9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Genel HRİSTİYAN BEKTAŞİLER

HRİSTİYAN BEKTAŞİLER

PAPA YERO RAİF-I*
Bundan tam otuz sene önceydi. İstanbul’un yedi büyük tepesinden Büyük Çamlıca adlı tepenin tenha bir kenarında yapılmış büyük bir Bektaşi tekkesindeydim. Vakit akşam oluyor. Tekkenin içi dışı hıncahınç dolu. Bir taraftan da davetli mihmanlar geliyorlar. Evli olanlar harem kapısında girerek kendilerine tahsis edilen odalarda geceliklerini giydikten sonra vazife alıp iş görüyorlar. Bekârlar da selâmlık kapısından girerek meydan odası denilen mihman odasında üstlerini değiştirerek onlar da vazife alıp iş görüyorlar. Her ne rütbe ve mevkide olursa olsun davetli ve mihman da bulunmuş olsa gene herkes tekkede elinden gelen küçük büyük, bir işi yapmak vazifesini alır. Bilhassa böyle kalabalık gün ve gecelerde. Bu gece ayini cem var. Mevki ve memuriyeti yüksek parası bol hatırı çok sayılır zarif ve nazif bir zat bu gece nasip alacak yani merasim ve kâidesine göre Bektaşi olacak. Davetliler de o nisbette kalabalık. Bu gece olacak işin çokluğuna göre vazifeler de çok. Dört tane kurban tağlanıyor; büyük aşevi kadınlı, erkekli insanlarla dolu; kimi soğan doğruyor, kimi pirinç ayıklıyor (Yirmi kişi birden pirinç ayıkladıklarını bilirim.) kimi bulaşık yıkıyor, kimi ocakları yakıyor, kimi şamdanları parlatıyor, kimi meydan levhalarını siliyor. Her tarafta harıl harıl bir iş gürültüsüdür gidiyor. Ben o zaman pek genç ve dinç bir delikanlı olduğumdan birkaç arkadaşımla beraber gelen misafirleri tekkenin önündeki yokuşun alt başından karşılar, ve ellerinde getirdikleri bohça ve zembilleri alarak onları bu suretle dışardan ağırlar ve içeriye icap eden odalara götürür yerlerini gösterirdik. Biz böyle bir kaç delikanlı tekkede yetişip büyümüş, çekirdekten yetişmiş, içi kavrulmuş, içli dışlı olmuş, halis muhlis kızılbaş çocukarı idik. İş hususunda her ehemmiyetli vazife bize verilirdi.
Haremle selâmlık arasında girip çıkan bir nevi irtibat adamı idik. Hatta bazı şakacı adamlar ve onlardan işiterek bizzat Tekkenin şeyhi Ali Nutkî Baba bana harem ağası unvanını vermişlerdi. Bu akşam büyük ayin-i cem vardı. Davetlilerin şahsiyetleri ve mevkileri büyüklüğü daha ziyade büyütüyordu. Buna örnek olmak üzere bir kaçını sayayım. Ayan azasından Abdulhak Nasuhi Bey, Reşit Akif, Süleyman Hakkı paşalar ve Niğdeli Galip Bey, Mebusandan Filibeli Rıza Paşa, Feylesof Rıza Tevfik.
Görüceli Şahin Naki, Ergirili Müfit beyler, sefir ve hariciye nazırlıkları yapan iki kardeş Ziya ve Reşit Paşalar. Bunlardan başka bahriye miralayı Tevfik, doktor miralayı Muzaffer, doktor kaymakamı Nuh Kuyusu’nda oturan Eşref Ruşen ve merkez kumandanı Kaymakam Şahap beyler ve bu kabilden daha birkaç kişi vardı.

Misafirler bir taraftan geliyorlardı. Bir defasındaki karşı gidişimde çok büyük hayretlere düştüm. Misafirler arasında altmışı geçkin bir de Ermeni Papazı vardı. Bize bu kıyafette misafir hiç gelmemişti. Acaba bu ne demek oluyordu? Bu papaz da mı bin bir türlü sırlar içine gizlenen ve bu gizlilik yoluna can baş verilen deriler yüzdürülen, darlara çekilen ayin-i ceme bu gâvur da mı girecekti? Şimdi benim tecrübesiz ve genç dimağım içinde şimşekler çakıyordu. Papaza hayran hayran bakıyordum.
Yanındakilerle ne güzel, ne fasih ne edâlı konuşuyordu. Yokuşu ağır ağır çıkarken nükteli sözleri ile beraber geldiği arkadaşlarını zerafetle güldürüyordu. Bu grubu da meydan odasına götürdüm, bıraktım. Ben başka işlerle meşgul oluyordum amma, papaz aklımdan çıkmıyordu. Bir aralık işten fırsat bularak meydan odasına papazı görmeye gittim. Orada papaz mapaz yoktu. Tekkeyi alt üst ettim papazı göremedim. Merak ederek tekrar meydan odasına geldim. Dinlenmek bahanesi ile biraz oturdum. Kurnazlıkla herkesi birer birer tetkik ettim. Papazı gözümle yakalamıştım. Fakat bu defa bütün bütüne hayretim arttı. Çünkü onun üzerinde papaz elbisesi yerine; başında Bektaşi tacı, boynunda teslim taşı, belinde kanberiye dedikleri kuşak, göbeğinde çifte zülfikarlı “Ya Ali” yazılı cilbent vardı.

Şimdi ben yeni bir mevzû karşısında kalmıştım. Ben o güne kadar yalnız Bektaşi edebiyat ve musikisine merak sardırmıştım. Bu edebiyat ve musikiyi yalnız Bektaşi toplantılarında görüyor ve dışarıda bunların hiçbirine rastgelemiyordum. Bu yolda pek bilgisiz kalmış olan benim günâhkâr münekkidim Mesut Cemil’in mevhûm musiki adını vermeye boş yere çalıştığı o edebiyat ve musikileri daha o zamandan on sene evvel bile toplamaya, Anadolu ve Rumeli içlerinden derlemeye başlamıştım. Fakat bu vaziyeti ile böyle canlı olarak karşılaşamamıştım. Demek ki Müslüman olmadan Bektaşi olunurmuş. İyi amma, Belçika ayanı azasından olduğunu söylediği Herr Hofman isminde bir ecnebî ondan evvel Bektaşi olmak istemişti de Ali Nutki Baba ona “Müslüman olmadan Bektaşi olunmaz” demişti. Bunun hikmetini bir kaç gün sonra Ali Nutki’den sordum. Bunları dedi, “Tekirdağlı Cemali Baba böyle yapmış.” Fakat Ali Nutki’nin sözünde, bunları, diyerek bir kaç kişiye atfedilen mana vardı. Sonradan öğrendim ki bugüne kadar hâlâ konuştuğum ve bugün sağ bulunan ve Kapalı Çarşıda, Yüksek Muhallebici’nin ötesinde Zincirli Kapı yanında Zincirli Han’ın odabaşısı olan Ermeni milletinden olup -Ermenice ismini şimdi derhâl hatırlayamadım, ileride bu zattan da bahsedeceğim.- Feyzi tahallus eden zatta orada imiş.

Bundan sonra edebiyat, musikî araştırma programıma bir de Türkleşmiş Hristiyan Bektaşi Şairleri’ni ilâve ettim. Aradıkça buldum. Buldukça inkişaf ettirdim. Üzerlerinde işledim. Mümkünolanları şahsen gördüm. Bu araştırmalarda  güzel Türkçe ile edebiyat tarihimize geçmiş şiirler yazan bazen ihtida etmiş ve bazen Hristiyan kalarak Bektaşi olmuş Türk şairleri derneğe lâyık İstanbullu Kirkor Saydiler, Sadayiler, Edineli Andon, Kevkebiler, Kumkapılı Andon Necatiler, Karamanlı Manol Hitabiler, Kayserili Serkis İlhamiler, Üsküdarlı Zare Zariler, Selanikli Emanuel Sırrîler gibi daha bir çok Türkleşmiş Hristiyan şairlerine rastgeldim. Elden geldiği kadar haklarında bilgi ve eserler topladım. Bunları burada sırasıyla gene elden geldiği kadar hakikatlerle tespit ederek anlatacağım.

Ben bu temiz ve bâkir mevzular ardında yıllarca koşarken bulduğum malzemeler karşısında hayretlere daldığım zaman  iki mühim meseleyi de daima düşünmekten hâli kalmıyordum. Bunun birisi; asırlarca evvel zengin olan ve bugün izlerini bulmağa çalıştığımız ve damla damla bulabildiğimiz bu eserlerin Türk varlığı karşısındaki büyüklüğünün derecesi, birisi de; acaba yeni neslin bu asirdidevarlıklardan, bu zengin mevcudiyetlerden haberi olup olmadığını ve eğer haberi olmuş ise ne suretle karşılandığını anlamaktı.

Bunun birincisi olan mevzu bolluğu bitmiyor, tükenmiyor olduğu bazı araştırıcılar tarafından takdiren karşılanıyor ve bulunmasına gayret ediliyor olduğunu görüyordum. Yeni neslin karşılaması noktasından da iyi görüşlü bir şairimiz olduğuna şüphemiz kalmayan Faruk Nafiz’den örnek vermek mümkündür. O, sanat denilen nesneyi, şimdilik lüksleşmiş, modernleşmiş olarak milletimize tatbikini kabul etmiyor. Evvelâ, onun sanatını ruhumuza sindirdikten sonra yapılması lâzım gelen sanat yolunu gösteriyor. Bu suretle, yeni neslin, Türkün tarihî bilgi ve sanatlarını kavramak istiyor, olduğunu gösteriyor. Bunun için sanat başlıklı şiirinin ilk ve son bendlerinde şöyle söylüyor:
Sanat:
Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede canlı bir kelebeğin.
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.

Evet, gördünüz mü? İlk önce bizim dağ gibi bir Türk’ün raksını, “toprakları aşındıracak derecede kalpler titreten” oyun sanatının inceliklerini anlayabildikten sonradır ki sahnedeki canlı kelebeği anlamaya çalışalım. Kendimizi tanımayınca başkalarını nasıl bileceğiz?… Bu hakikati anlayamayan geldim, geçtim kafalılara da bu şiirin mısralarında ültimatonunu veriyor.

Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken,
Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz.
Arkadaş! Biz bu yolda maniler tuttururken
Sana uğurlar olsun ayrılıyor yolumuz.

Ah evet, bu aziz yurt harcanmamış bir mevzudur. Onda aranmamış, bulunmamış ne kadar yüksek değerli mevzular ne nihayet dünyaları hayrette bırakacak defineler vardır, demek ki yeni neslin ileri gelen, görüşlü ve duyuşlu şairleri bunu anlamış bulunuyor.Anlamayanların, işittikleri zaman tüyleri ürperir. Ve dilleri kekeleyerek korkudan tutulur, ve bir mevhum damgası basarak işin içinden sıyrılıp çıkmak ister.
Şimdi gene Papa Yero Raif’e dönelim, vaktaki, o gece Bektaşi tekkesinde nasibini alan aldı, merasim bitti. Çok iyi hatırımdadır ki o gece her biri on beş, yirmi kişi alan büyük meydan sofralarından ve onun ufaklarından kuruldu. Dem ve devrâna başlanıldı. Artık hepimizin işleri hafiflemiş olduğundan hepimiz sofralardan birine oturduk ve muhabbetin deryasına katıldık. Dem üçlemek âdeti usulüne uygun olduktan sonra Ali Nutki Baba’nın sofrasında bulunan Papaz Raif okumağa başladı. “Huuu dost” demesini muteakip kendi eseri olan şu kâlenderiyi okudu.

Cana sana ahvâlimi arzetmeğe geldim.
Meyhanei nazında niyâz etmeğe geldim.
Ben anlataman her ne kadar söylemiş olsam
Eş’arımı ben gerçi diraz etmeğe geldim.
Bin nazmile şerhedemedim aşkımı, en son
Derdi dilimi nağmei saz etmeğe geldim.
Yıllarca ki ruhsarına hat eylediğim ol
Müsvedei sevdamı beyaz etmeğe geldim.
Azdır sana Raif ne kadar kılsa da secde.
Şimdi yeni tertip nemaz etmeğe geldim.

Bu manzumeyi o gece oraya gelişinin sebebini dervişâne olarak anlatmak için zarifâne benzetmeler ile söylüyor. Dördüncü beyti ise Ali Nutki Baba’nın yüzündeki, yüzüne yakışan büyük siyah ben için tasvir yapıyor. Görülüyor ki Papaz Raif bu sözleriyle yaman, ve muvaffâk olan içli bir Türk şairidir. İnanışı ne olursa olsun, o mutlak ve mutlak bizim güzel edebiyatımıza hizmet etmiş, yardımı dokunmuş bir şairdir. O gece böyle geçti. Fakat bu papaz benim aklımı çelmişti. Zaif kalbli ve  hafif meşrep olmamaklığıma rağmen az daha beni inanışımdan ayıracaktı. Fakat o da nihayet benim gibi inanmıyor muydu?

2. Bölüm:
PAPA YERO RAİF-II

Bir muharrem ayı idi. Tekkede aşure pişirilmiş ve merasimi yapılmış idi. Fakat Papaz Raif bu defa gelmemişti. Böyle hatırı sayılır mensuplara ufak destiler içine aşureler konarak evlerine kadar götürülüyordu. Papaz Raif’e götürülecek aşure destisinin götürülmesine ben tâlip oldum. Papaz Raif, Üsküdar’da Yeni Mahalle Kilisesi’nin papazı idi. Aşureyi götürdüm. Beni mütevazi odasına kabul etti. Gerek Nutki Baba’dan ve gerek o geceki muhabbetten memnun kaldığını söyledi. Aşureyi getirdiğim için bana bir mecidiye bahşiş verdi. Almamak olmazdı. Çünkü bu, tarikat erkânınca nezir ve niyaz idi. Lâkin ben, kalkıp gitmedim. Ona dedim ki, “Raif Efendi erenlerimiz, o gece okuduğunuz nutuk beni çok alâkadar etti. Ne olursunuz, onun bir suretini bana veriniz” ve evvelce hazırladığım bir şiirimi de ona uzatarak: “Bu da”, dedim, “Benim acizâne eserimdir. Karşılık olarak size yadigar olsun.”

Kendi eserimi methetmek için değil, Papa Yero’ya daha doğrusu Hristiyan Bektaşi şairi Raif’i kazanmak için yaptığım teşebbüsleri bildirmek sebebiyle o şiiri buraya naklediyorum:

Madem ki kendine beni ettin kul,
Canım sıkılıyor, anla Allah’ım!
Sözün varsa, ne lâzım Cebril, Resul,
Gel yüzüme karşı söyle Allah’ım
İnsan, hayvan, denizlerdeki semek
Müslümanlık, hiristoluk ne demek?
Çektirirsin bize boşuna emek;
Sen söyle, olur mu böyle Allah’ım?
Türlü renkli donlara bürünürsün.
Yalancıktan Mûsa’ya görünürsün,
Ben olmazsam kiminle öğünürsün,
Bir cevap ver durma öyle Allah’ım!
Adem, Halil, Mûsa, İsâ, Muhammet,
Bilmem hangisine olayım ümmet,
Mızân, sırat, sûal, cehennem, cennet.
İsmin kadar bin bir hiyle Allah’ım!
Vahid’im ben, kâinatı ben yaptım,
Yaptım da bir bulut üstünden baktım.
Senin hiylelerini çoktan çaktım,
Artık sen geri dur, şöyle Allah’ım!

Papazın gözleri, dairesi içinde bir kaç defa hızlı hızlı döndü. Benim gençliğimden bu kadar fikir olgunluğu beklememekte hakkı vardı. Bunu bana belli etmemek istiyorsa da ben anlıyordum. Nihayet dedi ki:
“Benim de bu sözlere benzer nutuklarım vardır. Bir kaç gün sonra gel. Bir kaç tane yazıp sana vereyim.”
Papa Raif’in seferberlik zamanında Bandırma’ya gitmiş ve orada köyü olan Edincik nahiyesi merkezinde ölmüş olduğunu geçenlerde memleketlisi olan Zincirli Han odabaşısı Ermeni ve fakat Bektaşi Bay Feyzi söylemiştir. Şairin iki manzûmesini, hatırasını tâzizen, buraya kaydediyorum.

Nefes

Küfr ederim deyu Zahid, hiç korkma,
Bizim küfrümüz iymandan sayılır
Sözlerimden haşyet bulup da ürkme,
Bizim sözümüz Kur’an’dan sayılır.
Zahidin sözüme emel edersen,
Kendine cenneti emel edersen,
Kitâbı işine temel edersen,
Yaptığın işler kemandan sayılır.
Yürü bir güzele varlığını ver
Ermek istersen Hakk’a bu yolda er
Hey Raif postunu git, dergâha ser
O, canân elidir, candan sayılır.
Gülzârı arka girdin
Gülle çiçek dermeye
Erenler meclisinde
Murat alıp vermeğe
Kâbe kavseyni geçup,
Ev ednalara vardım
Men arif sırrını ben
Öz nefsimde bilmeğe,
Seb’almesani benim
Yarım yüzündedir,
Üzendim, arzu kıldım
Erkânına girmeğe
Kıldığım namaz,niyaz,
Puthânede değildir.
Mescitten uzak oldum,
Hakk’ı yakın görmeğe
Ne sözlerdir bu sözler
Kızılbaş mısın Raif
Al postunu yürü var
Hanefkâha sermeğe

Görülüyor ki Raif; tamamıyla olgun bir mutasavvıf ve aynı zamanda inanışı Türkçe ifade eden pek güzel bir Türk şairidir. Bir gün ona gençlik saikasıyla dedim ki, “Hem papazlık, hem Bektaşilik olur mu?” Cevap verdi, “Sarı Saltuk diye tanıdığımız Bektaşi ulularından olan zat, Nikola isminde bir kör Papaz değil miydi? İsim bir boncuktur oğlum. Gönüle bak, gönüle” dedi.
           Sonra onunla böyle anlaşmış ve onun kudretine, büyük milletimin dilinden söyleyen bu şairin kuvvetine artık itiraz etmemiş, ve onun faziletine candan inanmıştım.
* Vahit Lütfi Salçı’nın bu yazıları .1935-1956 yılları arasında yayımlanan YÜCEL dergisinin 47, 48, 50, 52, 53, 54 ve 57. sayılarından alınmıştır. Vahit Lütfi Salçı’nın bu yazıları Bektaşilikle Hristiyanlık arasındaki ilişkiyi göstermek acısından önemli olduğu gibi Bektaşiliğin geniş ilişki ağını gösterir bu durum. Bektaşiliğin etkilediği alanları göstermesi acısından önemli olduğu gibi aynı zamanda Anadolu coğrafyasında kaynaşmayı yaratan Bektaşiliğe ve Osmanlı devletine bakışımızı derinleştirir bu yazı.
Aslında Osmanlı devleti sürecinde Bektaşilik diğer dinsel toplulukları kaynaşmasını sağladığı gibi ortak yaşam alanlarını ortaya çıkaran ritüelleri yer yer yaratmıştır. Yine bize farklı bakış yaratan Mehmet Bayrak’ın, Ermeni Aşıklar kitabı bu anlamda ilginç bir kitap. Osmanlı’nın yayıldığı coğrafya da Bektaşilik ortak ritüelleri yarattığı gibi diğer dinsel gruplar da buna uygun ritüelleri olumlu karşılamıştır. Eskilerde cemlere, sıra ve divan gecelerine katılanlar sadece müslümanlar değil diğer dinsel gruplar da bu etkinlikler de yer alırdı. Bu anlamda Vahit Lütfi Salçı’nın, Papa Yero Raif’le anılarını anlattığı bu yazı dizisi önemli.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK