9 C
İstanbul
Salı, Eylül 29, 2020
Ana Sayfa Genel DERVİŞ RUHLU DEVRİMCİ ALİ KİRAZ

DERVİŞ RUHLU DEVRİMCİ ALİ KİRAZ

DERVİŞ RUHLU DEVRİMCİ KARDEŞİM ALİ KİRAZ ANISINA
Faik Bulut

İtalyan bir edebiyatçı (Umberto) diyor ki, “Halkımın acısını daha iyi görebilsinler diye doğduğumda gözlerimden yaş akıtmışlar.” Alevi inancında önemli bir yer tutan Basralı bilge Hallac-ı Mansur’a sormuşlar: Tasavvuf nedir? O da cevabı vermiş: “İlk basamağı, gözle gördüklerindir!” Ortaçağ sufi dervişlerinden Bender bin Hüseyin Şirazi, bu özdeyişi şöyle tamamlamış: “Sufilik kademesinde ilk basamak o an gördüklerin, son basamak marifettir yani gelecekte sırrına varabileceğin bütün hakikatleri önceden görebilmektir. Yani her türlü gerçeğin sana ayan olmasıdır, içine doğmasıdır, gözlerindeki perdenin kalkmasıdır. Her hakikatin sana aşikar olması, ayan beyan görünmesidir.”
Tarihteki ilk tasavvuf önderlerinden İbrahim bin Edhem, “devlet ve iktidar denen şey, bütün kötülüklerin anasıdır. Her ikisinden uzak durmak hatta mümkünse zulümlerine karşı direnmek, iktidarın şerrinden halkı korumak için ayağa kaldırmaktır. İktidar nimetlerinden yararlanmak ezilenlere ve mazlumlara göre değildir; zaten iktidar sahipleri de onlara bu nimetlerden bir şey vermezler.”
Bu dervişlik ruhu, Hallac-ı Mansur zamanında zirveye çıkarak bugün bildiğimiz anlamda devrimci bir nitelik kazanmıştır. Ortaçağda yaşayıp toplumsal sufilik aşamasında insan-i kâmil mertebesine yükselen ve “Enel Hakk” sözüyle meşhur olan Hallac-ı Mansur, sıradan bir miskin derviş değilmiş. Günümüzdeki ilerici, solcu, demokrat ve yurtsever olmanın Ortaçağdaki adıymış. Çünkü Hallac-ı Mansur, yol üstadı İbrahim bin Edhem’in izinden giderek Abbasi halifeliğinin zulmüne başkaldırmış; Basra bölgesindeki Arap toprak ağalarının büyük çiftliklerinde ve tarım arazilerinde ölümüne çalıştırılan zenci kölelerin isyanını hazırlamıştır. Aynı Hallac-ı Mansur, Abbasi devletinin zulmüne, zorbalığına ve sömürüsüne karşı Ehlibeyt bayrağını çeken yani o devrin radikal Alevi isyanını başlatan Karmatiler isimli ezilen köylü ayaklanmasını örgütlemiştir. Gerek Alevi gerekse tasavvuf inancında hakikat sırrına erişmek yani olabilecek her şeyi önceden görüp hissedebilecek bir akla, sezgiye ve ruha sahip insanlara şu sırayla tanımlanır: Talip, derviş, abdal, ermiş ve İnsanı Kamil…
Dervişlik ruhu, sıradan bir ruh değildir. Peki, ya nedir? O ruh kötülüklere karşı iyilik ve güzellikle aşılanmış, toplumcu düşünce tarzını benimsemiş yani başkasını düşünmeyi ve aynı lokmayı paylaşmayı ilke edinmiştir. Garibanın, mazlumun, ezilenin, hor görülenin, itilmiş ve kakılmışın, ötekileştirilip hakkı yenilmişin (mesela günümüzdeki Kürtler ve Aleviler gibi) yanında durmaya adamıştır. Onların kurtuluşu uğrunda fedakârlık yapmaktır; gerektiğinde bu yola baş koymaktır dervişlik ruhu. Ama bunlardan çok daha önce kim olduğunu, ne olduğunu iyi bilmektir. Yaşadığın zamanı iyi tanımak ve haksızlıkların farkına varabilmektir. Ezilene, ötekileştirilene, mazluma, hakkını arayana kurtuluş yolunu gösterebilmek için önce kendini bilinçlendirmek, sonra da bu ışığı halka götürmektir.

İslam tarihinde bunu yapabilen ilk insanlardan biri Abuzer Gaffari imiş. Mal mülk demeden eşitlik ve özgürlük yolunda her şeyini terk etmiş. Eşitliğe ve özgürlüğe dayalı bir yeryüzü cenneti kurmayı düşlemiş; bu ütopyanın ardını hiç bırakmamış. Üç halifenin (Ebubekir, Ömer ve Osman) haksızlıklarına, adaletsizliklerine ve yanlışlarına hep itiraz etmiştir. Bu yüzden zindanlara atılmış, kırbaçlanmak suretiyle eziyet edilmiş ve çöllerde sürgüne gönderilmiştir.
Onun adını alan Abuzer Kiraz kardeşim, abisi Ali Kiraz’in ölüm yıldönümü (22-23 Şubat 1973’te İsrail komandolarının bir Filistin kampına baskını sırasında katledilmesi tarihi) hakkında bir yazı kaleme almamı istediğinde, yukarıda yazdıklarım gelmişti aklıma. Alevi toplumundaki “don değiştirme” (ölüp giden bedendeki ruhun bir başkasına geçmesi, iyi bir insanda cisimleşmesi) inancından yola çıkarsak, Ali Kiraz kardeşimiz aşağıda isimlerini saydığım tarihi kahramanların donuna bürünmüş halidir. Onların haksızlığa, zulme, sömürüye karşı özgürlük ve adalet isteyen devrimci ruhudur: Newroz’un simgesel kahramanı Demirci Kawa, Abuzer Gaffari, İbrahim bin Edhem, Anadolu’daki Aleviliğin fikir babası, ilk ocağı, serçeşmesi ve ilham kaynağı sayılan Ebul Vefa (doğumu 1026) Kürdi (Kürt kökenli annesinin aşireti arasında büyüyüp kültürüyle yetiştiği için kendisine Kürt Ebul Vefa denilirdi) ile ondan feyz alan ve Anadolu Selçuklu zulmüne başkaldıran isyancı Baba İlyas (isyan tarihi 1239), 1515 sonrasında Osmanlının Kızılbaşlara yönelik zulüm ve sömürüsüne karşı Elbistan-Maraş yöresinde ayaklanan Bozoklu (Yozgat) Celal, Türkmen ve Kürt Kızılbaşlarının başını çekerek 1526’da Osmanlıya karşı bayrak açan Dulkadiroğlu Baba Zünnun, bir yıl sonra yine Osmanlıya kılıç çeken Kalender Çelebi, kısacası 15-17. yüzyılları arasındaki farklı zamanlarda Maraş, Elbistan, Sivas, Adana, Mersin, Kayseri, Sarız gibi yörelerde ayağa kalkan köylülerin (çoğunlukla Alevi kitleler) önderleri. Çünkü o ruh toplumcu, diğerkam (başkasını düşünen), adanmış ve kötülüğe karşı bilenmiş fedakar bir ruhtu. Sufilik inancına göre böyle bir ruh sadece derviş, abdal ve insanı kâmil (gerçeğin özüne varmış mükemmel insan) mertebesine ulaşmış olanlarda vardır. Günümüzdeki kavramla söylersek ezilenin yanında olan, özgürlük ve eşitlik için mücadele eden bu ruh, gerçek “devrimci bir ruhtur.” Ali Kiraz’ı Filistin’i götüren ruh, yukarıdaki tanımını yaptığım ruhtu. Çünkü o, sadece ezilen Kürtlerin, Alevilerin ve emekçilerin kurtuluşunu istemiyordu. Evrensel ölçekli düşüncesiyle ezilmiş ve yurdundan yuvasından göçertilmiş Filistin halkının kurtuluşuna da omuz vermek, katkıda bulunmak istiyordu. Aynı duyguyu o sırada işgal altındaki Kamboçya, Laos ve Vietnam halkları için de hissediyordu. Coğrafi uzaklık olmasa, belki oraya de yetişirdi. Biz buna, enternasyonalist ruh diyoruz
Doğrusu; Filistin kamplarında buluşana kadar Ali Kiraz ile herhangi bir görüşmüşlüğüm ve tanışıklığım yoktu. Aslında bizi, Filistinlilerin bu askeri kampında buluşturan şey, oradan Avrupa’ya geçmek; Almanya’daki Türkiyeli gurbetçiler arasında siyasi çalışmalar yaptıktan sonra, bir şekilde Türkiye’nin kırsal alanlarında (ağırlıklı olarak Dersim-Malatya-Maraş-Antep-Adıyaman-Urfa) mıntıkalarında halkı ayağa kaldırmak, mümkünse faşist rejimi devirmek idi. Kısaca özlemini çektiğimiz devrimi gerçekleştirmek idi. Lübnan’ın Trablusşam şehrine çok uzak olmayan Filistin kampları, askeri ve sivil diye iki kısımdan oluşmuştu. İşgalci İsrail Siyonist ordu tarafından 1948 ve 1967’de Filistin’den sürülmüş mülteciler kocaman bir mahallede gecekondu tarzındaki yerlerde yaşıyorlardı. Askeri kamp ise sahildeydi ve bir basketbol sahası kadardı. Bizler geçici olarak orada kalıyorduk; Avrupa’dan beklediğimiz pasaportlar geldiğinde İtalya üzerinden Almanya’ya geçecektik. Kamptaki hayatımız devrimci fikirleri içeren kitaplar ve yayınlar okumak, aramızda Türkiye devriminin meselelerini tartışmak; bu arada eksik aldığımız askeri eğitimizi tamamlamaktı.
Yanılmıyorsam, o kampta bulunan biz Türkiyeli devrimciler arasında (beni saymazsanız) Kürt kökenli olduğunu söyleyen sadece Ali oldu. Zaten lakaplarından biri “Kürt Ali”ydi. Diğer arkadaşlarla Türkiye halklarının özgürlük ve eşitlik sorunlarını; bunu sağlayacak devrimin yolunu yöntemini tartışıyorduk. Ama Ali ile baş başa kalınca, bazen anadilimiz Kürtçe bazen Türkçe olarak Kürt ve Alevi konularına da değiniyorduk. Çünkü o hem Kızılbaş (bir aileden), hem Kürt, hem de komünist idi. Yani (3 K) olarak devlet belgelerinde damgalanmıştı. Üç kat ezilmişti. Ben ise Kürt ve komünist (2 K) damgası yemiş oluyordum. Dolayısıyla iki kat ezilmiş sayılırdım. İkimizi Türkiye devriminin saflarına çeken şey, onun bu üç katlı ve benim de iki katlı ezilmişlik haliydi.
Uzatmayayım: Ali ile Kürtçe konuşuyorduk. O Kürtlerin bir halk olarak kim olduklarını, nereden geldiklerini merak ediyordu. Bu yanıyla Kürt tarihine ilişkin kitaplara meraklıydı. Ne yazık ki, 12 Mart 1971 öncesinde bile Kürt tarihine ilişkin yayınlar azdı. Mesela Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı Şerefname, Ehmedê Xanî’nın yazdığı Mem û Zîn ve Yunanlı bir tarihçinin antikçağda (Büyük İskender’in Doğu Seferi sırasında) yazdığı Anabasis: Onbinlerin Dönüşü…Irak’taki Kürt isyanı hakkında kulaktan dolma şeyler biliyorduk. Beyrut’ta 1938 sürgünleri olarak yaşayan Dersimlilerin aracılığıyla 1940’lı yıllarda Halep’te Türkçe basılmış bir kitabı bulabildik. Dersim isyanına zemin hazırlayan şahsiyetlerden biri olup, yenilgi sonrasında Suriye’ye kaçan Baytar Nuri Dersimi’nin Kürt Tarihinde Dersim isimli kitabıydı bu. Baytar Nuri, isyana dair önemli bilgiler sunuyordu ama bize göre fazlaca bağnaz bir Kürt milliyetçisiydi. Ali kardeş, 1919’de başlayan Koçgiri isyanından ve Dersim olayından (daha sonra katliama ve büyük bir felakete dönüşen) direnişten haberdardı. Çünkü Alevi köylerinde, hem coğrafi yakınlık hem de inançsal (Kızılbaşlık) ortaklık nedeniyle Malatya ve Maraş Alevileri ,bu olaylardan haberdardı. Yeri geldikçe bilenler bilmeyenlere, büyükler küçüklere hikâye şeklinde anlatıyorlardı. Benim ise her iki isyanı sadece duymuşluğum vardı. Ayrıntı filan bilmiyordum. Ali, o konuda bildiği ve duyduğu kadarını bana aktarıyordu sohbetimiz sırasında. Ali’nin bildiği konular arasında 15.-17. Yüzyıllar arasında Maraş-Elbistan-Sarız-Sivas gibi yörelerdeki Alevi-Kızılbaş isyanları da vardı. Ara sıra Malatya yöresindeki Alevilerin niçin 1960’lardan bu yana ilerici-devrimci hareketlere ilgi duyduğunu sorardım. O da Osmanlı devrindeki bu isyanları örnek gösterirdi ve hatta Malatya’nın Türkiye devrimi için önemli bir üs bölgesi olacağını belirtirdi. O, Türkmen ve Kürt Alevilerin ezilmişliğine, özgürleşmek için çabalarına işaret ederdi. Buna karşılık Şeyh Sait, Ağrı, Sason gibi Kürt ayaklanmaları hakkındaki bilgisi çok azdı Ali’nin. Ben de bu konuda, özellikle Karslı olduğum izin Ağrı isyanı hakkında bildiklerimi söylüyordum. Çünkü eskiden beri Sünni Kürtler arasında şöyle bir adet vardı: Kış mevsiminde, köyün hali vakti yerinde olan ileri geleni, büyük misafir odasında dengbej (Kürtlerde halk ozanı) ve hekavatçi (destansı türküleri hikâye ve destanlarıyla birlikte söyleyip anlatan kimseler) bulundururdu. Köylülerin hepsi davetliydi. Babam beni de götürürdü. Orada dengbejler bir aşiretin belki de 7-10 göbek ötesine giden kimliğini, soyağacını aktarırlardı. Aşiret veya bölgedeki Kürt eşkıyalarının yiğitliklerini dillendirirlerdi. Mem û Zîn kitabını şiirsel bir tarzda açıklarlardı. Bu arada yörede Osmanlı veya cumhuriyet döneminde haklarını elde etmek için gerçekleştirilen Kürt isyanları da en ince ayrıntısına kadar hikâye ederlerdi…
Ali kardeş ile ortak yönlerimiz ise şuydu: Her ikimiz de Diyarbakırlı meşhur şair Ahmet Arif ile Yaşar Kemal’i pek severdik. İkisinin aslı astarı Kürt idi. Ama mesele sadece bu değildi. Ahmet Arif başta Hasretinden Prangalar Eskittim olmak üzere bütün şiirlerinde ezilmiş Kürdün iç kanamasını, kahrını, sevdasını, davasını ve kurtuluş özlemini dile getiriyordu. Onun ahı ve kahrı, Dicle’nin dinmeyen çığlığı gibiydi. Yaşar Kemal ise, özellikle İnce Memet kitabıyla zalim iktidara ve onların kırsal alandaki uzantıları olan ağalara karşı başkaldırışını, diğer anlamıyla üstü örtülü biçimde sınıf mücadelesini bize aşılamıştı. İlk baskısı 1970’te yapılan Ağrı Dağı Efsanesi ise, esas olarak yine bir Kürt kültürünün damıtılmış haliydi; zira, aslında kitapta tasvir edilen erkek kahraman (Demirci Hüso), Efsenaye göre Kürtleri zalim Kral Dehhak’tan kurtaran meşhur Demirci Kawa’dan başkası değildi…
Ne yazık ki, biz Avrupa’ya gidemeden, Türkiye halklarının devrim mücadelesine yeterli katkıyı sağlayamadan bizler (Ali Kiraz kardeş ve diğer arkadaşlar) 21-22 Şubat yarı gecesi 1973’te İsrail komandolarının havadan ve karadan yapılan baskınına uğradık. Gemiden atılan toplarla onların çoğu şehit oldu. Ben ise yaralanmam nedeniyle hareket edemez hale gelince tutsak edilip İsrail hapishanelerinde 7 yıl çile çekmek zorunda kaldım.
Ali ve katledilen arkadaşlar, Lübnan’da Enternasyonalist Devrimciler Mezarlığı’na defnedilmişler. Gelgelelim 1975’te başlayıp 15 yıl süren faşistlerle ilerici devrimci güçler arasındaki Lübnan iç savaşı sırasında bu şehitlik da tarumar oluvermişti.
Onun ruhu, kalan iyilerin ve geleceğe umutla bakıp halkının, insanının derdini, acısını, sevdasını ve davasını ileriye taşıyanların ruhlarıyla birleşsin!
Çünkü tarih yani dünyanın her yerindeki çeşit çeşit zulüm, baskı, sömürü ve haksızlık; kısacası herkesin yakındığı düzen kendiliğinden değişmiyor; onu değiştirmek için yüreği ve ruhu, yangın yeri misali tutuşmuş Ali gibi insanlar gerekir.
Herkese sevmeye yetecek kadar çok kalpli ve her acıyı hissedecek kadar hassas ruhlu isyankâr Ali Kiraz kardeşimi anarken içimden bunları yazmak geldi işte. Yol arkadaşları, dostları, tanıdıkları, hemşerileri ve köylüleri tarafından anılıp örnek alınabiliyorsa, o ölümden sonra ikinci bir hayatı yaşıyor demektir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK