9 C
İstanbul
Perşembe, Eylül 24, 2020

ÇÖRÇİL

  Öğle sıcağını atlatmak için uzun zamandır gitmediğim saklı bahçeye gittim. Beton binaların arasındaki küçük bir aralıkta “Cennet Çıkmazı” yazıyordu. Gerçekten dışarıdan bakıldığında bu çıkmazın çölde bir vaha gibi bir yere ulaşacağı kimsenin aklına gelmez. Küçük bir havuz vardı, başında ise küçük bir elma ağacı. Fıskiyeler etrafı biraz serinletmiş, yanında duran masanın üzerine kadar da yağmur taneleri ulaşmıştı. Bahçenin en güzel yerine oturmak için gönül yapıyordum. Acaba orası mı burası mı olsun derken ağaç gölgesinin altına geçmenin daha uygun geleceğine o kısa yolculukta karar verdim. Tercihimiz çoklu olunca hep bir bocalarız. Oysa başka zaman neresi boşsa oraya otururuz hemen. Oturduğumda yaşamdaki tercihlerimizin hep böyle olduğunu düşündüm. Bir köşede benden başka birkaç müşteri daha vardı.
   Benim tercih yaparken böyle zorlanışımı ve elimdeki sigara paketini ile dergiyi ıslak masaya bırakmaktaki tereddüdümü gören garson, sırtım sandalyeyi ısıtmadan elinde bezle hızır gibi yetişti.

  “Bir dakika, beyefendi!” dediğinde göz göze geldik. Ben de ne yalan söyleyeyim, irkildim. Kıl yumağı bir genç, kulağında kocaman bir küpe. Burada yeni olduğu her hâlinden belliydi.

   Şaşkınlığıma tanık oldu. “Ne oldu beyefendi?” dedi. Bir garsonun “Ne yer, ne içersiniz?” demeden ilk sözlerinin bu olması, yine beni şaşırttı. Elindeki bez parçasıyla masamın üzerindeki su damlacıklarını göz açıp kapayana kadar sildi. Diğer elinde tercih listesi vardı, onu da masaya bıraktı. “Buyurun, ne tercih edersiniz?” dedi. Ben “Limon ve soda” dedim. O da bana döndü, “Affederseniz ama özel içeceğimizden getirsem size, ne dersiniz?” Tam kem küm edecekken “Tamam ya anasını satayım, bir de senin tercihini deneyim” dedim ve elimde ne tutuyorsam attım masanın üzerine. Babamın ölümünden sonra miras kalan muhtar çakmağını diktim ortaya. Ona ayrı bir özen gösteririm her defasında. Açık havada oturmanın bir güzel yanı da sigaranı tüttürmenin keyfinin bir başka olması. Yaktım bile. “Sigaramın dumanını yel alır, parasını el alır.” sözüyle de kızımın ezberi aklıma düştü.

   Garson diğer gelişimde saklı bahçenin arması olan iş elbisesini giymiş, şapkasını takmış, kendisine çekidüzen vermişti. Özel içeceği masamın üzerine koydu. “Buyurun beyefendi” dedi ve başımda beklemeye başladı. Bu kez bir dikişte bitirmeden önce içecekten bir yudum aldım, tüm bölgeye ulaştı bir serinlik hissi. Karar veremedim. Sanki çok tanıdık geliyor ama biraz tuzlu gibi bir aroması var. Garsonun tadını nasıl bulduğumu merak ettiği her hâlinden belliydi. “Soda limon var işin içinde ama bir başka şeyle de tatlandırılmış gibi.”

   “Pardon beyefendi, kusura bakmayınız. Adım ‘Deniz’. Buranın sahibinin üniversitede ziraat fakültesi bitirmiş, iki yıldır işsiz olan oğluyum.”
      “Ya, şu haylaz Deniz sensin ha!..”
      “He ya… O haylaz maymun adam, benim.”
      “Sahi, bu karışım nedir? Bir bilsem!”

      “Biz buna ‘Çörçil’ diyoruz. Bu içecek, ninemin karışımının bir benzeridir. Ninem harman zamanı amelelerimize ayran, limon ve tuz karışımıyla yapardı. Derdi ki: ‘Çalışanların su ve tuz kaybını en aza indirir.’ Yıllar sonra ben de gizli bahçemizin yaz günleri içeceği olarak ‘soda-limon-tuz’u karışım hâline dönüştürdük. Tarifi de kolay ama yapımı zordur çünkü sodanın içindeki limon suyu ve tuz oranı kişiden kişiye, ağız tadından ağız tadına göre değişebilir. Bardağın dibine tercihe göre bir parmak limon suyu ve göreceli bir miktar da tuz ilave edilir. Köpürme ihtimaline karşı da üzerine soda yavaşça ilave edilir ve bir pipet aracılığı ile yavaşça karıştırılır. Tadına bakılır ve tadına göre tuz ilave edilir,” dedi. O sırada yan masama şişman bakımlı bir kadın ve yanında onun yarı yaşlarında bir genç oturdu. Deniz “Müsaadenizle” diyerek ayrıldı. Masanın üzerini elindeki bezle silerek hiçbir şey demeden uzaklaştı. Birkaç dakika sonra hazırlıklı şekilde tekrar aynı masaya geldi.

   Ben ikinci sigaramı yakmış, dumanların arkasından ‘Sigaramın Dumanına Sarsam’ şarkısının sözlerini imbiğimden geçiriyorken çörçilden birkaç yudum daha aldım. Bununla da iyi içiliyor, öneririm.

    Deniz masaya döndüğünde kadın gençle tartışıyordu. Onun çapsız olduğunu, tercihlerini yaparken çok sıradan davrandığını falan diyordu ki Deniz “Buyurun, ne istemiştiniz?” dediğinde başlarını kaldırdılar. Kadın “Karışık bir dondurma istiyorum ve aynı karışımdan genç için de getir.” dedi. Onun söz söylemesine zaman bırakmadı. Ve tam kaldığı yerden gence kaldığı yerden eleştirileri saydıracaktı ki garsonumuz bu kez “Hanımefendi bir önerim olsa bu sıcakta, ne dersiniz?” dedi. Deniz’in ortamı yumuşatmak istediği her hâlinden belliydi. Kadın, Deniz’i tanıyor olmalıydı. Dilini sadeleştirdi ve “Tabii, neden olmasın Denizciğim.”

   Deniz “Beyefendi, size de özel dondurmamızı getireceğim. Bugün geleneksel davranmaya karar verdim. Ağız tadımız kaçtı… Geleneksel tatlarla yeniden ‘güzel tatlar’ almaya başlayacağız. ‘Tatlı yiyip tatlı konuşalım.’ derler değil mi?”

  Uzun süredir düzenli takip ettiğim bir mizah dergisini açtım. Yine kapaktan siyasete giydirmişlerdi. Söz yoktu, çizgi vardı. Çizginin gücü adına!.. Sanatın gücü bazen sözle olduğu gibi birkaç çizgiyle de cuk oturtabiliyordu. Mizah, balon oluşturmadan da yapılabilir. Yine babamın bir sözü aklıma düştü: “Lafın tamamı, deliye anlatılır.”

   Deniz kısa sürede döndü masaya. Bir servis yapıyordu ki sanki masada ‘first lady’ vardı. Masaya ve kendilerine bu kadar sıcak ve güzel davranan bu insan karşısında yumuşadılar. Yüzlerindeki gülümsemeyi birkaç metre uzakta olsam da görüyordum.

    Sunum ve tabaktaki görünüm harikuladeydi. Benim bile canım çekti. Yandaki gence de böğürtlenli dondurma kâsesi getirdi.

   Kadın “Denizciğim, bu nedir böyle yahu?” dedi şaşkınlıkla.

   Deniz “Affına sığınarak annem böyle durumlarda ‘Ye de bil’ derdi. Siz bir tadın bakalım. Sonra size anlatacağım.” dedi.

    Ben de merak ediyordum. Deniz bu kez nasıl bir karışım yapmıştı?

    Kadın, “Aaa!” diye büyük bir çığlık attı. Benim sandalyem bile oynadı. Bu neye işaretti, anlamadım. Deniz de anlamamış olmalı ki tabağı masadan almaya yeltendi. O sırada kadın, elindeki tatlı kaşığıyla garsonun parmaklarına vurdu. Deniz hızla ellerini çekti. Bu kez şaşkınlık ifadesi ondaydı. Bu neydi böyle diye düşünürken kadın “Denizciğim, çok güzel bir tatlı. Birkaç kaşıkta beni kasıp kavurdu.” dedi ve bir kaşık da karşısındaki arkadaşa verdi. Acelesi varmış gibi “Hadi, hadi! Aç ağzını! dedi. Adam çaresi yok açtı ağzını, kadın bir kaşık tatlıyı ağzına boca etti. Daha ağzından indirmesine zaman bulamadan “Hadi söyle koçum, nasıl buldun?”

     Genç şaşkınlık içinde ne diyeceğini bilemedi. Daha doğrusu adam tatlıyı yemedi, âdeta içti. Damağına temas eden bir tadı hissetmedi bile. Kem küm etti. Kadın fena kızdı. “Sen ağzının tadını bilsen ‘burnunun bokunu yersin!’ Armudun iyisi de hep ayılara düşüyor işte!”

    Deniz, gence baktı. “Abim, iyisin değil mi?” dedi. Adam bir bardak su içti üstüne. Kadının tarifini beklediğini biliyordu. “Oturabilir miyim?” dedi. Yandaki masadan bir sandalye çekti, ortalarına oturdu.

   “Bu tatlı tamamen doğal. Şeker karışımı vs. yok. ‘Çukurova tatlısı’ da denir. Vanilya tozunu sütle iyice pişiriyorsunuz. Yaklaşık 5 dakika içinde boza kıvamına geliyor. Kalıplarınıza Creme brulee pay edip diğer bir kalıbın veya tepsinin içine diziyorsunuz. Kalıplarınızın yarısına denk gelecek şekilde tepsinize su doldurup önceden ısınmış 140 derece fırında 60 dakika çekişmesini sağlıyorsunuz. Tabaklara doldururken buzdolabındaki o küçük buz parçalarını da içine yerleştirdikten sonra fırına verir gibi buzdolabına veriyorsunuz. Tatlı bir saat sonra yenilebilir hâle geliyor. İşte karşınızda ‘Bici Bici” Buna İspanyollar ‘Creme Brulee’, İtalyanlar ‘Creme Ice’ diyorlar. İngilizler’de ise ‘Marget Ice” derler.”
 …
      Saklı Bahçe sanki geçmiş tatların durak noktası gibi bir yer hâline gelmişti. Mutlaka o dondurmanın da bir öyküsü vardı. Deniz, şişman kadını şekerden de uzak tutarak onu mutlu etmenin bir yolunu bulmuştu. Eskilerden yola çıkarak, eski tatları güncelleştirerek yeni tatlar hâline dönüştürmüştü.
   Deniz boş bardağı alarak gülümsedi ve mutfağa doğru yöneldi. Kadınla genç, tatları konuşuyorlardı. Gündemleri birdenbire değişmişti. Kadın arada bir adamın dondurmasından da bir kaşık alıyordu. Sonra ona “Sen de bundan tatsana” diyordu inatla.  Deniz’e işaret diliyle aynı içecekten bir tane daha istediğimi söyledim. Bir taraftan da dergiye göz atıyordum. Fıskiye su püskürtmüyor, etrafı insan sesleri dolduruyordu şimdi. Biraz daha sindire sindire içtim Çörcil’i. Tatlar, tercihler ve adların kesişme noktasıydı “Saklı Bahçe”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK