9 C
İstanbul
Pazartesi, Eylül 28, 2020
Ana Sayfa Eleştiri BORA ABDO'NUN BİZİ ÇAĞANOZ DİYE BİRİ ÖLDÜRDÜ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

BORA ABDO’NUN BİZİ ÇAĞANOZ DİYE BİRİ ÖLDÜRDÜ ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

BORA ABDO’NUN BİZİ ÇAĞANOZ DİYE BİRİ ÖLDÜRDÜ* ADLI ÖYKÜ KİTABININ ELEŞTİRİSİ

Mehmet ASLAN

Yazarın dili, anlatımı
Bu çalışmamdan önce, Bora Abdo’nun ödüllü bir diğer öykü kitabı olan Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi l (1) eleştirmiştim… Eleştirimde, dilindeki pek çok soruna, dilin kötü kullanımına karşın, yazarın en çok övülen yönünün dili olduğunu, övgülere yazımda yer vererek göstermiştim.

Bora Abdo’nun ödüllendirilen bu öykü kitabını incelediğimde, benzer dil sorunlarının, dilin (Türkçenin) kötü kullanımının bu kitabında da sürdüğünü gördüm. Yazarımız, öykülerinde anlam bulanıklığı, karmaşası yaratmak için özel bir çaba göstermiş gibidir. Bu anlam bulanıklığını, karmaşasını sağlayabilmek için, bazen bir, bazen de iki sayfayı bulan uzun tümceler kurmuş. Bu uzun tümceleri, aklına eseni daldan dala zıplayarak, bazen de, noktalama kurallarına uymayarak yazmış. Bunu yaparak, kendince “özgün bir dil” yaratmaya çalışmış.

“Ğığ” adlı öyküden bu duruma örnek bir tümce okuyalım şimdi.
“Ezan okunur, yaz ölür, abdest almaları, beş vakit namazı, Allah’ı ve intihar etmenin günah olup olmadığıyla ilgili ve Allah’ım ölmek üzereyim ve ben neler düşünüyorum, burada ölümü hiç övmüyorlar, sizi sevemeyeceğim, olmuyor, yok ben sizi silmişim, bahçenizde soluklanmayacağım, beni siz terk etmişsiniz, kuytunun yarığından, tam tepeden atlayacakken iki metre ilerisinde ölü bir kirpi görür ama bu arada kendi cesedinin de işe yarar organlarının olacağını, kendinden ve ölü kirpiden ilaç yapabileceğini ve intihar etmez ama Ğığ’ı içmiştir, yok bir günüm bir günümü tutmuyormuş, bir yerinizden tutmaya çalıştıkça.”

Bora Abdo’nun öykülerinde, anlamı bulanıklaştırıp anlamsızlığa yok açan bir diğer yön de, uzun tümcelerin içine sık sık parantez açıp, konunun akışına uymayan bir şeylerin söylenmesi.

Bu duruma bir örnek: “Takvimlerin Suspus Zamanlarında Bir Yüzün ve Öbür yüzün Öyküsü”nden…
“Ve senden sonra başka birinde seni bulurken hem eski anılarımı hem de bu kez senin bıraktığın izleri ve işaretleri (sesi çıkmayacak, dişlerimin arasında saklı ve orada seni tutup dünyaya çıkaracak, sürgünlerini ve sığırcıklarını o dala uzaklıkları kılacak başka bir ağacın sana sonraları uzun uzun tırtırlarıyla anlatacağım delik deşik yaprağında) yeniden yaşayacak ve (hemen gitme) ve (hemen gitme) ve (biliyorsun o sabah gazeteni bıraktığında okuman için, üçüncü sayfada resmini görmüştüm) o yüzüne dokundum, sudan bozulmuş ince derili ayak tabanlarının yanlarındaki pembe pürüze ve bende kalmayan kuma, parmak uçlarımı gördüğüm ilk andı karnında, yalnızdım, anlatamamaktan korkuyordum kırılgan yaşlı kuşlar gibi ve (yaşlı dalgın kuşlar neye benzer?) gazeteyi ve kırmızı desenli çay tabağının içinde yarım bıraktığın çayını içmiş (aramızda kalsın lütfen. Sus!) kaşığıyla beraber çantama atmıştım ile (bunları biliyorsun) ki (hemen gitme) de (her uyandığında sana sarıldıkça durgunlaşacak denizi, başıboş seslenmeleri bir iplik gibi, ‘sevgilim, gidelim’ aramızdaki acının parçalanmış et ile özlenmiş et ve irkilmiş et, göğünü yasla göğsüme, etlerimizin de kanaması konuşamadığımızda) da (ben her şeye benzetirim tırnaklarına ve ötüşlerine ve kursaklarına ağrı sinen dalgın ve bezgin kuşları) ve (peki, git) ki hatırlayacağım.”

Geçmiş olsun… Bu “kısa” alıntı bile canımızı sıkıyor değil mi? İşin kötü yanı, ödül avcısı yazarımızın kitabının bütünü böyle. Kitabı kaşına kaşına okuduğumu söylemeliyim.

Şimdi soru şu. Bir yazar, neden bu yola başvurur? Kanımca bunun temel nedeni, yazarın yaşama, insana bakışındaki bulanıklıktır. Yazarın yaşama, insana bakışı net değilse, buna benzer dolambaçlı yollara sapar.

Dil bilincinden yoksun post modern karşı gerçekçi yazarlarda görülen en büyük sorunlardan biri de biçimsel dil oyunlarıdır. Yazarımız da biçimsel dil oyunlarını pek seviyor. Sık sık başvuruyor bu dil oyunlarına. Bir örnek, “Kemik Yangını” öyküsünden. “(…) güneş kaskatı ve karma ve karaydı, yüzün kıpkırmızıydı ve nasıl terlemiştin, kendimden bunaldığımda en çok sen olduğumu seni öyle gördüğümde anlamıştım, sağ elini kazağının içine sokmuş, karnını okşuyordu o adam, enseni öpüyordu, öylece kalışın sürüyordu, (…) yine de şahtın sen, ama benim korkularım kalıcıydı seni anlamalardan doyamadığım ve özlediğim ve görüp en başından beri serptiğim  işte tam o zaman Kirkor sana yıkıcı bir bağla düğümlenmiştim,

Kirkor
Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü- 2014
Bora Abdo

Babam onları öldürmeden önceydi; (…)”

Yazarımız “ve”yi yerli yersiz, sıkça kullanmayı pek seviyor. İşte birkaç örnek.

“(…) poşetlerde şampuanlar ve deterjanlar ve donlar ve gömlekler ve bir sürü ıvır zıvır.”
“(…) yeniden yaşayacak ve (hemen gitme) ve (hemen gitme) ve (…) (ben her şeye benzetirim tırnaklarına ve ötüşlerine ve kursaklarına ağrı sinen dalgın ve bezgin kuşları) ve (peki, git) ki hatırlayacağım.”
“(…) sayılarla ve trafik kurallarıyla ve çeşitli hayvan ve meyve resimleriyle (…) ufku silik ve uzun ve iskeleye çıkmayacak yolun, (…)”

Karakterin adını veya bir kavramı, gereksiz bir biçimde her tümcede bir veya birkaç kez yinelemek, kötü yazarlara özgü bir eksikliktir. Ödüllü yazarımızda da böylesine bir eksiklik var.

İlk örnek “Kirkor” adlı öyküden.“(Kirkor o an durdu, ya da Kirkor sigarasını yarıya gelmeden hırsla attı, ya da Kirkor adeta bir ateş gibi, Kirkor adeta sanki yine de Kirkor, bir çığlık gibi, direksiyonda, ah ulan Kirkor, Kirkor ki yedi düvel dağlarda, Kirkor zaten gökdelenlerin yirminci katında, Kirkor uzun bir mani gibi, Kirkor sokağın (niyeyse) tam ortasında yine uzun uzun dövülendir ve tatlı tatlı, uzun uzun anlattılar, yine böyle öldüresiye dövüldüğü, belki tarihçi, belki coğrafyacı, hatta bedenci tarafından, sıkıştırıldığında, Kirkor adeta bir kartal gibi.”

İkinci örnek “Akrep Sırtı” öyküsünden. “(…) iskambil kâğıtlarını yeniden sayarak, sinek kızını bir kez daha ‘Ah benim güzel sineğim’ deyip acıyla okşayarak, sinek kızını bir kez daha titreyip öperek, sinek kızına ‘ seni çok seviyorum’ bir kez daha parmaklarıyla saçlarını tarayarak, deyip, sinek kızından bir kez daha ölesiye nefret ederek, sinek kızını her gece destenin içinde görememenin tedirginliğini hissederek, yine de sinek kızını her defasında beş parçaya bölüp, sonra yeniden birleştirerek, yine de sinek kızına her akşam beş harften oluşan isimler vermeye çalışarak, (…) sinek kızı dönmeden artık yaşayamayacağını anlayarak; (…) gözbebeğinin tam ortasında beşinci kez ölmüştü sinek kızı için.”

Post modern karşı gerçekçi yazarların, sıklıkla, kaba bir dil kullandıklarını görüyoruz öykülerinde. Bora Abdo da kaba bir dil kullanmaktan çekinmiyor. “(…) travestinin pörsümüş aletini götüne sokmaya çalışmasına.”, “(…) cüce bize sikini gösterdi (…)”, “(…) koca koca götlerinin (…)”, “Ne zaman hasta değildi ki amına koyim, (…)”, “(…) ruhunu siktiğimin ibnesi (…)”, “O oruspu çocuğu, (…)”

Bora Abdo’nun öykülerinde, daha pek çok dil sorunu var. Hepsini buraya almanın anlamı yok. Bu gösterdiklerimiz bile, ödüllü yazarımızın dil yönünden sorunlu olduğunu kanıtlıyor.

Şu açık. Bora Abdo, Türkçeyi bilmiyor. Konuştuğu, yazdığı dili bilmemek, günlük insan için büyük bir sorun oluşturmayabilir. Buna karşın, biricik aracı dil olan, o dili geliştirmekle yükümlü bir yazar için yazdığı dili bilmemek büyük bir sorun bize göre. Belli ki, ödüllü yazarımız bizimle aynı kanıda değil. Bir yazısında; “Türkçeyi bilmemek büyük bir kusur değil ülkemizde bana kalırsa.” (2) diyebiliyor örneğin. Ne diyelim, ülkemizde, sanatı bilmeyen “sanatçılar” olur da, yazdığı dili bilmeyen “yazarlar” olmaz mı? Olur tabi.

Karakterler
Bora Abdo’nun karakter yaratma, çizme, betimleme gibi bir derdi yok. Kanımca, böyle bir gücü de yok. Öykülerinde ara ara konuşturuyor birilerini, bir şeyler söyletiyor ama konuşanları, okurun gözünde canlanacak biçimde gösteremiyor.

Nedensellik, Nesnelerin Birliği
Gerçekçi öykülerde bütün ilişkiler nedensellik ilkesine dayanır. Öyküde anlatılan her şey nedensel ilişkiler içinde örülür. Nedensellikle örülmeyen öyküler gelişigüzelliğin acısını çeker. Bora Abdo’nun öyküleri de gelişigüzelliğin acısını çekiyor. Çünkü nedenselliği umursamadan yazmış öykülerini.

Nesnelerin birliğine geldikte… Bora Abdo’nun öykülerinde nesnelerin birliği yok. Konu içinde anılan nesneler genelde işlevsiz.

“Akrep Sırtı” öyküsünde anlatıcı; “(…) onun da benim gibi uyumadan önce gördüğü son nesneler (…)” diyerek söz ettiği; “viskinin”, “örümcek ağının”, “karakalem bir kedi resminin”, “giyotin maketin”, “topacın”, “patiklerin”, “üzüm salkımlarının”, “incirlerin”, “ölmüş böceklerin”, “kozalakların”, “çürümüş çinakopların”, “midyelerin” konu içinde işlevlerine baktığımızda, bu nesnelerin işlevsiz olduğunu görüyoruz.

Yine aynı öyküde, uzun bir tümcede sekiz kez anılan “sinek kızı” nesnesinin konu içinde herhangi bir işlevinin olmadığını görüyoruz. Oysa öyküde anılan her nesnenin konu içinde bir işlevi olmalı, bize bir şeyi göstermeli.

Bir örnek de“Ben Gizlidir” öyküsünden. “Köpekbalığı yeniden yüzeye çıktı, süzgecinin üstünde sudan etkilenmemiş kupkuru gazeteler, (…) Köpekbalığını yeniden gördüklerinde süzgecinde gazeteler yoktu.”

Yazarımıza soralım. “Köpekbalığı” ile “gazete” nesnelerinin işlevi nedir öykünüzde.

Sonra bildiğim kadarıyla köpekbalığının “süzgeci” değil, yüzgeci olur. Öyle değil mi? Gerçi sizin için fark etmez.

Bir yazar, öykü içinde herhangi bir işlevi, herhangi bir yere bağlanmayan nesneleri neden gündeme getirir? Kanımca, estetik bir öykü yaratmayı bilemediğinden.

Bir de şu var. Bora Abdo’nun öykülerinde doğanın hiçbir işlevi yok. Yağmur, deniz, bulutlar… Öylesine dile gelir. Hiçbiri karakterleri etkilemez.

Öykülerdeki Uzam, Zaman
Bora Abdo’nun öykülerinde uzam, zaman; belirsiz, dağınık, keyfi bir biçimde kullanılmıştır. Öykülerindeki uzam bir rüya ortamı gibidir. Nedensiz yere sürekli değişir. Zaman da pek keyfidir.

Uzamın kullanımına örnek, “Ben Gizlidir” öyküsünden.

Karakterimiz “okyanusun ortasında yalnız”dır. Sonra birden “iskele”de olduğunu öğreniriz. Vapur iskeleden uzaklaşırken, bu kez denize atlayıp vapura yetişmeye çalışır. Yetişemez. Denizde yüzerken, “(…) çok büyük bir gölgenin” yaklaştığını görür. “Yaklaştıkça büyüdü, büyüdü. (…) Gölge büyüdü. Ada büyüyüp kara parçası oldu. Yaklaşan gölge denizin yüzeyine üçgen süzgecini çıkardığında bunun korkunç irilikte bir köpekbalığı olduğunu anladı. (…) Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Okyanusun ortasında ve yapayalnızdı.”

Sayın Bora Abdo, karar verin, adamınız okyanusun ortasında mı, iskeleye yakın denizde mi? Sizin için bunun bir öneminin olmadığının bilincindeyim. Öyle ya, siz, adamınızı ısırmaya gelen köpekbalığını sihirli bir kalem ucuyla kedi yavrusuna dönüştürebilen ödüllü bir yazarsınız. Sizden mantıksal bir uygunluk beklemek saflık olur. Sihirli kaleminizle öykülerinizi, romanlarınızı yazmayı sürdürün siz. Ne de olsa, her yazdığınıza ödül vermek için bekleyen “jüri”miz var.

Gelelim zamana…

Bora Abdo’nun öykülerindeki zamanın keyfi kullanımına örneği “Korkuluk ve İki Çiğdeci” öyküsünden okuyalım.

“(…) Tespih döküldü. Ağaç ve makinist bildi bu sesi.
Yüz yirmi sekiz yıl sakladı onu. (…) Yüz on altıda öldü. (…) İki çiğdeci öldü o ağacın gördüğünü. (…) ikisi de dişiydi. On iki yıl, üremeden, yele karşı, kara ve güneşe kondular. (…) konuştu sonra bir çiğdeci öbür çiğdeciye. (…) Otuz altı yıl uğraştım sana şu armonikayı öğretebilmek için. (…) Kaptan köşkünün teybinde o çocuk şarkısı durmadan çalıyordu. (…) Şarkı tam on iki ay çaldı. (…)
Seksen altı yıl sonra, bir sabah, yaşlı adam barakasının etrafını çitlerle ördü. Keserle bahçesine binlerce çukur açıp içlerine tohumlar ekti. Çiğdeciler o sabah didik didik edip toprağı tohumları buldular ve çok uzun yıllardır boş kalan kursaklarını doldurdular. (…)
Yılın on beşinci ayında (…) O yılın on sekizinci ayında, (…) O yılın on sekizinci ayının son kuşluğunda, (…) Çiğdeciler (…) kızı gördü, omuzuna kondu, (…) camgöbeği gözlerini seyrettiler. (…) Kızın o kadar güzel bir yüzü ve o kadar güzel gözleri vardı ki bunu yüz on yıl düşündüler. (…) Bin dokuz yüz yetmiş yedi yıl sonra, çiğdeciler bir sabah uyandıklarında, bozkırda barakanın yerinde simsiyah bir türbe gördüler sadece. (…) Hemen kanat çırpıp yaklaştılar, türbenin içindeki mezarı meraklarına yenilip on dört ay boyunca kazdılar. (…) Yirmi üç yıl sonra bir fayton yaklaştı türbeye. (…) Bir çiğdeci öbür çiğdecinin gözüne eğildi. Resimlerle, karakalemlerle anlattı gördüğünü. Yirmi üç yıl nasıl bir ağacın dalında hiç kımıldamadan korkuluğu aradıklarını.”

Öykülerdeki Yaşamsal Etki
Gerçekçi güzel öyküler, okurda yaşamsal bir etki uyandırır. Bu etki, bilincimizi alıp götürür. Geçmişe, geleceğe… Sonra yeniden bugüne getirir. Sorgulatır, düşündürür, duyumsattırır; yaşamı, yaşananları, insanı, kendimizi… Böylesi öyküler, verdiği estetik hazla birlikte, yaşam deneyimi katar yaşamımıza. Yarattıkları etki zaman geçse de eksilmez, unutulmaz.

Bora Abdo’nun öykülerinde böylesi bir etkiden söz edemiyoruz. Bunun başlıca nedeni, öykülerindeki anlamsızlığa yol açan dağınıklık. Yazarımız aklına eseni, kaleminin ucuna geleni hiçbir nedensel ilişki kurmadan, özen düzen düşünmeksizin çalakalem yazmış. Her tümcesi bir önceki tümcenin söylediğini siliyor bilinçten.

Bir de şu var. Bora Abdo’nun öykülerinde “keyfilik” son derece etkin. Oysa bir yazarı gerçekçilikten koparan bir yoldur “keyfilik”.

Ben bir öyküyü okuyup bitirdiğimde, arkaya yaslanır öykünün bana, bize söylediklerini düşünmeye dalarım. Bora Abdo’nun yazdıklarını okuyup yaslandığımda, bilinçte herhangi bir iz bırakmadığını görüyorum. Bilinçte herhangi bir iz bırakmayan öyküler bize bir şey katmıyor ne yazık ki. Ne yaşama ilişkin bir bilgi, ne de yaşam deneyimi…

Bora Abdo’nun Yazarlığı
Şu açık, Bora Abdo iyi bir yazar değil. Yazdığı öyküler de güzel öyküler değil.

Diyeceksiniz ki, ödüller alıyor. Alsın. Ödül, kötü bir yazarı iyi bir yazar kılmaz ki.

Sizce, seçici kurulu oluşturanlar, bizim incelediğimiz gibi inceliyor mu bu öyküleri? Sanmıyorum.

“Ğığ” adlı öyküde anlatıcı kadın, kendince “ilaç” yapar. Yaptığı bu ilaçları kavanozlara koyup, adlandırır… “Iğ, Ğığ, Ğığıt, Ğı, Tığığ, Itığ, Ğıtığ, İğ, Ğüğ, Ği”. Bunlar, kavanozların üzerindeki etiketlerde yazılan adlardır.
Peki, kadın bu ilaçları neyle yapmaktadır?
“(…) Adanın sokaklarında dolaşıp ağır ağır kurtçuklarını bekleyen ölü köpeklerin kulaklarını ve patilerini kestim, yılanların derilerini yüzüp kuruttum, eledim, nal seslerinden kaçışan gagaları ve kursakları boş kargaların ve martıların ve serçelerin kafalarını koparıp karışımıma ekledim, bizi ölümden başka ölümler ve ölüler korur diye düşünüyordum, çürük yaprakları, otları ve çiçekleri, Kanlıca mantarlarını, küflenmiş portakalları, güllerin renklerini ve köklerini, rüyalarımda gördüğüm izleri, bazı ağaçların dibinde kımıltısız yatan solucanları, kozalaklardan dökülen zehirli tırtılları, kurbağa bacaklarını, tayların tırnaklarını, faytoncuların tellerin üzerinde çatlatana kadar koşturdukları ölen atlarının ayaklarını. Oğlumun define bulmada kullandığı ve boyunlarına ayet astığı beyaz horozların gözlerini. Ama en iyisi kurbağalar. Onlar kadar iğrenci yok.(…)”

Doğrusu Bora Abdo’nun yazarlığını; öykülerine attığı başlıklardan tutun, öykülerinin içeriğine dek, bu kadının ilaç yapımına benzetiyorum. Bora Abdo da, öyküdeki kadın gibi “abuk sabuk” başlıklar atıyor öykülerine. Kadının ilaç yaparken yaptığı gibi, yazarımız da aklına eseni boca ederek oluşturmuş öykülerini. Kadının saçma sapan ilaçları gibi, Bora Abdo da “abuk sabuk” öyküler yazmış.

İşin ilginç yanı, ödüllü yazarımız da, “abuk sabuk” öyküler yazdığının farkında… Hatta bilinçli olarak “abuk sabuk” öyküler yazıyor diyebiliriz…

Yine  aynı öyküde, yaptığı ilaçla kız kardeşinin ölümüne neden olan kadın, öykünün sonlarına doğru, deniz kıyısında oynayan çocuğu çağırır yanına.

“Küçük’, dedim.
‘Efendim’ deyip geldi. (…)
‘Adın ne senin?’
‘Poyraz’ (…)
‘(…) tek başına mı giriyorsun denize?’(…)
‘yok, annemle.’
‘Baban?’
‘O evde, akşamları girer denize. Gündüzleri yazı yazar.’
‘Öyle mi, Yazar mı baban? Adı ne?’
‘Bora’
‘Bora mı? Soyadı?’
‘Abdo.’ (…)
‘Ha, şu abuk sabuk öyküleri yazan’ (…)
‘Evet, babam biraz abuk sabuktur ama çok iyi bir insandır. (…)
‘Peki, koş söyle ona, (…) ne yapsın, ne etsin, beni öldürmesi.”
İşin kötü yanı, bu “abuk sabuk” öykülerin ödüllendirilmesi…
Nasıl ki kadının ilaçları içeni öldürüyorsa, Bora Abdo’nun öyküleri de, insanın estetik bilincini dumura uğratıyor.

Son Söz Ödül Üzerine
Bora Abdo’nun Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü kitabı, pek çok yönden sorunlu öykülerden oluşmuş. Yine de bu kitaba, başkanlığını Doğan Hızlan’ın yaptığı; Jale Parla, Metin Celal, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Beşir Özmen, Murat Gülsoy’dan oluşan seçici kurul, 61. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, öykülerinde“Çok katmanlı anlatım ve sıra dışı bir öykü evreni.” “oluşturduğu” gerekçesiyle verdiler.

Doğan Hızlan, ödül töreninde, ödül süreciyle ilgili konuşmuş. Şöyle diyor; “Jüri tartışmaları yapılır, sonuç alınamaz ya da uyuma gidilir. Bizim toplantımızda adeta oy birliği vardı. Hiç tartışılmadı. O kadar emin ve ısrarla bu kitabı beğendiler ki hiçbir şey karşısında direnemezdi ve bu kitap ödülü aldı. Birçok yeniliği ve birçok yazarlık riskini taşıyan bir kitap. Böyle bir kitap yazmanın edebi bir cesaret istediğini söylemek gerekir. Bir ustanın ödülünü bir genç yazara veren jürinin başkanı olarak onur duyuyorum.” (3)

Seçici kurul, pek beğenmiş Bora Abdo’nun öykülerini. Oy birliğiyle vermişler ödülü.

Ödülden sonra pek çok söyleşi yapılmış yazarımızla. Pek çok övgü dolu yazı yazılmış.

Abdullah Ezik, Bora Abdo’nun ödüllendirilmesi üzerine bir yazı yazıyor. Yazısında, Bora Abdo’nun karanlığı estetize ettiğini söylüyor. Gerekçesinde, yazarın öykülerinde aydınlıktan çok karanlık bir atmosferin olduğunu, ölümün öne çıkartıldığını, çünkü “(…) her yana yayılan karanlık varlığını en sert biçimde ölümle (…)” (4) gösterebileceğini dile getiriyor.

Abdullah Ezik, bu durumu yereceği yerde olumluyor…

Bora Abdo’nun karanlığı estetize ettiği saptamasına katılıyorum. Ama bunda övülecek bir yan bulmuyorum.

İşin trajik yanı şu. Her öyküsünde insan sıcaklığı olan, yaşamdan yana insancıl bir yazar olan Sait Faik adına düzenlenen yarışmanın ödülünü; her öyküsünde insanı aşağılayan, ölümü-öldürmeyi, intiharı yücelten, karanlığı estetize eden bir yazara, Bora Abdo’ya vermek utanılacak bir durumdur.  Doğan Hızlan ise utanç duyacağı yerde, onur duyuyor.

Ödüllü yazarımız, onunla yapılan bir söyleşide şöyle diyor; “(…) bencileyin dil işçiliğine önem veren ve deneysel edebiyatı benimseyen, iç içe karmaşık yapıda metinler yazan ve okuma zorluğu çekildiği için kitapları fazla da satmayan yazarların inanç eksilmesini ben de çoğunlukla hissedip metinlerimde bir eksiklik mi var duygusuna kapılıyor ve cesaretimi az da olsa yitiriyordum. Sait Faik Hikâye Armağanı bir anlamda yüreklendirici oldu.” (5)

Şu bilinsin, ödülleri kötü yazarlara verenler, bu yazarları abuk sabuk öyküler yazmaya yüreklendiriyor. Yazınımızı başkalaştıran bu durumdan yazarlar kadar, ödül dağıtıcıları da sorumludur.

 

*Bora Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, Doğan Kitap, 2014, İstanbul
1. Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı, Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, 2016, İstanbul
2. Bora Abdo, Her Şey, 06 Ekim 2016 (t24.com.tr)
3. Sait Faik Abasıyanık Müzesi Web sitesi (http://saitfaikmuzesi.org/blog/61-sait-faik-hikaye-armağanı-bora-abdunun-oldu)
4. sevalsahin.com/detay/4/439/Odak-Yazar-Bora-Abdo
5. https://www.birgün.net (Burak Abatay-10 Temmuz 2015)

Mehmet Aslan, Ödüllü Öykü Kitaplarının Eleştirisi, Klaros Yayınları, Ocak 2020

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikKaos Karşısında…
Sonraki İçerikDövüşen Ezgiler

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK