bir özne midir diye sorsak direk hayır derler. Sanat eserinin yarattığı katharsis olgusu sanatçının öznelliğiyle içiçedir oysa. İkinci Yeni sanat eserinin katharsis yanını kabul etmemişler. Bu durumu hatırlatanlara saldırmışlar. Bu anlamda İkinci Yeni şiiri özneyi ret ettiği için ve özne üzerine pek düşünmedikleri için etik yanı zayıf şiirleri vardır. Basitçe söylemek gerekirse, Ne diyor Cemal Süreyya,

Ben anadan doğma uzun minareliyim/ ne edip edip denizi görmek isterim/ Peki soru şu, bende anadan doğma uzun minareleyin ne olacak şimdi. Devam edelim ne diyor Cemal Süreyya, Meryem’in üç duruşu var ikisini herkese gösterir üçüncüsünü sadece bana. Soru şu senin özelliği ne, Peki bu Meryem kim, kerhane karısı gösteriyor şiirinde, peki bu Meryem kim? bir fahişe mi. Peki bu Meryem kim. İsa’nın annesi bakire Meryem mi. Hristiyanların Meryemi mi? söyleyin. Bakire halini neden sadece Cemal Süreya’ya gösterir. Peki şu şapkasını alıp giden Süleyman kim, kim bu geniş adam. Kim bu pezevenk Süleyman. Yoksa Yahudi Süleyman’mı. Ey Cemal Süreyya Ey Turgut Uyar Ey Edip Cansever ve benzerleri İkinci Yeni’yi sol adına savunanlar anlatın bana. Yeri geldi mi adalet dersiniz hak hukuk ya da ülkemizin biricik erotik şairi. Ben söyleyeyim o zaman Meryem bildiğiniz Meryem Ana’dır, Süleyman da, Süleyman peygamberdir. Neyse İkinci yeni şairlerinin çoğu özneyle sanat eseri arasındaki ilişkiye dair pek düşünmemişlerdir. Sanat eseri oluşturmakla özneleşmenin -siyasallaşmanın- iç içe geçtiğini görmemişlerdir. Bunun nedeni ise yetkin bir felsefeyle yetişmedikleri için. Ülkenin sorunları bu bağlamda sanat eserinin sorunları olmamıştır.

İkinci Yeni sürecinden beri dille oynamak, dili parçalamak, yıkmak anlamsızlaştırmak bir gelenek haline geldi. Çoğu burjuva eleştirmen bu geleneğin devrimci bir gelenek olduğunu söyleyip duruyor. Bu eylemlerin dilin önünü açmak ve geliştirmek olduğunu söyleyerek dediklerini de pekiştiriyor. Öncellikle bilmemiz gerek ki, bu tarz eylemler biçime yönelik eylemler, bu eylemlere devrimcilik demek nesnenin doğasına aykırı. Gecen Tutunamayanları okuduk, şimdi Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okuyoruz. Genel itibariyle yazarların dili bozması tartışılıyor. Bazı arkadaşlar bu dili bozma eylemini önemsiyor. Bu dili bozma eylemlerinin eseri içeriksizleştirme olduğunu bildiği halde. Yani bütünlüklü bir sanat eserine darbe.O zaman ortada bir sanat eseri yok, olduğunu bile bile. Sanat eserinde bütünlük dediğimizde içerik ve biçim bütünlüğünü anlamamız lazım. Eseri estetik nesne haline getiren. Bunlar yoksa bir sanat eserinden estetik nesneden bahsedemeyiz. Aslından yapılan bu, ortada bir estetik nesne yok ama varmış gibi tartışıyoruz. Bu sorun sadece bizle ilgili değil çoğu sömürge ülkede yaygın bir şekilde yapılıyor. Edebiyatın direk pazara yönelmesi ile ilgili ve pazarı belirleyen merkezlerin bu tarz edebiyatı öne çıkarması ile. Sanat eserinin bir dil sorununa indirgenmesi ve dil üzerinden bütün tartışmaların yapılması çoktandır bizim gibi sömürge ülkelerde egemen.

Avrupa da dile en büyük saldırıyı yapan Dadacılar. Fakat onların bir felsefi ideolojik boyutları vardı. İdeolojinin bir bütünlük içinde kurulduğunu söylerlerdi. Dil insanı tutsak almaya ve yöneltmeye yönelik bir dil diyorlardı. En önemlisi dilde yoğun bir şekilde dinsel anlam bütünlükleri ile içiçe olduklarını söylediler. Burjuvazi bu ideolojik dinsel anlam bütünlüklerini devam ettiriyordu. Bunun yanında iktidar dille hegemonyasını kuruyordu. Buna karşı olmak devrimcilikti. Bütün bunları söyler iken esas dayanakları resme yönelik tartışmaların yarattığı sonuç.1900lara gelene kadar akademilerde hala kilise resim geleneği devam ediyordu. Aynı sorun müzikte de vardı sonradan Atonal müzik çıktı tepki olarak. Önce izlenimciler sonra da Kübistler bu resim geleneğine karşı çıktı. Bu gelenek Hıristiyanlıktan gelen resim geleneğiydi merkez de ışığın olması ve oradan yayılması geleneği genellikle merkezde Hz. İsa veya Meryem bir kilise babası olurdu. Ama güneş halesine benzeyen merkezi ışık yayılımı resmin merkezinde olurdu. Bu Hıristiyan resim geleneğiydi. Bir anlamda merkezdeki ışık tanrısal bu gelenekte. Bunun yanında belirgin anlama yönelik çizim tarzı yaygındı resimde. Bu da kilise resim geleneğiyle ilgiliydi. Katı sert çizgilerle ideolojik belirginlik iç içeydi. Önce izlenimciler sonra kübistler bu resim anlayışını yıkarken ideolojinin resim içinde kullanımını geniş bir şekilde gösterdiler. Resimde amorf etme, merkezi yok etme, çocuksulaştırma ve ilkelleştirme gelenek haline geldi. Çoğu resim yasalarına karşı çıkıldı. Bütün bunlar kendi felsefe boyutunu, bütünlüğe karşı duran özneyi merkeze alan bir felsefi gelenekle var oldu. Temelinde Nietzsche olsa da, bu gelenek Varoluşculukla devam eder, günümüzde postmodernizm diyebiliriz.

Aslında İkinci Yeniciler ve devamcıları bu gelenekten beslendiler. Yani Oğuz Ataylar, Orhan Pamuklar ve seksen sonrası devamcıları. Öncelikle bilmeliyiz ki, bu arkadaşların hiç biri ülkenin temel sorunlarından kalkış yaparak bu sanat eylemliliklerin de bulunmadılar. Örneğin Cemal Süreya’nın şiir geldi kelimeye dayandı sözünü temellendiren argümanları yetersiz argümanlardır. Bir kere ortada bir kelime kültü yok. Oluşmuş bir dil yok. Eğer Osmanlıcaya dair diyorsa Osmanlıca devri bitti o üç yüz dört yüz yıllık gelenek. Eğer Türkçeye dair diyorsa Türkçe daha kurulmadı. Yani otuz otuz beş yıllık bir gelenek. Türkçenin kurulmasını gösteren emarelerden bahsedemeyiz. Günümüzde bile bu emarelerden bahsedemeyiz. Zaten Cemal Süreya Folklor Şiire Düşman yazısında göndermeleri şöyle başlıyor. “Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon’dan, André Breton’a, Henri Michaux’ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar.” Aslında bu sorun ülkemizle ilgili değil daha çok Avrupa’yla ilgili. Çünkü bizde daha oluşmamış dil var. Aslında Cemal Süreya’nın yaptığı bir tür zıpırlık, şapkadan tavşan çıkarma hikayesi yani züppelik. O kadar yabancı ki, kendi diline şiirin kelimeye dayandığını söylüyor. Ortada daha doğru dürüst kelime dilbilgisi kuralları yok. En önemlisi ne bir resim, müzik geleneğinden ne de bir felsefi gelenekten bahsedebiliriz. Zaten edebiyatla felsefenin içiçe girmemesi edebiyatımızın en önemli sorunudur. Acaba hangi resim geleneği var ki, resmi tartıştıran veya bir müzik geleneğinden bahsedebilir miyiz? bütün bunlara rağmen şiir geldi kelimeye dayandı demek sadece şov yapmaktır. En önemlisi bu söylem tipik bir sömürge aydını söylemidir. O kadar çok Fransızcayla iç içe olmuş ki, aydınımız ve ülkesinden uzak. En önemlisi sanat bu gayretler sonucunda sadece bir dil anlayışına dönüşür. Günümüzde postmodern sanat, oluşturduğu sanat anlayışıyla içeriğe yönelik sanatsal etkinlikleri yok etmiş ve sanatı sadece bir dil sorununa indirgemiştir. Genel sanat eseri üzerine tartışmalar günümüzde bicim üzerine tartışmalara dönmüştür.

Soru şu Dünya şiir geleneğinde İkinci Yeni’cilerin yeri neresi. Ben söyleyeyim Bir Füruğ kadar yer taşımaz. Nazım Hikmet varken İkinci Yeni’cileri kimse bilmez. Hadi onu da geçelim bir zamanlar çok büyük şair diye Melih Cevdet’i öne sürdüler, tutmadı. Gidin birebir sorun bakalım Dünya şairlerine kaç kişi Melih Cevdet’in, Cemal Süreya’nın adını söyleyecek. Kaç kişi ezberden İlhan Berk’in bir şiirini okuyacak. Ben söyleyeyim kimseyi bulamazsınız. Peki, sabahtan akşama kadar bu İkinci Yeni’cilerin tantanası ne? Klasikleşmiş şiir geleneği içinde bile doğru dürüst kimse Dadacıları, Sürrealistleri bilmez. Ha onların belirli dönemleri vardır onları belki bilir. Ama Nerval kadar bilmez, Rimbo, Bodler kadar. Sıkılır hemen bırakır o şiirleri, alır Lorca’nın şiirlerini okur, Aragon’un, Neruda’nın. Çünkü bunlar Klasikleşmiş şairlerdir aynı zamanda. Bunlar sanatların da sadece insanı bütünlüğü içinde vermezler aynı zamanda biçim olarak da o bütünlüğü yaratmış sanatçılardır. Yani şiir yoluna çıkmışsan bu Klasik yazarlar okunarak yola çıkılır. Yani Dada, Sürrealist veya ülkemizde Garip, İkinci Yeni’cilerden alacağın birikim ile klasik yazarlar arasında alacağın birikim arasında dağlar kadar fark vardır. Açıkça söyleyeyim. Bu akımlar (Dada, Sürrealizm, Garip, İkinci Yeni) sana fazla bir şey vermez. Şiir birikimi klasik edebiyatla yetkinleşir.

Niye bunları yazdım söyleyeyim. Ülkemizde şiir yazan çoğu insan ve şiir adına paylaşımlarını gördüğüm çoğu şair, klasik şiir geleneğini bile bilmiyor. Bu arkadaşlar Bodler okumamış şiir ve simgenin somutlandığı yığınla örnek şiiri vardır. Aynı şekilde Nerval ve Rimbo da görebiliriz. Diyalektik şiir geleneği içinden şekillenmiş Neruda’yı Aragon’u hiç bilmiyorlar sanki. Şiir geleneğini iç sorgulama süreciyle yeniden üretmiş Yunan şiir geleneğinden uzak hepsi. Ne Kavafis’i, Seferis’i ne Ritsos’u biliyorlar. Peki, bu gelenekler bilmeden şiir yazılır mı? Yazılmaz. Bu arkadaşlar bu klasik şiir geleneklerini içselleştirmeden yazıyorlar işte. Peki bol bol okudukları örnek aldıkları gelenek neresi bunların, söyleyeyim. Garip’tir, İkinci Yeni’dir birde seksen sonrası piyasaya sürülen deneysel! şiir ya da biçimci şiir geleneği. Bunların çoğu Rıfat Ilgaz’ı hiç bilmez. Hasan Hüseyin’i, A. Kadir’i. Farabi’nin İbni Sina’nın mı sözün kimin olduğunu tam hatırlamıyorum. “Eşeğe bile her gün Allah Allah desen hiç camiden çıkmaz” Niye dedim bunu İkinci Yeni diye diye seksen sonrasının fazla yetkin olmayan bu geleneği ve klasik edebiyatı anlamamış insanların şiirlerini topluma dayata dayata resmen iğdiş ettiler beyinleri.

Üretim ilişkileri ve bu ilişkileri karşılayan bir dilden bahsedebiliriz. İkinci Yeni’ciler sanki toplumsal hayatın dışında bir dil varmış algısıyla hareket ederler. İkinci Yeni şiiri hayatı yok sayarak sadece dil içinde bir yaşam varmış gibi hareket eder. Bu yüzden imgenin kurulduğu dille canlı toplumsal hayat arasındaki ilişkiyi göremezler, şiiri bu yüzden yaşamdan koparmışlar. Onlarda hayat dilin dışında başka yerde duruyor gibidir. Bunun nedeni toplumsallığı ret ederek saf sanat hastalığına tutulmalarıdır. En büyük hataları dilin genişliğini ve canlı olmasını sağlayan toplumsal hayatında genişliği ve canlılığı olduğu durumunu görmemeleri. Bu anlamda sanat eserinin özerkliği, sanatçının toplumsal yaşamı ret etmeye kadar gitmiş toplumsal yaşamı gözlemek hiçlenmiş ve sanat eylemliğinin kendisi sadece sanat eserlerinin içindedir algısı yaratmıştır onlarda. Ece Ayhan’ın yaşamı buna çok güzel örnektir. Uçlarda yaşamak adı altında canlı toplumsal hayata gözler kapatılmış, bu canlı toplumsal hayatın üzerinden insanı ertesi güne motive eden sanat eylemliğinden kopulmuş. Bu anlamda şiir sanatının en önemli ögesi imge bütünlükten kopuk ve soğuk bir dokuya bürünmüştür. İnsanın siyasal bir varlık olduğunu görmek önemli olduğu gibi sanat etkinliğininde siyasal bir eylem olduğunu görmek lazım. İkinci Yeni’ciler siyasallığı kabul etmezlerken sanat ve siyaset arasındaki ilişkiye dair pek düşünmek istememişler. Bu durum ne yazık ki toplumsal karşılığı olmayan imgelerin şiirlerinde olmalarını sağlamıştır. Bu biçimcilik toplumsal yaşamı algılama da yetersizlik sağlamış. İkinci Yeni’cilere dair yapılan eleştirilerde İkinci Yeni’cilerin tepkisel davranmalarının nedeni, bu bakış acılarının onları tepkiselliğe zorlamasıyla ilgilidir, ne yazık ki bu durumun dışına çıkmak yani eleştiriye açık olmak onların oturmuş bir siyasal bakış acısı olmamasıyla ilgilidir. Sorunun kendisini bir siyasal sorun olarak görmediğiniz sürece çözümsüz tepkisellik genelleşir. Bu onlarda kronik bir durumdu.

Günümüz şiirin dili, amorf olmuş bir dildir. Bunun en önemli nedeni imge ile düşsel evren arasındaki ilişkinin kavranamamasıdır. Şiirin ilkel yanı gibi görünen yan, çocuksuluk, esrik ruh hali, oyun güdüsünün kendisinin şiirin dışına itilmesiyle iç içedir. İmge fantazyada (düşsel evren)alanında kurulurken kendini baskılandırılmaz. Bu durum ise imgeye şekil veren çocuksuluk, oyun güdüsü ve esriklik duygusunun düşsellikle içice geçmesiyle olur. Günümüz şiirin de imgenin amorf olmasının nedeni, imgenin dilsel bir olgu olarak görülmesi ve onun yaşamsal karşılığını hissettirecek düşsel evrende kopuştur. Oysa şiir kendini bir baskılandırılma üzerinden var ediyor. Bu oto sansürün nedeni, kapitalist yaşamın şairlerde etkili olmasıyla ilgili. Bütünlüklü bir insan algısıyla hareket etmeyen şaircikler şiirde egemen.

Günümüz insanı düşsel evren üzerinde bu güne geldiğimizi sezinleyemiyor. Dilin çıkması iletişim olanaklarının çoğalması, insanların düşsel dünyaya yabancı kalması, kendi varoluşunu doğru algılamamasının sağlıyor. Bu anlamda mitler insanları genel düşsel sınırları, belirtileri üzerinden şekillenmiştir. Dilsel iletişimden daha çok düşsel iletişim birincildir. Hala sanatçıların büyük çoğunluğu düşsel iletişimin birincil olduğunu fark edemiyor. Bu yüzden sanat eserini dilsel bir olgunun içine hapsediyor. Dil hiç bir zaman resimlerle şekillenen düşsel evreni kavrayacak bir yapıda bulunmaz. Şiirin dokusundaki ilkellik onun ilk sanat olmaktan daha çok, düşsel evrene dayanarak şekillendiğini çoğu insan, sanatçı göremiyor.

Şiir dilinin ilk bozuluşunu İkinci Yeni şiirinde görürüz. İkinci Yeni sadece dili bozmadı, imgenin şekillendiği dili de bozdu, amorf etti. Hem de imge adına. Bu yeni imgelerin tazeliği, ilgi çekici yanı ne yazık ki, doğru dürüst imge adına düşünmemize yeterli olmadı. İkinci Yeni’nin imgeleri geliştirilmeden veya üzerine fazla düşünülmeden kabul gördü. Bu tarz imgeler ne yazık ki, dilin nesnellikle ilişkini ya da düşsel evrenle ilişkisini parçaladı. Seksen sonrası şiiri ise şiiri sadece dilsel bir oyuna çevirdi. Şiirin yaşamdaki veya düşsel evrendeki karşılığı yok sayıldı. Şiiri ilkel gösteren ve canlı büyülü tutan yan imgenin düşsel evrenle kurduğu bağdı. Yani oyun güdüsü, çocuksuluk, esriklik. Çünkü düşsel evren evren (fantasya) bu olgularla var olur. Ne yazık ki İkinci Yeni şiiri kendi varlığını seksen sonrası şiirde daha çok kökleştirdi. Sermayenin desteklediği yayınevlerindeki eleştirmenler İkinci Yeni şiirinin seksen şiiriyle içice geçmiş şiiri destekledi. Böylece devrimci şiir dışlandı yerine amorf edilmiş şiir dilinin imgelerini kullanan şairler kaldı. Ödüllerin çoğu bu tarz şiir yazan şairlere verildi. Şiirin yaşamsal karşılığı unutuldu dilsel bir oyuna çevrildi. Böylece düşsel evreninin içinde şiir yazan şairler yok oldu. Fantasyasız kuru bir şiir çıktı ortaya.

Bu sanatçıları yaptığı ise kapitalist yaşam biçimiyle, devrimci şiir yazılabileceğine dair inanç yaratmaktır. Bu var olan yabancılaşmayı anlamamaktır. Özgürleşme sorunu sadece düşünsel bir durum değil sürekli kendini var etmesi gereken bir durumdur. Yani özgürleşmek varlığını sürekli eylemde tutmakla içicedir. Şiir bu eylemin ifadesidir. Yoksa pratikte hiç eylemde bulunmadığın o boş düşüncenin değil. Düşünce ve eylemin birliği olmadan şiir olmaz. Günümüzde bize dayatılan şiir bu köleci anlayışın şiiridir. Kapitalist sermayenin desteklediği yayınlarda öne çıkan şiir bu yabancılaşmış şiirdir. Bu şiire ödüller verilir ödülü alan sevinir çünkü kapitalist ideolojinin savunuculuğunu  yapıyordur artık.

İkinci Yeni’cileri dirilmek, uzun süreli pazarlamak ve kalıcı olması için çabalayan tek eleştirmen Mehmet Fuat’tı. Çoğu İkinci Yeni’ci yaldızlı, köşeleri işlemeli mektuplar yazdı, sürekli övdü, şiirden tek anlayan oydu hesapta. Mehmet Fuat ölür ölmez gömenler de İkinci Yeni’ciler. Garip bir vefa duygusu, şimdiler de şiirle ilgilenen çoğu kimse bu İkinci Yeni parlatıcısının ismini hatırlamaz.

Kısacası İkinci Yeni’ciler şak şakta usta oldukları gibi, Mezar kazmakta da ustalar. Şimdi İlhan Berk’in toplu şiirlerine bakınca aklıma geldi. Her zaman aralarındaki gizli şike yasalarını açığa vurmadan yaşadılar. Öyle ki, ölür ölmez birbirlerini unuttular.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK