9 C
İstanbul
Çarşamba, Eylül 30, 2020
Ana Sayfa Edebiyat Birgül OĞUZ'UN -HAH* Adlı Öykü Kitabının Eleştirisi

Birgül OĞUZ’UN -HAH* Adlı Öykü Kitabının Eleştirisi

            İşlediği konular

            Gerçekçi yazarlar duyarlıdır. Bu duyarlılık, duyumsadıkları somut insani sorunları öykülerinde işlemeye iter onları. Bu sorunlar onların öykülerinde nesnelleşir… Birgül Oğuz’un öykülerinde bu anlamda dişe dokunur bir konu yok.“Babanın ölümü” karşısında belli belirsiz duyulan bir “yas” seziliyor, o kadar.

            Birgül Oğuz’un öykülerindeki “yas” tekilde sıkışıp kalmış. Tekil insanın yasında, tümel insanın yasını göremiyoruz… Buna karşın gerçekçi yazarlar tekilde tümeli gösterir okura. Böylece işledikleri konuları tüm insanları ilgilendirecek, onlara seslenecek, dokunacak düzeye yükseltirler.

 

            Dili-anlatımı

            Post modern karşı gerçekçi yazarların temel sorunlarından biri de Türkçenin yapısını bozan anlaşılmayı güçleştiren biçimsel dil oyunlarıdır. Birgül Oğuz’un öykülerindeki temel sorunların başında bu dil oyunlarını görüyoruz. Bu tür dil oyunlarıyla “özgün” şeyler yarattığını sanıyor yazarımız/post modern karşı gerçekçi yazarlarımız.

            Örneklerle bu dil oyunlarını görelim şimdi.

            İlk örnek “DEVR” adlı öyküden…

            “(…) Derken kalabalığı bir tutan kopça dan!

                                                                                  diye kop tuuuuu! Çabuuk!

                                                                                                                                 ünledi baba

ve dan dandaan! beni, az ileride bir sokağı işaret ediyordu Metin Amca, elimden çekiştirerekten tabana kuvvet dıgıdıkdıgıdık koşuyordu ki baba Memo’nun çığırışı geldi arkadan

                                                                                                                      Bab’aa! Bab!aa!

metinamca’nın gözü dan! pörtledi o an, ben, kalabalık girdaplandı, gördüm, memo oracıkta kakılmış kalmış oy oy çölde bir frenkinciri oy gıdısı şişip sönen pankartlı bir kurbağa

                                                                                                          ku vak vakvak

                                                                                                                                 nerrdee!

metİİN! çocuk! (…) metinamcaoyy! çoktan dönmüştü geri labada labada yarıyordu kalabalığı, atıyordu kulaç üstüne kulaç diklenerekten akıntıya hoplataraktan göbeğini

                                   me’MOO! me’MOO!

                                                                                  derken bazı camlar kırıldı

bazı yumruklar atıldı ve tmzleyceğzhepnizdedbkışlarkanlknlitbncalıbradm v dört bir ucndantutştukalbalık ki k ki o ne tutşma ve havda ıslak br duman çiğ sarı olarktanyuttMemo’yla Metin Amca’yı

                        hüüüüüüüüüüüüüüüp!

                                                           diye başladı iki gözüm sarı sulu

ağağağağalamağaa ve dedi baba

                                                           KORKmaa!

                                                                                              Başta bayrağımız

pis doluşmuştuk o sokağa itip itpbirbrimzitpkakp kakıyordu herkes herkesi, ağaağaalyrduk sarı sarı, alana varmamıza ne çok vardı daha v temzleycğzhepnzdiyrld

                                                                                              (ama herkes biliyordu nereye gitmeyeceğini. (Çünkü herkes biliyordu uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet.) Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına (demek ki herkesin vardı kanamaya teşne bir yumuşak karnı)) vardı. (…)”

            Biçimsel dil oyunlarına birkaç örnek daha görelim.

            “Babaa! Sakın uyuma. Burası zıvana! Zıvanaa!

            Burası zıvana, burası zıvana, burası zıvana, burası zıvana. (…)

            Diyorum baba babaa! Burası zıvana!

            Korkma kızım korkma! Korkmaa! Korkmaa!

            Babaa! Babaa! Bu çok ağır baba!

            Değil kızım değil! Boş o boş!

            Değil baba değil!

            Değil!

            Değil!” (s.53)

            “Hiç-ama hiç-hiçbir zaman”(s.18), “(…) çok-hem de çok-çok güzelmiş (…)” (s.27), “(…) güzel, hem de çok, çok güzel (…)” (s.28),  “(…) hiç-ama hiç-hiç iyi değildi. (…)” (s.30).

            Birgül Oğuz’un dilindeki bir diğer sorun “ve”nin kullanımı…

            “Ve olduğundan kalabalık görüneceksin. Ve üreteceksin. Ve unutmayacaksın.” (s.28)

            “(…) ve pilav ve turşu ve traktörler, (…)” (s.29)

            “(…) ve ağır ve susuyorduk, (ve ölüm (…)” (s.30)

            “Bunca ah ve vah (…) yine ah ve hep ah ve vah. (…)” (s.16)

            “ben şuradan şuraya bir adım atmam ve sizinle çay içmem ve ben sizin yavrunuz değilim ve pırasamı geri verin.” (s.50)

            Birgül Oğuz’un öykülerindeki bir diğer sorun uzun tümceler…

            “DE” adlı öyküde otuz dört satırlık tek tümce kurmuş yazarımız… Benzer bir sorun “ÇIK” adlı öyküde de var… Noktayı kullanmadığı iki sayfayı bulan satırları var… Bu uzun tümceler anlamın iç içe geçmesine, bu da anlam kargaşasına yol açıyor…

            Birgül Oğuz öykülerinde herhangi bir anlama bürünmeyen anlamsız, sahte tümceler kurmaktan çekinmiyor…

            “(…) Gül’ü bir kez duyandan bir daha bir olmaz.” “Gül’e bir tenha! Gül’e bir tenha! Tenhaya suret, tenhaya gölge, tenhaya vaha!” (s.17)“Ağırlığımı çay kaşığıyla ölçtüğüm günlerdi.” (s.29) “(…) Etkafa. Başladı kalçamdan okumaya beni, göğsümden, dizkapaklarımdan.” (s.49)“Düşündü bunu, düşündüğünü bile bile düşündü.” (s.61)

            Dil bilincinden yoksun, ana dilini koruma, geliştirme yükümlüğünden kaçan yazarlar yabancı sözcükleri kullanmaktan çekinmezler… Birgül Oğuz da çekinmiyor yabancı sözcük kullanmaktan… “vakit”, “azade”, “tedavül”, “lügat”, “merhamet”, “ihtimal”, “müstakil”, “evrak”, “sükûnlu”, “teyakkuz”, “tahammül”, “refakatçi”, “tedarikçi”…

            “AN” adlı öyküden… “O zaman Rü’ya, elindeki sütü döke saça odaya giriyor. (…) okşuyor, (…) dokunuyor, (…) diyor, (…) başlıyor (…) sarsıyor (…) iç şunu dedim. (…) değişiyor (…) yumuşuyor.”  Görüyorsunuz… Öykü üçüncü tekil anlatımla akarken birden birinci tekil anlatım girip çıkıyor… Bu durum anlatımın akışını bozuyor… 

            Birgül Oğuz’un dilinde, anlatımızda güzel bir örnek yok mu? Var. “DEVR” adlı öykünün girişindeki dil de, anlatım da güzel… Ne yazık bu güzelliği kitabın geri kalan bölümünde göremiyoruz… 

           

            Nedensellik

            Gerçekçi bir öyküde bütün ilişkiler nedensellik ilkesine dayanır… Öyküde anlatılan her şey nedensel ilişkiler içinde örülür. Nedensellikle örülmeyen öyküler gelişigüzelliğin acısını çeker.

             Birgül Oğuz’un öykülerinde nedensellik yok… Nedensellikle örülmeyen bu öyküler gelişigüzelliğin acısını çekiyor. Ne ödüllü yazarımız, ne de yazarımızı ödüllendirenler, övenler bu acıyı göremiyor.

            Nedensiz anlatıma ilk örnek “DÖN” adlı öyküden…

            “ANAM BENİ DOĞURMAMIŞ. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. (…)”

             Neden akasyanın dibine bırakmış… Bilmiyoruz…

            “Tuttular, beni kara bir kadının içine tıktılar. Sonra da karşıma geçip ‘hah’ dediler,

            ‘Hah.”

            Neden “kara bir kadının içine” tıkıyorlar… Neden karşısına geçip “Hah” diyorlar… Belirsiz…

            Şimdiki örneğimiz “DUR” adlı öyküden…

            “Çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. (…) Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda: olanaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte bir soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik bir para.”

            “onlar” kim… “onlar” neden “annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor.” “Babalar” neden “bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor.” Neden “önce yas, sonra yasa deniyor.” bu duruma… Belirsiz… Bu soruların yanıtlarını çıkartamıyoruz öyküden.

            Birgül Oğuz iyi bir yazar değil… İyi bir yazar olsa salt söylemekle yetinmez… Anlattığı bir durumu eylem içinde gösterirdi. Böylece anlatılan canlanırdı okurun gözünde. Peki, bu durum ödüllü yazarımızda nasıl oluyor… “Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. (…) Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve birde bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. (…)”

            “DEVR” adlı öykü beş bölümden oluşuyor… 4. Bölümün ne önceki bölümlerle ne de sonraki bölümle konu yönünden herhangi bir ilişkisi yok… Bu bölümde “Etkafa”nın anlatıcıdan, anlatıcının “Etkafa”dan tiksinmesinin nedeni belirsiz…

            “DEĞ” adlı öyküden…

            “(…) akasya, rüzgârın da çoğalttığı hışımla ileri geri sallandı önce. (…)

            Birden bir hışımla ters yöne esmeye başladı rüzgâr.”  Burada “akasya” ağacının “rüzgârın da çoğalttığı hışımla ileri geri” sallanması bir nedensel ilişki kurulduğunu gösteriyor bize… Buna karşın “rüzgârın” bir “hışımla” esmesinin nedenselliğini göremiyoruz.

            “Adliye koridorundaki hademe (…) kumral olana: ‘Kaçıl! Senin aklına böcek kaçmış.” diyor… Neden? Bilemiyoruz.

            Nesnelerin birliği

            Bir yapıtta (öyküde) hiçbir nesne, hiçbir olay, hiçbir söz boşu boşuna yazılmamalı. Her sözcüğün konunun akışı içinde bir nedenselliği olmalı. Bir yapıtın estetik değeri nesnelerin birliğine bağlıdır.

            Birgül Oğuz’un öykülerinde nesnelerin birliği yok…

            Örneğin; “DUR” adlı öyküde, “Küba”, “Fidel”, “Troçki” anılmış… Yazarımıza soralım şimdi; “Küba”nın, “Fidel”in, “Troçki”nin bu öyküdeki işlevi nedir… Ne yazık ki işlevsiz…

            Gelelim “DE” adlı öyküye… Bu öykü şöyle başlar: “BEN DE CUMHURİYET GAZETESİ’nin üzerine doğdum. Sene birdokuzyüzeylül.”

            Öyküde “CUMHURİYET GAZETESİ” nesnesinin işlevi nedir… Neyi gösteriyor bize… Yok… İşlevsiz. Anlatıcı “BEN DE” diyor… Soralım yazarımıza; anlatıcının dışında kim “CUMHURİYET GAZETESİ”nin üzerinde doğmuş… Biz okur olarak bunu çıkartamıyoruz öyküden… Sonra, “Sene bindokuzyüzeylül.” ne demek… Bu tür dil oyunlarıyla öykülerinize “özgün” süsler ekleyebilirsiniz ama işlevsiz süsler bunlar…

            “Bir ihtimal daha varmış ve çok-hem de çok-çok güzelmiş.” Nedir bu “ihtimal”... Belirsiz…

            “Onlar mı? Onların kâbesi vardı. Bizim kâbemizse başkaydı. (…) ‘onların kâbesi’ var diyordum, ‘ama şeftali çekirdeği bizim.” Onlar kim… “şeftali çekirdeği”, “kâbe” nesnelerinin işlevi nedir… Bu iki nesne arasında nasıl bir ilişki kurulmuş… Öyküden çıkartamıyoruz bu soruların yanıtlarını…

            “DEVR” adlı öyküden… “bir sigara yaktı. (…) o da bir sigara yaktı.” Burada “sigara” nesnesinin işlevi nedir… Neyi gösteriyor bize… Belirsiz…

            “Etkafa”,“pırasa”, “insan öldüsü”, “koyun öldüsü”, “mavi önlük” nesnelerinin işlevi nedir… Ne yazık ki, hiçbir işlevi yok bu nesnelerin…

            Kitaptaki bütün işlevsiz nesneleri sayıp dökmenin anlamı yok… Bu saydıklarımız, ödüllü yazarımızın, öykülerinde geçen her nesnenin karakterlerin yapıt etmeleriyle bağını kuramadığını, nesneleri işlevsiz kullandığını gösteriyor bize.

            Kavram gerçekçisi

            Yazın insan araştırmasıdır… Bu, şu anlama gelir. Yazar, içinde yaşadığı toplumun insanını işler yapıtında. Bu insan; sevinciyle, üzüntüsüyle, umuduyla, umutsuzluğuyla, etkinliğiyle, edilginliğiyle vd. her türlü insani yönleriyle yaşayan, soluk alan kanlı canlı somut insandır. Okur, böylesi yapıtlarda insanı, insanda kendini görür, tanır…  Buna karşın bir yazar, insandan bağımsız bir biçimde belli “duyguları” anlatmaya giriştiğinde kavram gerçekçisi olur… Kavram gerçekçi yazara göre bu “duygular” insandan bağımsız olarak vardırlar.

            Ödüllü yazarımız Birgül Oğuz da kavram gerçekçisi yazarlardan… Kavram gerçekçisi olmak, yazarı gerçeklikten koparır. Yazarın düştüğü bu konum gerçekte bir eksikliktir. Buna karşın, yazar Asuman Kafaoğlu-Büke, “HAH” üzerine yazdığı övgü dolu yazısında yazarın bu konumunu olumlar… “Hah okuması zor öykülerden oluşuyor, (…) Bu öykülerde anlatılan duygular bir karakterin duyguları değil, soyutlanmış, insandan bağımsız hale getirilmiş duygular. Örneğin babanın ölümü, soyutlanmış bir yas olarak aktarılıyor.” (1)

            Asuman Kafaoğlu-Büke, Birgül Oğuz’da bir eksiklik olarak görülmesi gereken yönleri övgüye değer görüyor… Yazarın; “temasız ve konusuz anlatı içinde doğum ve ölümü” anlatmasını, “sanattan beklenen mesaja, öyküye, derse sırtını” dönmesini, öykülerinde “olay örgüsü”nü kurmamasını olumluyor…

            İnsana sırtını dönen, konusuz, temasız öyküler yazmış Birgül Oğuz…

            Son söz

            Bir yazarı, bir öyküyü gerçekçi kılan niteliklerin hiçbiri yok“HAH” adlı yapıtta… Durum böyleyken, Uluslararası PEN Türkiye Merkezi’nce; Tarık Günersel, Metin Celal, Zeynep Oral, MarioLevi, Zeynep Aliye ile konuk üye olarak 2011 AB Edebiyat Ödülü verilen Çiler İlhan’dan oluşan seçici kurul, 2014 AB Edebiyat Ödülü’nü “HAH” adlı yapıtıyla Birgül Oğuz’a verdiler.

            Gerçekçi olmayan bir yazar, gerçekçi olmayan bir yapıt neden ödüllendirilir…

            Bu sorunun en net yanıtı şudur…Burjuvazi, gerçekçi yapıtların nesnel gerçekliği doğru bir biçimde yansıttığını, insan üzerinde aydınlatıcı bir etki yarattığını, insanın estetik bilincini geliştirdiğini, insan bilincinde var olan düzene karşı güzel, yaşanılır bir dünya tasarımı uyandırdığını görüyor… Burjuvazi, kapitalist sömürüye dayalı düzenininsürgit sürmesi için, insanın bilincini açan gerçekçi yazının önünü tıkamak, insanla olan bağını koparmak ereğiyle gerçekçi olmayan yazarları, yapıtları ödüllerle öne çıkartır.

            Gerçekçi olmayan bir yazar olan Birgül Oğuz’un“HAH” adlı yapıtının ödüllendirilmesinin temel nedeni budur.

 

 

*Birgül Oğuz, HAH, Metis Yayınları, İstanbul, 2015

  1. Asuman Kafaoğlu-Büke, “Gölge, ağacın yere düşen düşüncesidir”, Radikal Kitap Eki, 18 Ocak 2013

           

           

           

 

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Önceki İçerikYağsız Yoğurt
Sonraki İçerikKASIMPATI

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK