9 C
İstanbul
Perşembe, Nisan 15, 2021

BOŞ EV

        BOŞ EV

     Salgın ortalığı yıkıp geçiriyordu. Filiz, Çukurova her mevsim güzeldir diyerek kendini ikna etti ve hazırlığa başladı. Uzun süredir bir alt sokaktaki ‘elden ele” adlı dayanışma grubu içinde, yeğenleri için aldığı kabanlarla birlikte sonbahardan ve kıştan kalma kaban, kazak, eldiven, hırka ne varsa naylon poşetlere doldurdu. Aklında uzun süredir var olan dayanışma düşüncesini de bu vesile ile hayata geçirecekti. Bu düşünceyle içi ısındı.  

     Naylon paketleri  bir elinde,  diğer elinde ise  yazlık evde ihtiyacı olacak  malzemelerini  doldurduğu valizi, çeke çeke köşedeki mahalle bakkalına geldi. 

      “Veli, şuradan bir kaç paket sigara verir misin?” 

      “Ablası sanki yolculuk var gibi. Hayırdır!” 

     “Şehirden artık gitme vakti. Bak yakında olağanüstü şeyler yaşayacağız gibi geliyor bana Biliyorsun gitme zamanım da yaklaşmıştı. Durumlar böyle olunca erkene çektim.

      “Sorma abla, ortalık fena karışacağa benziyor. İnsanlarda bir panik halinde, bu küçük bakkalda bile yiyecek bir şey kalmadı. Bu aralar insanlar stok çalışıyor. Makarna, bisküvi, kuru bakliyat adına ne varsa.” 

      “Hadi hadi Veli lafa tutma. Şu mereti ver de gideyim. Oyalıyorsun beni.”   

     “Abla her şeyi bıraktın da şu sigarayı bırakamadın.”  

     “Ulan Karaoğlan şimdi açtırma ağzımı!”

     “Tamam ya ablası, niye kızıyorsun seni düşünüyorum.”  

      “Yolcu yoluna gerek…” 

      “Biraz zorlanıyor gibisin, yardıma ihtiyacın var mı?”  

     Filiz güldü, “He var! Görmüyor musun eziyet çektiriyorum yüklere. Şimdi tut ucundan diyeceğim senin bakkal kapanacak. En iyisi ben böyle sürüyerek, sürünerek götüreyim. Yine de teşekkürler. Bu arada postacı bana uğramadan sana uğrarsa benim adıma gelen postaları alırsın. Benim için yapacağın en iyi şey bu olur.”  

    “Merak etme ablam, vallahi gördüğümde senin mektupları soracağım. Bizim Sarıoğlan bakıyor buralara, dükkâna bırakması için uyarırım. Kargoların gelirse ne yapalım?”

     “Sana verirler mi ki?”

     “Ablam, ben tüm kargocuları tanıyorum. Acil bir durum olursa ben alırım onlardan. Zaten önce seni cepten ararlar.” 

         “Ya Veli! Sen nesin böyle! Her şeye bir çözüm buluyorsun. Rahatladım.”
Filiz sigaralarını ve elindeki anahtarları çantasına  atıyorken diğer naylon poşete attığının hiç farkına varmadı ve  yoluna devam etti. Bir alt sokaktaki  “Elden-Ele”  dayanışma grubundan çocukları  gördüğünde seslenmesine gerek kalmadan, çocuklar koşarak geldi.  

“Buyur ablammmm!” dediler sokak jargonuyla. 

Filiz uzun saçlı olanı  iyi tanıyordu.  Düzenledikleri şiir  dinletilerine sık sık geliyordu. Şimdi bu üslubuna  şaşırdı.  

“Hayırdır uzun! Ablamı bir uzattın ki  yeni dil bilgisi  kuralları yaratıyorsun sandım. Sokaklar, senide mi bozdu!  Gerçi burada, sokaklarda yaşayanlarla sokak üstünde yaşayanlar farklı dil ve üslubu var. Etkilenmemek olmaz mı?” dediğinde uzun boylu genç, “Kusura kalma Filiz Abla, burada günlük dile o kadar çok alıştık ki nasıl diyeceğimi bilemedim” dedi. 

“Olsun, ablammmı sevdim. Daha samimi bir abla hissiyatı uyandırdın söyleyişinle.” 

Uzun saçlı ve uzun boylu genç bu mahcubiyetle birlikte depo gibi kullandıkları yere geldiler. Orada birkaç genç kız da Filiz’le, Cengiz’i karşıladı. Cengiz, yani uzun saçlı çocuk, Filiz’e döndü;

“Abla, sanırım bu kocaman siyah naylon poşetler bize geldi, yanılıyor muyum? Ve de o diğer çantayla da bir yolculuk hikâyen başlıyor gibi.”   

“Tam da üstüne bastın Uzun,  çek ayağını!”   

Cengiz şaşkın bir şekilde ayaklarına baktı. Gerçekten bir şeye mi basmıştı.  

“İşte, bu sokak  ve onun dili. Bakıyorsun ki biz de etkilenmişiz. Kültürler geleceğe kendini taşırken, canlılığını da böyle  koruyor, anladın mı şimdi!”

Cengiz çekingen şekilde, “Bu naylonlarda ne var söylemenizde sakınca yoksa.”   

“Ne olacak ya! Geçenlerde bizim çocuklara mont, kazak bir şeyler almıştım. Tabii ki renkler ve modeller benim tercihim olduğundan onlar beğenmedi. Değiştirmeye de zamanım olmadı. Hatta  kızdım sıpalara, ne var şunun şurasında mavi değil de gri olsa renkleri. Aslına bakarsan biliyorum, sevdikleri renk ve modelleri ama bir başka olmuş bizim çocuklar. Sonra benim kullanmadıkları vs vs.”

   “Pardon Filiz Abla, bizim çocuklar derken?” 

   “Kız kardeşimin çocukları. Bende sonradan düşündüm. Uzun süredir katkı ve katılmayı düşünmüştüm o gün bugünmüş.  Evde ne var ne yok derleyip  topladım sizlere. Gerçi bahara girdik gibi ama havalar halen soğuk. Belki işe yararlar.”  

   “Çok güzel düşünmüşsünüz. Olmaz mı? Yeni aileler var, çocuklarının üzerinde giyecek şeyleri var yok gibi. Mutlaka iyi bir yere gidecektir.” 

   “Artık siz bedenine falan bakar verirsiniz? Bana müsaade, kaçayım, geç kalıyorum.” 

    Filiz, yavaş yavaş el valizini sürükleyerek ayrıldı oradan.  Birkaç gün  sonra “Elden-Ele” dayanışma grubuna orta yaşlarda  kamburu çıkmış bir  adam geldi. Utana sıkıla  çocuklara derdini anlattı. Çocuklar daha onu ilk gördüklerinde anlamışlardı. Üste yok başta yok. İçlerinden biri “Birazcık şöyle oturur musun abi. Biz şöyle bir bakalım, sana göre bir şeyler var mı diye?”  Sonra Filiz Hanımın getirdiği poşete gözleri takıldı. 
     “Kaç numara giyiyorsun?” dedi.     
     “Ayakkabı numaram 42.”
     “Yok, yok ayak değil, bedeninin numarası sordum?” 
    “Bilmem ki. Bu zamana kadar kimse sormadı. Ne bulduysam giydim.”  Cengiz poşetin üstündeki montu çıkartı. Bir paket sigara yere düştü. 
      “Bak sen sigarası da içinde.” dedi.  
      “Neyse şunu bir giyin bakalım, olacak mı?  Bu arada kusura bakmayın, adınızı sormayı unuttuk!”
   “Abdülkerim adım. Ama ailem bana Kerim diye seslenir. Okulda ise Apo derdi arkadaşlarım. Siz hangisini uygun görürseniz.” 
       “Yok ya o kadar uzun değil abi. Size hitap etmek bağlamında sormuştum.”  

    Kerim montu giydi. Gayet güzel oldu. Kazakta sanki bedenine göreydi.  Daha da gerisini  denemediler bile. Çocuklar poşette ne var ne yok eline tutuşturdular.   
    “Sigara içiyor musun?” diye sordu Cengiz.
     Kerim “Yoo! İçmem.” dedi. 
   “O zaman sigara bizim, poşettekilerde senin, anlaştık mı?” dedi ve gülümsedi.  Kerim mutlu ve mesut elinde poşetle ayrıldı oradan. Gurbetteydi, daha düzenini kuramamıştı. Geldi geleli akrabalarının evine sığınmıştı. İşsizdi, huzursuzdu. Hele memnuniyetsizliklerini gördükçe üzülüyordu. Akşam eve geldiğinde hemen yan odaya geçti. Diğer kıyafetleri denemek için elini en üsteki kazağa attığında  bir sigara paketi daha düştü yere. Yanında da metal  sesleri.

  Birkaç yazlık tişört ve swift çıkınca hazırlayan geleceği de düşünmüş nede çok merhametliymiş dedi.  Metal seslerini anlamak için bu kez elini torbanın dibine  daldırdığında bir kaç anahtarla karşılaştı. Şaşırdı! Nasıl olabilirdi. Sonra büyük olasılıkla bu poşeti bırakanın anahtarları olmalı, artık yarın  bunu  öğrenir, anahtarları da bırakırım kararıyla kalan eşyaları denemeye devam etti.   
    Ertesi gün hem anahtarları bırakma hem de yeniden  iş arama bahanesiyle evden ayrıldı. “Elden-Ele” dayanışma ofisine geldiğinde kapıların kapalı olduğunu gördü. Yandaki bir esnafa buranın ne zaman açık olacağını sordu. 
  Büfeci, “Gençlerin işi belli olmuyor.  Okullu onlar, arada boş zamanlarında uğruyorlar. Düzenli bir geliş-gidişleri yok. Bir şey mi var?” 
   Kerim “Yok yok, sağolasınız.” deyip ayrıldı.  
   Elindeki anahtarlığın üstüne  zorda okunsa bir adres vardı. Semtte bulunduğu yerdi. Belki doğru adrestir denemekte fayda var diye yazılı adrese gitti. Adresteki dairenin ziline bastı,  yanıt veren olmadı. Biraz bekledi. Sonra yine bastı. Giriş kapısında bir kadın belirdi.
    “Beyefendi, kimi aramıştınız.”  
    “Yedi numarayı.”
    “Kadın biraz düşündü. Elini beline koydu. Aaa şu süslü kadını diyorsunuz. Doğru, kadının dairesi orası.” dedi. 
     Kerim, “Pardon, süslü kadın!”
    “Ya ben ne dedim ki şimdi kusura kalmayın.  Ben buranın haftalık temizlikçisiyim. Bazen su falan istediğim oluyordu, o zaman karşılaşıyordum. Çok narin biridir. Ama o geçenlerde gitti. En az 4-5 ayda gelmez. Gerçi arada geldiği de oluyor. Sanırım yazar İmza günleri olduğunda geliyor. O zamanlar birkaç günlüğüne uğruyor. Ya ben bunları  size niye anlatıyorsam. Siz ne yapacaksın onu!”  dedi en sonunda.  
    Kerim, “Yoo bir teşekkür için uğramıştım. Sağ olun, kolay gelsin.” diyerek merdivene yöneldi.  Elinde anahtarlarla kalan Kerimin aklı temizlikçi kadının 4-5 ay gelmez sözlerine takılı kaldı. Bu onun için bulunmaz fırsattı. Aklında delice fikirler. -Dememişler miydi iyilikten maraz doğar.- Kadının hem  elbiselerinden yararlan hem de bir haydut gibi evinden yararlan. Bu fikir canını sıksa da durumunu gözden geçirdiğinde pek de alternatifi yoktu. Eve sessiz sedasız girdi. Kimsenin görmediği ve fark  etmediği zaman dilimlerinde giriş-çıkışlar yaptı. Bir lokantada garsonluk yaparken Covid-19 nedeniyle iş yeri kapandığında yeniden işsiz kaldı. İş arayışı sürdü. Yine bir lojistik firmasında getir-götür işi buldu. Bu son işinde sanki sevilmeye başlanmıştı. Çalışkandı, her şeye koşuyordu. Artık biraz da olsa para biriktirmeye başlamıştı. Hedefi  bir bekar odasına taşınmaktı. Bu arada Filiz hanımın evinde ufak tefek tadilat işleri vardı. Önce mutfaktaki damlayan musluğu, tezgah dolabındaki menteşeleri değiştirdi. Sonra banyoda ki kırık fayansı, zemindeki derzleri yeniledi. Yine çalışma odasında neredeyse yıkıldı yıkılacak durumdaki kütüphanenin içinde sıralı olan kitapları, sıralarını bozmadan bir köşeye dizdi. Kütüphanenin her bir raf düzeneğini elden geçirerek güzelce onardı. Sallanan sandalyenin kırık ayağını tamir etti. Evin iç çehresi iyiden iyiye değişmişti. Kendini de ihmal etmedi.  Fırsat buldukça Filiz’in kitaplarını okudu. 

Sokağa çıkma yasağının başladığı günlerde ise eve iyice kapandı. Tam bir fırsattı onun için kendini kitaplara verdi. Hayatında ilk kez bu kadar çok okuyordu. Pandemi nedeniyle kimse kimsenin kapısını çalmıyordu, komşuluk ilişkileri bitmiş gibiydi ama o rahatsız değildi. Şehirlerarası yolculukların bir süreliğine kısıtlanması evde kalış sürecini de uzamıştı. Hayatının en güzel zamanlarıydı.   Zaman böylece akıp giderken pandemi süreci yavaş yavaş normale dönmeye başladı. İşe yeniden gitti.  Artık ayrılık zamanıydı. Sonra ortalığı bir güzelce temizledi, derledi ve topladı.     İyi de evin anahtarını ne yapacağım derken aklına paketi aldığı yer geldi. Oraya uğrayıp çocuklar teslim ederim artık dedi.   Yaşayacağı bir yeri taşıyacağı bir yükü ve çantası vardı. O da yükünü ve çantasını sürüyerek sokaktaki köşeyi döndü. Gözü bakkala ilişince  bir şişe su almak için içeri girdi. Selam verdi. Bakkal Veli aldı selamını. Sonra “Hayrola bir taşınma olayı gerçekleştiriyorsun sanırım. Bizim sokağın sakinlerinden de değilsin” dedi.
     Kerim  “Yoo bu şehirden bile değilim. Benim ki zorunlu kalış hikâyesi” dedi.  
   “Kim zorunluluktan kalmıyor ki? Herkesi bıraksan gidecek, istediği şehre, ülkeye. Ama ekonomi insana fırsat veriyor mu? Hepimiz göçebe değimliyiz” diye cevapladı. 
     Suyunu aldı. “Kolay gelsin.”  deyip çıktı.  
     “Elden-Ele” dayanışma ofisinin olduğu yere geldiğinde kapının önünde birine rastladı.
  “Pardon bakar mısınız?  Epey zaman oldu bana buradan bir poşet verilmişti. İçinden anahtarlar çıktı. Onu vermek için geldim.” 
    Genç kız, “Hayretler içinde. Kaç zaman sonra mı aklınıza geldi bırakmak.”
    “Haklısınız, birkaç kez geldim. Burası kapalıydı. Sonra ben de unutmuşum. Anahtarı uzun süre sahiplendim sanırım. Ama nereye kadar? Arayan olur diye şimdi fırsat bulabildim.” 

    “Tamam, tamam ver bana. Bu arada sosyal mesafeyi falan da hiç korumuyorsunuz. Girdiniz burnum dibine. Maske falanda hak getire.” diye çıkıştı.
       Kerim “O zaman buradan atayım size.” 
       Kız “Abartmayın lütfen beyefendi.”  
      “Siz en azından maskeli ve eldivenlisiniz. Biz ise Allaha emanet.”  
       Dışarıdaki sese çıktı uzun boylu genç.
   “Hayırdır olay nedir?” dedikten sonra gözlerini Kerim’e dikti, “Sanki bir yerden tanıyorum.” 
     “Evet, evet bende onu söylüyordum bayana. Geçenlerde buradan bir yardım çantası almıştım. Geçen dediğime bakmayın hayli zaman oldu. O çantadan çıkan anahtarı getirdim.”
      Cengiz “Tamam ben alayım. Aaa üstünde adreste yazılı. Bu Filiz ablanın evinin anahtarı” dedi sabırsız bir şekilde Filiz Hanımı aradı. “Alo abla nasılsın?”   
     “Teşekkürler. Pandemi sürecinde herkes nasılsa bende öyleyim. Ya sizler nasılsınız?”
   “Abla biz iyiyiz. Okul mokul yok. Aylaklık. Ama yardımlaşma azaldı. Kimse evinden çıkmıyor. Bir ara maske işine girelim dedik onu da yasakladılar, bildiğin mesele. Biz de evden çıkmıyoruz kös kös oturuyor film, kitap derken zaman geçiyor. Bu arada sen iyi yırttın. Kokusunu mu aldın ne? Sokağa çıkma yasaklarının vallahi bravo! Şimdi orada mis gibi hava.” 
     “Evet evet. Burada kır evine çıktım.” 
     “Abla senin İstanbul’daki ev anahtarı yanında mı?”
    “Nasıl yani. Ev anahtarı falan ne oldu ki?”
    “Abla, senin bize bıraktığın poşetten anahtar çıkmış birisi geldi bıraktı. Ne yapalım?” 
   “Gerçekten mi diyorsun. Hay Allah. Doğrudur yaa! İki paket sigarada almıştım onları da bulamadım.”  
     “Tamam, tamam sigara dedin de aklıma geldi. Paketin birisini ben aldım. Vatandaş giysiyi denemesi için çıkartırken düşürmüştü. Senin anahtarlar kesinlikle.”  
        “Bu zamana kadar niye getirmemiş ki. Git bir eve bak uzun. Evi soymasınlar.”
     “Tamam abla, geçtiğimde arayım mı?” Zaten bir sokak uzaklıktaydı. Eve girdiğinde şaşkınlığından küçük dilini yuttu. Daha önceden biliyordun ev bu kadar düzgün olmazdı.
        “Abla evin yerinde, sanki burada temizlik yapılmış, daha temiz ve derli-toplu gibi.”

“Nasıl yani!”  

“Abla tiril tiril… Bal dök yala…”

“De get! Zaten benim evim hep öyledir ki.” 

“Abla istersen görüntülü arayayım. Evin bir restorasyon görmüş gibi.”

Görüntülü aradığında her köşe bucağı gösterdi.  Filiz evi neredeyse tanıyamadı.  

“Cengiz sen doğru eve mi girdin?” dedi şakadan.

“Vallahi billahi senin ev abla. Zaten anahtarda uydu. Senin portrelerinde var. Bak gör. İşte senin fotoğrafın, kitapların…”  

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

Epigrafik Mırıldanmalar

I/ Baba diyorum, incinmiş yazdan bir ıslık çamların ağzına yakışık çok orman ki sığla geçitlerinden güneyli yaz sağanakları kaçkını nane kokuşlu iç bahçelerimde eksilmiş narlar dalında kallavi alnıma inmiş Toroslar dikine, mor...

MUHTAR ÇAKMAĞI

   MUHTAR ÇAKMAĞI  Bugün, gelenekten geleceğe giden adımı atmak istediler. Şehrin dışına atlarını mahmuzlamadılar ama arabalarının gazına alabildiğine bastılar.  Kentten uzak kendilerinden daha uzak maviyle...

MAKSİM GORKİ 153 YAŞINDA!

MAKSİM GORKİ 153 YAŞINDA!  28 Mart 1868’de Novgorod’da doğmuştur. Gerçek ismi Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur. Toplumcu gerçekçi edebiyatın öncülerinden, emekçilerin yazarı Maksim Gorki, hem Rus edebiyatının...

SABAHATTİN ALİ ESERLERİYLE YAŞIYOR!

 Sabahattin Ali Kimdir? (Doğum Tarihi Eğridere, 25 Şubat 1907, Ölüm Tarihi Kırklareli - 2 Nisan 1948) Yazar, şair, öğretmen ve gazeteci. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna...

SON YORUMLAR

Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK