9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020

HACI MURAT

    Annemin evdeki heyecanlı sesi ve telaşı dışarıda bir şeylerin olduğunun belirtisiydi. Babama “Kalk bey kalk, Hacı Murat gelmiş!” dedi.
    Bana direkt bir şeyler söylemezlerdi. Orta radyo yayını gibi ortalıktaki konuşmalardan yaşananları anlar ve alırdım bütün haberleri. Annemin bu sabahki heyecanını anlamlandıramadım. Oysa Murat amcayı pek sevmezdi. Hatta ona “Üçkâğıtçı herif!” derdi.
     Onu üçkâğıtçı yapan şey annemin, annesinden kalan birkaç hediye gümüş takıları ve birkaç parça kap çanağını ona kaptırmasıydı. Aklı başına geldiğinde ise takıları elden gitmişti. Sonra Murat amca köye bir bakkal açtı. Bakkal dediğime bakmayın küçük bir ardiye deposuydu. Ne ararsan vardı. Futbol topundan tutun da muşambalara, elma şekerine kadar.
   O zaman futbola meraklıyım. Büyük abilerimizin 22 kişilik kadrosuna bir türlü giremiyorum. Yani anlayacağınız hep tribündeyim. Bir gün takımın iki topunun ikisi de patlamış, oyun bitmişti. Ertesi gün hafta sonuydu. Aklıma Murat amcanın dükkânındaki toplar geldi. Onları, takımdan önce ele geçirirsem biliyordum ki oyun kurucusu ben olacaktım. Tabii param yok pulum yok. Hemen annemin bakır tavalarından birini kapıp toplarla takas için Murat amcanın yolunun tuttum. Annem duyarsa parçalardı beni.
    Topu alıp sahaya gittim. Herkes göz ucuyla bana bakıyor ama kimsede topu istemiyor. İçleri gidiyor, görüyordum. Dayımın büyük oğlu, “Hadi gelsene!” diye seslendiğinde artık futbol takımının bir oyuncusu olmuştum. Ama takıma girmem annemin tavasının yok oluşunu fark etmesiyle benim ve Murat amcayla ikinci defa papaz olmasını engellememişti.
     Murat amca, anneme; “Nazife Hatun bakır tehlikelidir. Bak Kabaklardan Nejat, bakır tavada pişirilen yemek yediği için öldü.” Arkasından başka dayanaklarda bulmuştu. “Hatta bir sürüde masraf değil mi? Kalay et eyle. Ne uğraşıp durursun.” demişti.
      Sadece bizim bakır tava değil köyde kimin nesi var yok hepsi bir iki kuruşa gitmişti. O da yok pahasına satın aldığı bu malları iyi değerlendirmiş çok para kazanmıştı köylüye nazaran. Bu yüzden Murat amcanın adı dolandırıcıya çıkmıştı.  Gel zaman git zaman sonunda Murat amca hacca gitmeye karar vermiş. Gittiğini değil ama geldiğini evdeki orta dalga radyodan öğrendim böylece.
     Annem, Murat amcadan bahsederken artık “Üçkâğıtçı” lakabını kullanmıyor onun yerine “Hacı Murat,” diyordu. Bir insan bu kadar mı hızla değişebilirdi! Artık Murat değil Hacı Murat’tı ve köyümüzün ilk hacısıydı. Hacı adında halamın oğlunu saymazsak tabi!
        …
     Hacı Murat, önce bakkalını oğluna bıraktı. Başında bir sarık, üzerinde beyaz esvaplar ortalıkta dolaşmaya başladı. Sanırsın ki hacdan imam olup gelmişti. Selam verişi, yürüyüşü, konuşması her şeyi farklılaşmıştı. Yardımsever olmuş sanki üzerine de biraz insanlık bulaşmıştı. Sonra bakkala ufak tefek borçları olan birilerini defterden sildi. Bu borç silme işinden köylünün saygınlığını kazandı, hayli de sevap. Hac ziyaretinin en hayırlısı köylünün borcunun silinmesiydi. Artık Hacı olmasından mı yoksa başka bir şeylerden mi onları anlayamamıştık.
     Hacı Murat devamında köyde bulunan on iki işsiz, güçsüz, çalışmaktan hoşlanmayan adamı yanına aldı. Sonra onların esvaplarını* değiştirdi. İlk zamanlarda sadece takkeleri vardı. Camiye gidişlerine baktığımda yolda sanki bir mantar kafilesi misali öbek öbek hareket ediyorlardı. Normal zamanlarda Murat amca bayram namazlarını bile kılmazken ve yanındaki tayfa sabah akşam ev yapımı şarap ve boğmalarla kafa bulurken onları da hizaya sokmuştu. Caminin kapısını beş vakit aşındırıyorlardı. Cami imamı, cumanın dışında birkaç yaşlıyla namaz kılarken bu kez köy camisine göre hayli bir kitleyle huşu içinde ibadetlerini yapıyorlardı. İmamın olmadığı zamanlarda bazen namazı Hacı Murat kıldırıyordu. Cuma günleri hutbeyi arada bir o okuyor ve ajitasyon çekiyordu.
     Annem, “Bak kutsal topraklara ayak basan bu kâfiri bile ‘orası’ adam etti. O bile yetmedi adam bütün köyün berduşlarını hizaya soktu.” düşüncesini dillendirmeye başladı. Annemin Murat amcaya bakışındaki değişimi anlamaya çalışıyordum.
     Artık o köyde bir efsaneydi ama bir şeyler eksik ya da garip geliyordu bana. Arkasına daha fazla adam katması gerekirken o kendisiyle birlikte hep o 12 kişiyle hareket ediyordu. Civar köylerde değişimin ve dilinin ağırlığının fark edilmesiyle hutbe okuyacağı günler bizim köye gelişler artmaya başladı. Cami adeta dolup taşıyordu. Bu arada bakkalında işleri daha iyiydi. Ardiye büyümüş, bildiğiniz bir markete dönüşmüştü. Murat amca evinin yanına bir külliye yaptırdı sonradan. İçerisine de bir mescit, aşevi… Bir gün bende çok merak edip külliyenin yolunu tuttum.

Hacı Murat amca yan odaya bağdaş kurmuş gelen yeni insanları tanıyor, onlara sorular soruyor, beklentilerini belirliyordu. Belli ki durumu ona göre ayarlamıştı. Ben de askerden birkaç ay önce gelmiş işsiz güçsüz takımındayım. Teyzemin oğlu Süleyman benden birkaç yaş büyük. Hacı Murat amcadan sonra ikinci adam! Etrafı gözlüyorum.
        …
    Akşam yemeğine annem, “Bak oğul! Teyzenin sümüklü oğlu Selo kadar olamadın, adamda yürüyüş değişti. Şunların içine bir karış istersen, bir keramet var hacının yanında.” demez mi?
    “Ana, sen düne kadar ona ‘Üçkâğıtçı herif’ diyordun. Bugün, Kurdun arkasına beni katmaya mı çalışıyorsun ne iş?” dedim.
      “Oğlum, adam hayli kurt onu biliyorum.  Bu işte bir şeyler var onu da biliyorum. Amma anlayamadım gitti. Belki okur, üfler de sen de bir iş sahibi olursun ondan söylüyorum. Geçen de Osmanların Nuri’yi işe yerleştirmiş. Bir dergâhta getir götür işleri yapıyormuş.  Yanında yöresinde olmasan nasıl bir yerlere yerleşeceksin. Söyle!” dedi.
    Haksız da değildi annem. Madem o bizden yararlanacak biz de ondan “Nemalanalım” dedim. Akşam çorba içmeye gittim. Ortalıkta bir söylenti! Kazan alttan kaynıyor ve sen o kazandan ne kadar çorba içersen iç, kazanda hiçbir eksilme olmuyor. Bu efsane herkeste bir merak ve hikmet arayışı yaratmış.  Sırf bu yüzden birçok insan dergâha gelip gidiyor. Bazıları çorba içme, bazıları merak bahanesiyle. Dergâha gittiğimde yine teyzemin oğlu karşıladı beni. Hacı Murat’a götürdü. Adam “Oturan Boğa” formunda bir Kızılderili edasıyla kurulmuş yerine. Etrafta bir koku,  atmosfer bohem…
      “Gel, beri gel. Sen Nazife Hatun’un futbolcu oğlu değil misin?” 
      Sık sık karşılaştığım bu adam şimdi mesafeli benle.
      Teyzemin oğlu, “Hacım, hizmetinize katılmak istiyor ne dersiniz?” 
   O da el hareketleriyle birlikte, “Gel biraz daha yakın gel. Öyle mi?” dedi. Artık yanındayım. Eğildim sırtıma üç defa vurdu eliyle. “Tamam, evladım.” dedi.
    Dışarı çıktım. Çorba kazanını gözetliyorum. Gerçekten bir sürü insan tasını doldurup çekiliyor. Söylentilerdeki gibi kazanda çorbanın azaldığı yok. Hatta bir göz yanılması olmadığını belirtmek için sanki özellikle kazanın 6 cm üstüne siyah bir şerit geçmişler. Sağına soluna bakıyorum kazana akar bir şey de yok. Bir yere bir şeyler yerleştirmiş olmalılar diye geçiriyorum içimden. Acaba alttan bir şey bağlamasınlar mı bu kazana?              Teyzemin oğlu, “Ne bakıyon şaşırmış gibisin! ‘Hızır Sofrası’ burası; burada eksilme olmaz çoğalma olur.”            Bugün hacının dinde yardımlaşma üzerine bir hutbesi olacak. İyi ettin de geldin. Dinle dayanışmanın ne güzel bir şey olduğunu, dinimiz açısından önemine tanık olacaksın.” dedi.
    Teyzemin oğlu huşu içinde anlatıyor bütün bu olanları. İlerleyen saatte Hacı amcam mescide geçti, arkasından 12 . Yeni katılımcılar bahçeden, bağdan gelenlerle doldurdu salonu. Ortamda hacı yağı buğulanmıştı. Dört köşeye kandil koymuşlar onun eşliğinde. Hacı Murat vaazına başladı. Kandillerin altına 12 havarisinden dördünü yerleştirdi. Kalanlarda salonun orta ön kenarlarını gözeterek simetrik şekilde oturdular.
       Hacı Murat “Cemaat tamamsa konuşmaya başlayalım.” dedi.
       İlk gündem cemaatin istekleri, ikincisi ise hacının istekleriydi, önde oturan müritleri not aldı. Cemaatte yapılan iyilikleri tek tek söylüyor. “Allah razı olsun hocam.” ifadesi gırla gidiyor.
      Biraz sonra kandillerin ışığı  biraz daha kısıldı. Ortam loş bir kulüp havasına dönüştü. Buradakiler dizleri üstüne oturmuş, oradakiler ayakta. Buradakiler hacı yağının kokusuyla mistik bir atmosfer oluştururken, oradakiler müziğin ritmiyle uyumlu içindekileri dışarıya dökmekte.
       “Sevgili cemaat, günümüz dünyasında dayanışmanın önemini kitabımızda Maide Suresi 2’de şöyle yazar; ‘İyilik ve sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” dediğinde; içeridekiler ellerini havaya kaldırıp “Allah’ım affına sığınıyoruz.” diye kendi seslerini duyacak şekilde dua ettiler.
     “Evet, ‘Bütün Müminler kardeştir.’ diye buyurmuştur Sevgili Peygamberimiz. Ve Buhari de “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir ona zulmetmez, onu düşmanına teslim etmez. Kim ki, mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacı giderir. Bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır, kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse, Allah da kıyamet günü onun kusurunu örter.’ der.”
         …
     Kandilin ışıkları gitti gidecek, pır pır ediyor. Konuşmanın ortasında ajitasyonu bol bir yerde kitlede “Allah Allah” nidaları yükselmeye başladı. Bir günde bu kadar ağır yük kaldıramayacağımı düşünürken, Hacı Murat’ın sol göğsünün üzerinde bir ışık fümesi salonu aydınlattı. Cemaat şaşkın! Havariler “Allah Allah Allah” seslerini daha yüksek söylüyorlar. Kitle de katıldı. ‘Hacı’ya Nur indi.’ ‘Hacı Nurlu.’, ‘Hacı Mübarek adam.’ artık, hacı kitlenin gözünde bir mertebe daha yükseldi.
      Konuşmasını o ışıkla sürdürdü. Kimse onu dinlemiyor, “Gözler ışıkta.” Hey Allah’ım sen neye kadirsin… Herkesten övücü sözler duyuluyor. Sonunda bitti konuşması. Ortam ve Hacı çarptı beni. Neydi bu? İkna edilmem için oluşturulmuş bir mizansen miydi? Teyzemin oğluyla bu sarhoşlukla çıktık salondan. O da şaşkın, belli ki ilk defa karşılaşıyoruz, nur olayıyla.
    “Selocan bu ne hal. Adam hayli maneviyatçı olmuş.” dedim.
   O da “Gardaş ben de ilk defa karşılaştım, açıkça bunu çözemedim. Her şeyini biliyorum ama bu başka bir şey adam sahiden kutsanmış. Çıplak gözle sen de olanları gördün değil mi? Ne diyorsun bakalım?” dedi.
    “Neye?” dediğimde; “Cemaate katılmaya tabii ki” dedi.
    “Takip edeceğim.” deyip ayrıldım.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK