9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020

CANKURTARAN

Küçük kulübenin güneşliği bile sıcaklığı kesmeye yetmedi. Gözlerim radar gibi etrafı tararken denizden yükselen sıcak hava dalgası buharlaştırdığı kadar da görüş alanımı daralttı. Dalgalar daha sakin kıyıyı yalıyor.
Kum düzelticisi, çektiği aleti ulu orta öylece bıraktı. Tüm deniz insanla dolu… En önde yatan bir çift gözüme ilişti. Adamın bedenini kıllar bir sarmaşık gibi sarmış, çenesinde   bir asma bahçesi vardı. Başı aksine bir bozkırı andırıyordu. Son kalan saçlarını da iyice uzatmış ve bir bandanayla da bağlamaya özen göstermişti.

Kadının, “Haydi suya girelim. İyi olacak bak! Serinleriz. Gerçekten, pişiyorum!” demesine rağmen adamın yerinden kalkmaya niyeti yoktu.

“Ben böyle iyiyim. Zaten güneş gördüğümüz yok. Bırak da keyfini çıkarayım. Şimdi E vitamini depolama zamanı, sen git.”

Kadın bunun üzerine “Tamam, tamam” deyip kumun ısırmalarına aldırmaksızın hızlıca suya bulaştı. Su dizlerine geldiğinde uzun kulaçlarıyla daldı.

Deniz cıvıl, cıvıl. Çoluk çocuk, tehlikeli bölge işaretlerine aldırmaksızın güneşin, suyun tadını çıkarıyor. Tepemizdeki rüzgâr paraşütlerini gölgelerinden tanıyorum artık. Maviliklere doğru uzanan bir çift el sallanıyor boşlukta. Gözüm tekrar başka bir maviliğin uç noktalarında.
    …
Güvenlik şeridini bir çift geçti yine. Düdük çalıyorum, nafile. Güneşten iyice bunalan insanların sevinç çığlıkları, düdüğümün sesine karışıyor. En sonunda sesimi duyurmuş olmalıyım ki döndüler. “Hey! Ne yapıyorsunuz siz öyle! Görmüyor musunuz?” dediğimde anlamadılar. Pratikten öğrendiğim Almanca ve el kol hareketleriyle geri dönün gibilerinden işaretler yaptığımda gülümsediklerini ayırt edebildim. “Yüzüyoruz ne var ki?” sesini duyduğumda ise bulundukları bölgenin yasak olduğunu söyledim. “Ach So,” diyerek güvenli alana dönüş yaptılar.

Onların dönüşüyle minik kulemin içindeki padişah koltuğuna geri oturdum. Bu insanlar güvenlikleri için belirlenmiş bu kurallara neden uymazlar ki? Keyif mi alıyorlar acaba yasakları delince?

Hafta sonu ev sahibine yapacağım birikmiş kira borcu aklımda. Sorunu nasıl çözeceğimi düşünüp duruyorum. Çözüm arayışı içinde de bu tatilcilerin maceracı yanlarını törpülüyorum böyle.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Orada kişneyen köpükleriyle kıyıya vuran dalgalar Adem evladının bıraktıklarını yalayıp silerek kumları bir güzel temizliyor.  Tüm kayıp zamanlar, sıralanmış kumların sıcaklığının üstünde. Kim bilir kaç günah işlendi, kaç martı avının peşinde bu sahile rota çevirdi? Ama sahiller, sahiller biliyorum ki hasretin ve ayrılığın her türlüsüne gebe.

Ufuk şimdi bulanık, güneş suları havalandırmış bir yolculuğa. Dürbünüm elimde kolaçan edip duruyorum yine kontrolümdeki alanda. Daha ne kadar sebat edecek bu gözler, bilmiyorum.

Ah! Yine biri bandı geçti ileriye doğru gidiyor. Sesimin yettiğince bağırıyorum, duyan yok. Bu kez düdüğümü tüm nefesimle çalıyorum. Maalesef aldırış eden de yok. Çaresiz müdür beyi arıyorum. “Efendim bir misafirimiz bandı aştı. Ne yapmalıyım?” diye sorduğumda; o da “Sen uyarını yaptın değil mi?” dedi. “Evet, efendim yaptım. Ancak sanki duymadı gibi.” dememe karşılık “Siktir et gitsin. Sen uyarmışsın. Sorumluluğunu da yerine getirmişsin. Boşver, ne hali varsa görsün! “Olur mu? Efendim…” dememle de telefonu yüzüme kapattı.

Tüm dikkatim yine de güvenlik şeridini aşan şahısta, izliyorum. Birkaç dakika geçmedi ki suda çırpınışların artığını görüyorum. Bir şeylerin ters gittiği belli. Müdürümün söylediklerine aldırmadan hemen kuleden indim. Suya ulaşmam saniyelerimi aldı. Bir kulacı mı diğerine eklerken sudakinin yanına ulaştım. Kadın, son çırpınışlarını yapıyordu. Dikkatle onu almaya çalıştığımda ise zaten kendinden geçer gibi oldu. Bir an önce kıyıya ulaşmamız gerekiyor. Kadının, hayatta kalıp kalmaması bana bağlı. Yüzüyoruz, ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kıyıya ulaştığımızda, meraklı gözler, her kafadan çıkan sesler bizi kuşatmıştı. Kadını hemen yere yatırıp bilincini ve nefesini kontrol ettim. Nafile, ses soluk yok. Ağzında balgamsı bir şey toplanmış ve dudaklarını beyaz bir köpük sarmış. Hemen temizleyip, suni solunum ve kalp masajına başladım. Bir süre sonra kadın öğürerek kendine gelir gibi olduğunda, yuttuğu suyu çıkarması ve rahat nefes almasını için yan çevirdim. Çevremdekilere söylememe rağmen ambulansa haber verilmemişti, müdürümü tekrar aradım. “Müdür bey ambulans lazım. Kadını boğulmaktan kurtardım ama durumu çok da iyi değil!” dediğimde;

“Ne gerek vardı şimdi. Hay Allah. Neyse kurtarmışsın işte, bir de kendine iş çıkarttın.” demez mi? Üstelik bu kez telefonu yüzüme daha bir sert kapatırken ne denli kızdığını da belli etti. Durum ciddiydi. İş başa düşmüştü. Hemen numarayı çevirdim. Az sonra da zaten sağlık görevlileri kadını apar topar sedyeye alarak eşiyle birlikte gittiler. Kulağımda siren sesleri, gözlerimin önünde kadının yüzü ve ellerimde ellerinin izleri öylece bakakaldım arkalarından. Kalabalık tek tek köşesine çekildiğinde balıkçıl kuşları havada, ‘Titreyen Göle’ kanat çırptılar. Deniz biraz daha hırçın köpüklerini kıyıya vurmaktaydı.

Bir zaman sonra ilkokul yaşlarında esmer kara bir oğlan yaklaştı yanıma. “Abi sen Galatasaraylı mısın?” dedi. Hayda! Tüm olup bitenlerden sonra ancak bu kadar olurdu. Buna rağmen, “Hayır yumurcak! Galatasaraylı değilim. Nereden çıktı bu soru?” dedim. “Abi forman ve bayrağın sarı kırmızı da ondan” dedi. Gerçekten de önce bayrağa sonra üstümdekilere baktığımda çocuk haklıydı. Dudağımda acı bir gülümsemeyle, “Sevgili küçüğüm, bu bayrak ‘Burada cankurtaran vardır’ anlamında kullanılır. Uluslararası bir semboldür.” dedim.

Onun aklı bayrakta idi. Hemen cep telefonunu elime tutuşturarak flamayı eline aldı. “Abi, beni böyle çeker misin?” dedi. Sonra da izin alarak birlikte fotoğraf çektirmeyi önerdi. Onu da kabul ettim. Bir özçekim yaptık. Sırtımda Galatasaray forması, pardon cankurtaran renkleri, her taraf sarı kırmızı, bir numaramız eksik.

Bir süre sonra otel güvenliğinden Adil geldi. “Ne oldu, buradaki boğulma vakasını müdür sormamı istedi.” dedi.

Adil mahallemizdendi, okkalı bir küfür salladım müdüre. “Onun yaptığı işler çok önemli ne olacak! İnsanlar ölmüş kalmış önemli mi ki?”

“Öyle deme kanka. Bu işler böyle. Herkes sorumluluğunu bilecek. Ya da biliyor gibi yapacak.”

“Neyse Adil, gözüm ne olursun bir şey deme. Zaten canım burnumda, yorulmuşum, tepemde güneş, sıkboğaz ediyor. Bir de hayatın ekonomik zorlukları. Adil, bana acil para lazım. Ne yapacağımı şaşırdım. Bir yerden para bul bana.”

O da “Oğlum bende para ne gezer. Cep delik cepken delik… Babamın emekli maaşı olmasa aç kalırız valla. Niye ayrı eve çıkamıyorum sanıyorsun. Faturalar, kira ancak maaşım onlara yetiyor. Durumum perişan kankam. Yine de akşam babamla bir görüşeyim.” dedi. Birden bir umut ışığı belirdi yüreğimde. “Müdürüne ne söyleyeyim.” diyerek sorular ve sorunlarımla beni baş başa bırakarak gitti.

Arkasından, “Hiç” diyerek yine sorunlardan uzaklaşmak adına tehlike var mı yok mu diye dürbünle etrafı seyre daldım. Bir yelkenli maviliklerde yüzüyor. Bense bir karanlıkta batıyorum. Şimdi mavilikte bir yelkenli olmak vardı, uzayıp gitmek enginliklere. Gözlerim ufuk çizgisinde, hava kararmakta. Güneş hoşça kal dediğinde ben padişah koltuğumu terk ederek ödemelerimin peşine düştüm. Ama nafile. Akşam eve gitmek niye bu kadar zor gelir ki insana.

Artık işim bitti dediğimde kendimi evin önünde buldum bu ses kalabalığında. Gün bitmiş borç aramalarım karanlığın içine karışmıştı. Ötücü kuşlar hepsi bacamın üstüne tünemişler bana mektup yazıyorlar bu aralıkta. Bu dilsiz ayaklarıma eski bir kapı araladım. Adımlarım beni geri geri çekiyor. Tanıdık ayak izleri eşiklere yabancı şimdi. Camların yüzleri ise karanlıkla örtülü. Geceyi üstüme çektim, saklandım. Yıldızlar arada bir işmar edip duruyor bana. Dilek tutuyorum hafta sonuna kadar. Gün içinde denizden aldığım kadınsa uçup gitti aklımdan. Uyandığımda yine farklı bir zaman aydınlığındayım. Adil’in “Belki bulurum” diyen son sesiyle.
     …
Yine aynı sahildeyim. Rahat ettiğim saatler. Biraz da kendimle baş başa kaldığım, zamanlar. Deniz daha sakin. Sular bir başka yalıyor kıyıyı. Martılar tanık, zamanın ıssız bu saatine. Zaman, günahların dilinde sinek avlıyor bu çarşaf renginde. Kıyılar borç batağındaki bana şimdi daha yakın. Gözlerim kamaşık. Kıyının müdavimleri derin uykularından uyanıp gelmemişler. Benim bir aylık ücretim, kıyının misafirlerinin üç günlük konaklama ücreti. Kulübemin bayraklarını değiştiriyorum.  Üniversite yaşlarında birisi yaklaştı. Kızıl bayrağı tam elime alacaktım ki; “Bayım, burası otonomi mi?” dedi. Gülümsedim.

“Ne diyorsun şimdi!” dediğimde sözlerime karşılık yine kendisi, “Beyefendi bu sahillerde kızıl bayraklı olmak buranın ekonomisiyle biraz ters ilişkili de. Onu merak ettim.”

Bu kez ben, “Öyle mi?” dediğimde, delikanlı “Otonomi büyük bir bölgenin içinde küçük yönetsel bağımsız yapılardır da” dedi.

“Doğru, bu otelin sınırları içindeki işletmelerde de yönetsel farklılıklar var. Örneğin şu otelle biz, ücretlendirme ve kıyı güvenliği açısından çok farklıyız.”

Genç, “Aslında tam karşılamasa da otonomideki -yönetsel biçimlerde- buna benzer. Kızıl bayrak bağımsızlığı simgeler. O nedenle. Biraz latife yapayım istedim. Biraz da bu kıyıda ne işe yarar açıkçası merak ettim.”

“Demek ki insanlar birbirlerinin tamamlayıcı olabiliyor. Senin doğru bildiğin benim de doğru bildiğim bir şey ama farklı anlamlara da geldiğini söyleyebilirim.”

Genç, “Şimdi herkesin doğrusu kendine mi diyorsunuz?”

Rahatlatıcı bir kahkaha attım, sahil biraz da benim gülüşümle çınladı. “Kızıl bayrak “burada cankurtaran yoktur, başınızın çaresine bakın” anlamında kullanılır. Yine uluslararası bir semboldür.” dedim.

Bu sefer genç, “Bak işte herkes her şeyi bilmiyormuş demek ki! İnsanlar bazen işine geleni, yarayanı istediği gibi anlayabiliyormuş meğer.” deyip gülerek ilerledi.

Kıyı ufaktan ufağa kalabalıklaşmaya başladı. Dünkü ekip de yerini aldı.  Bu kez adam saçları bağlamamış. Vatandaşların soyunmaları ve kremlenmeleri bir seremoni gibi. Ha! İşte,  dün boğulmak üzere olan kadın, erkek arkadaşıyla yandaki şezlonga oturdular. Kadın iyi görünüyor. Eşiyle sohbet mi ediyor kavga mı ediyor belli değil. Eşi, “Lütfen biraz sakin ol, bu saatte sinir iyi gelmez.” diyor. Kadın eşine hak vermiş olmalı ki. “Doğru söylersin. Bugün benim bu sahilde bulunmam da bir mucize zaten!” diye cevaplıyor. Uzandılar, yazın tüm güneşini bedenlerine çalar gibi. Aklımdan, “İnsan bir teşekkür etmez mi ya!” geçiyor bayrak asma işini yaparken ve onları izlerken. Yine aynı kıyıda gözetlemedeyim. Aklımda borç. Telefonum çaldı, Adil’di. Umutla “Buldun değil mi?”

“Kanka sana o kadar para temin edemem ama bir miktar olabilir.”

Adil, bu benim derdime deva olmaz. Bana 1000 TL lazım.” dedim çok sert bir ifadeyle.

O da “Ne yapayım! Senin için kendimi mi satayım, elimde olan bu!” deyip sinirli bir şekilde telefonu kapattı.

Hey ben hayatın çanına ot tıkayım. Çocuğun canını da sıktım. Nefes almak için denizin kıyısına indim. Ayaklarımı suyun içine soktuğumda sanki ondan bir şeyler bekler gibiydim.
     …
Bir çift gözün beni takip ettiğini hissediyorum. Arkamı dönmeden alanıma giren bölgeyi çıplak ayakla turlamaya başladım. Arada bir düdüğümü öttürüyorum, rahatsız edici bir şekilde. Sahildekiler her düdük çaldığımda uzağa bakıyor sıkıntılı bir durum mu var diye! Barınaktayım yeniden. Bıraktığım su ısınmış. İçmeye çalıştığımda ağzım yandı. Bir de ona küfür salladım. Her şeyden canımın sıkıntısını çıkartıyorum.

Az sonra yanımda bir insan belirdi. Karşımda dün boğulmaktan kurtardığım kadın, bir tebessümle elindeki paketi bana uzattı. “Alır mısınız?” dedi. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. İçimden bir teşekkür etmediler diye, kendi kendime söylenirken ve yüksek sesle söyleyemeyeceğim bir küfür bile beyin kıvrımlarından geçmişken; alçak bir sesle “Zahmet etmeseydiniz.” diyebildim.

“Olur mu? Size bir can borçluyum, onun karşılığı bu değil elbette. Oradaki halimi düşünüyorum da siz olmasaydınız kesin ölmüştüm. Açıkçası artık işim bitti dediğim anda siz yetiştiniz. Denizin kucağından alıp çıkardınız beni. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Siz orada görevinizi yapmanın değil bir canı hayata döndürmenin hesabını yaparak kurtardınız beni.”

Bense, “Hanımefendi, bu bizim görevimiz. Adı üstünde ‘cankurtaran’ kutsal bir meslek.” dedim. Kadın, “Gerçekten de bu mesleğin adının tam karşılığı bu olmalı. Tekrardan teşekkür ediyorum. Müsaadenizle” deyip ayrıldı yanımdan.

Ben biraz heyecan biraz da mahcubiyet içinde aklımdan geçen küfürler yüzünden pancara dönmüştüm. Gözüm artık ufukta değil, elime tutuşturulan paketteydi. Acaba içinde ne vardı. Yine içimden “Ne gerek vardı ki? Bana küçük bir zarfın içinde üç günlük konaklama ücreti yeterliydi.” Ama ne yaparsın. Hediyenin ölçüsü, biçimi, ne olduğu aranmaz. Beni düşünmüşlerdi. Kaç can kurtardım da kim ne yapmıştı. Ay başında maaşımdan başka elime geçen neydi ki. Beklentim de olmadı zaten. Benim işimdi bu.

Onların ardı sıra bakıyorum. Kadın ve adam suya girmek için denize yöneldi. Ben bir onlara bir pakete bakıyorum yeniden… Paketi, üstündeki jelatiniyle yırttım. Altında yine küçük bir karton kutu. Biraz salladım. Hafifti, olacak iş değildi. Bir maskot olmalı diye düşündüm. Asarım artık şu kulemin tepesine de! Hiç olmazsa bir anısı olur, dedim kendi kendime. Kalan son engelleri de paramparça ettiğimde; içinde bir zarf, üstünde; “Cankurtaranıma Sevgiyle” yazıyordu. Hayda bir mektup! Ya şu hassaslığa bak. “Yerim sizin mektubunuzu!” diyerek zarfı açtım. Şimdi ağzı açık kalma sırası bendeydi. Bir sürü kâğıt para vardı. Bir süre saydım. Sonra saydığım meblağ maaşıma yakın bir parayı bulduğumda saymayı bıraktım. Yırttığım jelatin ve kağıt karton parçalarını toplayıp elbiselerimi koyduğum naylon torbaya yerleştirdim. Yüzümde şimdi yelkenler fora.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK