9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Kitap ESTETİK ve ANA SORUNLARI

ESTETİK ve ANA SORUNLARI

ESTETİK  ve Ana Sorunları  
            Suut Kemal Yetkin

“Asıllarına hayran almadığımız şeylerin benzerlerine hayran olmamız şaşılacak şeydir” Pascal 

Sanatçı Kimdir? 

Estetiğin sorunlarına ilkin sanatçıdan başlanmalıdır. Niçin mi? Çünkü insan olan sanatçı olmasaydı, sanat doğmazdı, ne sanatta, ne doğada güzellik bulunurdu. Bir toplum içinde yaşayan sanatçının her şeyden önce bir kişiliği vardır. Bu kişiliktir ki, sanatçıların eserlerini biri birinden ayırır. 
Sanatçıda öbür insanlarda görülmeye. Hayal kurma gücü duyarlık ve duygunluk üstünlüğü, çağrışım zenginliği, gerilim sürekliliği, sabır gibi özelliklerin bulunması üzerinde durulmuştur; bunlar doğrudur. Ama asıl ayırıcı özellik, sanatçının algısındadır. 
Bunlar üzerinde durmadan önce eski Yunan filozoflarından zamanımıza kadar sürüp gelen, Mimesis terimi üzerinde durmanın faydalı olacağı kanısındayım. 

Mimesis nedir? 
Estetikte, görünen şeylerin taklidi anlamına gelen bu terim üzerinde durmanın faydalı olacağı kanısındayız. Hareket noktasını ve adını Eflatun’un Cumhuriyet adındaki eserinin onuncu kitabında ele aldığı, Aristo’nun da Poetika ve Retortka’da yinelediği, yüzyıllar boyunca, zamanımıza kadar, filozofları ilgilendirdiği bir gerçektir. Ama ilkin şu soruyu karşılayalım: 

Sanatçı kimdir?
Miınemis kuramına göre gerçekliği taklit eden kimsedir ve bu taklit ne kadar başarılı ise, sanat eseri de o kadar büyük değer taşıyacaktır. 

Ressam mısınız?
Ünlü yunan ressamı Zeuxis gibi, üzüm salkımlarını öyle tıpkısı yapınız ki, kuşlar onları sahici sanıp gagalamaya gelsinler 

Heykelci misiniz?
Myron gibi öyle bir inek heykeli yapınız ki, buzağılar süt emmeğe koşup gelsinler! ​

Romancı mısınız?
Gözlemleriniz öyle olmalı ki, mahkeme tutanaklarını yayımladığınızı sansınlar! 
Eskiden Louvre Müzesi’nde zamanın tanınmış ressamlarından Denner’in bir tablosu varmış. H. Taine Sanat Felsefesi adındaki kitabının birinci cildinde, bu ressam hakkında şöyle yazıyor: «Bu ressam büyülteçle çalışır, bir portreyi ancak dört yılda yapardı. Figürlerinde ne derinin çizgileri, ne elmacıkların mermer damarlarını andıran hemen hemen görülmez renkleri, ne burun üzerine serpilmiş olan siyah benekler, ne derinin altında yılankavi uzanan mikroskopik damarların mapimirak görünüşü, ne içinde yakın şeylerin yansıları bulunan gözlerin parıltıları, hiçbir şey unutulmuş değildir. İnsan, bu portre karşısında  hayrette kalır ve çerçeveden dışarı çıkmış gibi duran baş karşısında gözlerine inanmaz olur. Böyle bir başarı, böyle bir sabır asla görülmemiştir.» (H. Taine, Philosophie del’Art, Hachette, 1917, cilt r, p.24). 

Böyle bir portreye sanat eseri denemeyeceği sonradan anlaşılmış olmalı ki, resim Louvre’dan uzaklaştırılmıştır. 

Edebiyata geçelim: Sözgelimi oyun yazarı iki perde arasındaki gerçek olguları dikkate almaz ve bir yaşamı dolduran olayları iki ya da üç saatlik bir süreye sıkıştırır. Roman için de öyle; roman bütün bir yaşamın yansısı değildir. En basit olayları, en küçük ayrıntılarına kadar içine alan, uzattıkça uzatan ve iç dünyanın karanlık köşelerine ışık tutmayan; gereksiz bir yığın sözü geçiştirmeyen roman, okunmamakla kalmaz, insanda tiksinti de uyandırır. Kısacası, okuyucuyu romancıya çevirmesini bilmeyen sanatçı, sanatçı değildir. 

Sanat Gerçekliği: 
Sanat, gerçekliğin taklidine o kadar karşıdır ki, modern estetik, temel ilkelerinden birini, sanat eserini gerçeklikten soyutlamada buluyor. Sanatçının, kimi çizgileri görmeyerek gözümüze çarpmayanları belirtmesi, üstelik yaptığı resmi bir çerçeve, bir sehpa ile ayırarak gerçek yaşamdan ayırması, sanat eserinin bir kopya olmaktan çok uzak olduğunu göstermez mi

Böylece doğanın ancak kekelediğini, sanatçı yaptığı portre ya da manzara resmi ile, «İşte söylemek istediğim budur!» demek istiyor. 

Guyau’nun değişen gerçeklilik üzerine şu gözlemi vardır: İtalyan müzelerindeki kimi yunan heykelleri döner oturtmalıklar üzerine konulmuştur.

Müze bekçileri bunları zaman zaman çevirirler; heykellerin şu ya da bu yönünü ışığa tutarak öbür yönleri gölgede bırakırlar. Böylece onları değişik açılardan gösterirler. Sanatçı da gerçeklik karşısında böyle davranır.» (J.M. Guyau, L’Art au point de vue sociologique, Alcan, 15 ed. 1930, p. 80) 

İşte sanatçıyı bir kopyacı olarak gören Pascal «Asıllarına hayran olmadığımız şeylerin benzerlerine hayran olmamız şaşılacak şeydir» diye yakınırken farkında olmaksızın bir gerçeğe de dokunmuş oluyor.  Çünkü asıllarına hayran olmadan benzerleri sanılan şeylere hayran oluyorsak, sadece bu şeylerde bir takım başkalıkların meydana geldiği içindir.

İşte bu başkalıklar da sanatçının yaratıcı kişiliğinden gelmektedir. 

Bu gerçeği görenlerin başında ingiliz filozofu Francis Bacon (1561-1627) gelir. «Sanat, doğaya eklenmiş olan insandır» sözünü o söylemiştir. Bugün bir portreyi sahibine tıpa tıp benzetene kim ressam gözüyle bakar? 

Kısacası sanatçı, gördüklerini olduğu gibi eserine aktarmaz; olayları yalnız görerek değil, yaşayarak sanat eserine dönüştürür. Sonra, bir manzara resmi, bir portre, asıllarını Olduğu gibi yansıttığı ölçüde güzel olacaksa, zevk almak için onları başkaları ile karşılaştırmak gerekmez mi? Kim atanır böyle boş ve olanaksız işe! 

Güzelliği, görülen şeylerin taklidinde gören kimi estetikçiler bu kez yazarın ya da ressamın kendi yaşamını nesnel olarak romanında ya da tablosunda yansıtması gerektiği üzerinde durmuşlar. Bu kuram da bundan önceki gibi yanlıştır. Çünkü, ayaklarının ucuna basarak yürüyen ve şaire : 

      Hübüb eder gibi reftürınız ne halettir, 
      Acep nesim-I seherden mi aferidesiniz. (A. H. Tarhan) 
dizelerini söyleten şiirde olduğu gibi Watteau’nun rakseder gibi esen, atlas giysiler içindeki,o aldırışsız delikanlısı (L’Indifferent), ressamın hangi yaşam köşesini  yansıtıyor? Antoine Watteau’nun yaşam öyküsünü yazanlar, onun yoksul bir köylünün çocuğu olduğunu, çok bozuk olan sağlığının ona Paris’de gece eğlencelerine katılmak olanağını bırakmadığını anlatmışlardır. Gerçekte Watteau, her şeyden yoksun yaşamını tablolarına koyacağı yerde, özlemini çektiği düşsel bir yaşamı tablolarında canlandırmıştır. ​

     Bizden de bir kaç örnek verelim; 18. Yüzyıl Lale Devri ressamlarımızdan Levni ile gene o dönem şairlerinden Nedim’i dikkate alırsak aynı sonuca varırız. Levni diye anılan Abdül Celil Çelebi, ölümüne kadar (1732), geçim sıkıntısından kurtulamamış yüzü gülmez bir ressamdı. III. Sultan Ahmet’e sunduğu kasidenin şu beytinde durumunu şöyle anlatmaktadır: 

      Ne cepte harçlığını vardır, ne bayrama libasım var 
      Bana gülmek yaraşmaz, daima gönlüm kasvettir. 
     Süheyl Ünver, Ressam Levni, s. 13, İst. 1949) 12 

    Nedim için de böyle. Bu şairin gazellerine ve şarkılarına bakarak,  Gülüp eğlenmekten başka bir şey-düşünmeyen, yaşama sevinci ile karışan biri olduğu sanılır. ‘Oysa tezkirecilerin yazdıklarından, bütün isyan şairleri arasında en içlisinin, en üzüntülüsünün Nedim olduğu anlaşılmaktadır. Nedim’e karşılık Fuzüli’yi alırsak, onu hep kanlı göz yaşları dökerken gözlerimizde canlandırırız. Tevfik Fikret de Fuzüli başlıklı manzumesinde onu şöyle tanıtır: 
    Sever ve sevdiği hep dert ve hep musibettir. 
    Gülümsüyorsa, emin ol ki Iztiraridir, 
    Hayata karşı nlgahınde bir keder görünür. 

‘Oysa tezkireci Ahdi’ye göre Fuzüli «Şuh Tab’, şirin sohbet» bir insandır. Sanatçı, kişisel ve toplumsal yaşamı olduğu gibi yansıtsaydı, bireyi 
ve toplumu etkilememesi gerekirdi. Çünkü haneyi, içinde yaşadığı, herşeyi bildiği düzensiz doğadan ve toplumdan taklit etmiştir. Oysa sanat eseri bir yansıtma işi değil, bir yaratma işidir. Sanatçı kimi hallerde gerçeklikten aldığını, tanınmaz hale getirecek kadar yaratıcıdır. Böyle Olduğu içindir ki, sanat eserlerinin insanlar üzerindeki etkisi büyük olmuştur. 
Gustave Flaubert’in su sözlerine kulak verelim:
“Sanatçı kendini yazmamalıdır… Tanrının yaratışlarında olduğu gibi, her yerde duyulmalı ama hiçbir yerde görülmemeli…”

Roman ve Zaman
Bir olaydan esinlenerek yaratılan büyük sanat eserlerinin, büyük romanlarm. olaydan çok sonraları yapılmış ya da yazılmış olmaları, ayrıca sanatçının bir kopyacı değil, bir yaratıcı olduğunu gösterir. Çünkü kopyacının olayı unutmadan sıcağı sıcağına yazması gerekmektedir. 
Çok sonraları belleğe dayanarak kopya yapılması olanaksızdır. En büyük savaş romanları, savaş üzerinden yıllar geçtikten sonra yazılmıştır. Ve bunların en önemlileri o savaşa katılmayanların eseridir. Konusunu savaştan alan, savaş sürerken yazılan romanlarda olmuştur. Bunlar kalıcı olmaktan çok uzaktırlar Birinci Dünya savaşına katılan romancıların yazdıkları  daha çok gazete dizileri niteliğindedir. 

Oysa söz gelimi Tolstoy, Napolyon savaşları sürerken, daha dünyaya  gelmemişti. Aradan yıllar geçip de anılara dönüştükten sonra, 1865  yılında bir gün. Bir kıvılcımın tutuşturduğu yaratma coşkusu içinde Savaş ve Barış’ı yazmağa başlamış, Borodino Savaşı’nın geçtiği ‘bütün alanı elinde genel kurmay haritası, at üstünde günlerce incelemiş. savaş tanıklarını dinlemiş. Bu savaş üzerine yazılmış bütün tarih kitaplarını gözden geçirerek Savaş ve Barış’ı tam beş yılda tamamlamıştır. 

Barışta yazılan savaş romanları 
Gerçek savaş romanları. barış yıllarının ürünüdür. Savaş içinde – yaşayan romancı ise savaş yıllarının veremediğini yaşar. En güzel aşk romanları savaş yıllarında yazılmıştır. Her şey bitip barış gelip de yaralar kapandıktan. acılar unutulduktan sonradir ki, savaş romanlarının 
yazıldığı görülmüştür. Yakup Kadri de Yaban’ını İstiklal Savaşı’ndan tam on yıl sonra yazmıştır. 

Büyük estetikçi Vietor Basch’in şu sözlerini anmadan geçemiyeceğim: «Atina düşerken, Floransa vebadan kırılırken, din savaşları sürüp giderken, Aristofanes’in, Roeaçeio’nun, Brantôme’un gülüşleri kulaklarımızda çınlıyordu.» Birinciden daha kanlı, daha yakıcı olan İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden otuz yılı aşkın bir zaman geçtiği halde, bu güne dek hala romanı yazılmamışsa belki de bu olumsuzluğun  nedeni, dünyada tam barışın bu güne dek gelmemiş olmasıdır. Kore’de, Viyetnam’da” Filistin’de sürüp giden savaşlar bitti ama dünyanın her yeri fokurdayıp durmaktadır. İşte dünya, ooh diyecek, silahların tam sustuğu bir duruma gelince, belki o zaman romancı, durgun bir hava içerisinde, geçen felaketleri hatırlayacak, onları yaşayacak ve XX. Yüzyılın Savaş ve Barış’ını yazacaktır. 

Goethe; Almanya Napolyen ordularının akınına Uğradığı, ülkesinin acılar içinde kıvrandığı sırada, Hafız’dan esinlenen Divan’ını yazıyordu. Bu eserde o zamanki olaylardan hangi izler görülür? Şair, esrarlı bir Doğu hülyasının içine sığınmıştır. Geethe’nin bu durumu, ülkesinin felaketleri karşısında yozlaşmış bir ruh taşıdığını mı gösterir? Elbette hayır; sadece şu gerçeği belirtir: Savaş, barış içindeki bir toplum için sanata ancak tema olabilir. İnsan da, insanın bağlı bulunduğu toplum da yoksun bulundukları şeylere, durumlara yöneliktirler. Aynı estetik davranış nedeniyle bir Rembrandt’ın karanlık içinde ışığın tragedyasını yaşatan yoksulluğun ve acının insan kılığında hayaletler gibi dolaştığı eserlerinde, oda musikisinin ve cilalı mobilyaların. seramik döşemeli konuşma odalarının dostu olan tertemiz, pırıl pırıl, hali vakti yerinde burjuva- Hollanda halkını görmeğe olanak var mıdır? Ancak güçsüz Sanatçılar doğaya ve topluma ayna olurlar. Toplumsal gelişim ile sanat gelişiminin atbaşı yürümediğini, aralarında bir eşzamancılık bulunmadığını, ilkel bir sanatın ille ilkel bir toplumu gerektirmediği gibi gerçektir.

Sanatçı niçin yaratır? 
Şimdi günümüzde kılık değiştirerek geçerliğini sağlamaya çalışan birbirine karşıt, sanat sanat için mi, sanat toplum için mi? sorunları üzerinde ‘biraz duralım. Bunun için de iki örnek verelim. Şu tabloda gördüğümüz, fırından yeni çıkmış, sıcak ekmeklere yutkunarak bakan aç insanlardır. Bu tabloda ise ‘karnını iyice doyurduğu her halinden belli olan, yumuşak koltuğunda uykuya dalmış bir kadını görüyorsunuz. Bunlardan hangisi daha etkileyici, daha güzel? 

   Bu soruyu yanıtlamadan önce, sanatçı niçin yaratır sorunu üzerinde duralım. Evet, sanatçı niçin yaratır? Kimi zaman yoksulluğu ve yalnızlığı içinde, kimi zaman iğneyle kuyu kazarcasına, soluyarak. öfkeyle, neden eserini yaratmaya çalışır? Onu bu zor işe iten nedir? Bu sorunun yanıtını da büyük şair Paul Olaudel’in Jacques .Rivier’e yazdığı bir mektubundan aldığım şu parçadan dinleyelim: «Shakespear’in ya da Dostoyevki’nin, Rubens’in ya da Tfzlann’nun ve Wagner’in sanat için mi çalıştıklarını sanıyorsunuz? Hayır! Onlar her ne pahasına olursa olsun, yüklerinden kurtulmak, canlı varlıkların ağırlığını dışarıya atmak için’ çalışıyorlardı;» Büyük sanatçıların, büyük yazarların günceleri, yakınlarına yazdıkları mektuplar aynı gerçeği belirtir. Genel olarak iç baskı büyük eserlerle sonuçlanır. Dış baskı ise ölü eserler vermekten başka bir şeye yaramaz. 

    Romantiklerin esin dedikleri olay, iç baskılarından kurtulmak isteyen şairlerin, herhangi bir vesileyle, beklenmedik bir anda boşalmasından başka birşey midir? Derinlikler psikolojisi de bu gerçeği kanıtlamaktadır. 

Ama siyasal nedenlerle bütün bir çağa egemen olan temalar baskın 
çıktı mı, toz duman ortalığı kaplar, gözler görmez olur. Sözgelimi siyasal temaların yüceltildiği bir çağda, bir aşk serüvenini konu olarak yazılan bir romanın, bir şiirin yazılması ya gerilik ya da çağdışılık sayılır. Hepimiz hatırlarız bu günleri. 1940’larda, bir Bonnard’ın o canım ev içlerine bakarak külbastı kokuyor, diyen sanat uzmanları nerelerde şimdi?”

 Ölenlerin mezarları bile yoktur
Zaman çelişkilerle doludur. Bakarsınız dün öyledi, bugün böyledir. Dün aşk şiirleri, aşk öyküleri ile alay ediliyordu, bugün bir Love Story milyonlarca satılıyor, filmini görenler gözyaşı döküyor. Gerçekte bir romanın, bir şiirin, bir manzara resminin ileride mi, geride mi olduğunu, konuları değil dili, anlatımı, rengi, kişilerinin psikolojisi, kütleleri canlandırışı, kompozisyonu belirtir. İste bu niteliklerdir ki, aynı konuları almış romanlara ya da tablolar; ayrı değerler kazandırır. Bunlar arasında zaman seline göğüs gerenler, kuşaktan kuşağa yaşayıp dururlar. Ölenlerin mezarları bile yoktur. 

 Elbette gerçek sanatçı, sözde sanatçılara benzemez. Onun birtakım özellikleri olması doğaldır. Ama ne zekasının üstünlüğü, ne duygularının yoğunluğu, ne de düş kurma üstünlüğü onu, öbür insanlardan ayırt etmemize yeter. Çünkü onların da bu nitelikte olanları vardır; ama sanatçı değildirler. 

SANATÇININ İÇYAPISI
Sanatçıyı belirlemek için, onun içyapısını dikkate almak gerekir. 
Genel olarak nedir yaşamak? İnsan için yaşamak, çevresinde olanları olup bitenlerin yalnız işe yarayan yönlerini algılamasından başka bir şey midir? İnsan yaşamını sürdürmek amacıyla, algıladığı şeyler arasındaki ayrılıkları, özellikleri görmez, faydalı benzerlikleri arar. 
Susamıs bir insanın aradığı ne taşdelen, ne de tomruk suyudur; sadece sudur. İnsan, en çok gereksinme duyduğu şeylere yöneliktir. Ama duygularından birinin ya da ikisinin insanı bu durumdan uzaklaştırarak çıkarsız bir dünyaya götürmesi görüle gelen bir olaydır. Batmakta olan güneşe bakarak, saatini ayarlayan ya da rüzgarda dalgalanan altın başaklı buğday tarlalarına bakıp kazanacağı parayı hesaplayan şu iki adama bakınız! Onları başka bir akşam, içlerinde yaşamın zorlaması durmuş, istekleri susmuş, bir düş dünyasında, renklerin yağmuru gibi döküldüğünü altın başakların rüzgarla hışıldayarak dalgalanışını yaşıyorlar. Onların bu andaki ruh durumlarıyla günlük yaşamlarındaki ruh durumları arasında hiçbir benzerlik yoktur. İşte günlük işlerine dalmış olan insanda arada bir uyanan bu durum, sanatçının alışık olduğu bir durumdur. 

Sanatçının, bu kendine özgü yapısı ile kendine uyan gerçekliği kavraması. Kimi böceklere avlarının can düğümünü bulduran o içgüdüsel davranışa benzer. Bu durumda, doğasal ve toplumsal olaylardan, düş gücünü duygularını besleyenleri kavrar. Artık tohum tarlaya düşmüştür: gerisini sanatçının çabaları tamamlayacaktır. 

not: İnkilap ve Aka yayınlarının Estetik ve Ana Sorunları adlı kitaptan alınmıştır. 
diğer bölümlerine de yer vereceğiz… İlgililer takip etsin…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK