9 C
İstanbul
Pazartesi, Ekim 18, 2021
Ana Sayfa Edebiyat Röportaj BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

 

– Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl
oluşuyor sizde.
– Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan
kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim,
düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin
içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun, toplumsal düzenin, bir çelişkisini yakalamak, belki de seçmek kalıyor. Bu çelişkiyi kimileri günlük yaşamımda karşılaştığım bir olaydan kimileri bir gazete haberinden, izlediğim bir filimden.bir oyundan, okuduğum bir kitaptan, bilinen ya da bilinemeyen bir
söylenceden, tarihten çekip çıkarıyorum. Düşlerim
hayallerim, düşüncelerimle kafamda yoğuruyorum
bu çelişkiyi. Uygun bir kurgulamaya girişiyorum kafamın içinde. Bir öykü taslağını kafamda günlerce
taşıdığım olur.
Öyküyü kağıda dökmek ayrı bir iş. önce bir giriş cümlesi, bir başlangıç ararım. Bu başlangıcın
etkili olmasına çalışırım. Bundan sonra öyküyü
üçüncü hamur saman kağıdına el yazısıyla yazmaya başlarım. Görüntüler, betimlemeler kafamda tasarladığım olayın içine oturur. Olayı geliştirir. Görüntülerin, betimlemelerin çağrışımları tasarlanmış
olayı kimileri değiştirir. O ana kadar düşünmediğim
yönlere de kaydırablir. Bir anlamda öykü kendini
yazmaya başlar. Genellikle kafamdaki tasarıya
uyarım. ilk yazışta görüntülerle betimlemeler olayı
netlendirir. Böyle baktığımızda olay öykücüsüyümdür. Betimlemelerle, görüntülere, verdiğim önem
ise bir anlatı, bir metin yazarı gibi de gösterebilir
beni. Ama ben olayın ucunu bırakmam. Dünya görüşümü ortaya koyacak çelişkiyi, en iyi biçimde, bu
olay aracılığıyla belirtmeye bakarım.
Kurgucu bir öykücü olduğumdan öykülerimi bir
oturuşta da, bölüm bölüm, üç beş seansta da yazabiliyorum.
El yazması bittikten sonra öykü, kısa bir süre, kimileri de çok uzun bir süre bekler.

Temize, daktiloya çekme işi bekleme süresi bittikten sonra başlar. Bu aşamada öykü son biçimini alır. Çıkmalar yapmak, kimi cümleleri, paragrafları yeniden yazmak, özellikle de kimi sözcüklerin yerine daha uygun sözcükler bulmak bu dönemin işidir. Sözcük,
cümle yinelemelerinden, öykü, bu dönemde kurtulur. Anlatım, dil, bu dönemde, inceliğine, güzelliğine kavuşur.
Öyküyü daktilo etmek, benim için bir redaksiyon, bir rotüş aşamasıdır. Genel bir değişiklik olmaz yani. Öze değgin hiçbir değişiklik olamaz.
Öyküyü bir dergide yayınladıktan sonra kitaba
alırken hemen hemen tek bir sözcüğüne bile dokunmam. Ne biçiminde, ne özünde en ufak bir değişikliğe yer yoktur artık. Bir bilgi yanlışı yapmışsam, biri bu konuda beni uyarmışsa onu
değiştiririm. Kimileri, kurguyu bozmamak için bunu
da yapmam. Yaptığım yanlışı, öyküde not olarak
belirtirim.
– Bugünkü öykü çizginize gelişiniz nasıl oldu ?
Kendinizde ve öykücülükte hangi engelleri aşarak …
– Serüvenli bir öykü yaşantım oldu. işe, “Kenar
Mahalleden Notlar” üst başlığıyla öyküler, öykücükler yazarak başladım. O yıllarda Mahmut Makal’ın
“Bizim Köy”ü yayınlanmıştı. Ordaki öyküler, öykücükler bir Anadolu köyünden notları içeriyordu. Bana göre, kentin kenar mahalleri de, kentin büyük
caddeleri, asfalt ya da parke döşeli yolan, yüksek
beton yapıları , ağaçlıklı, kocaman parkları, düzgün
çiçek tarhlı yolları, alanları , vızır vızır gidip gelen
motorlu taşıtları, geceleri ışıldayan yüzü karşısında, arnavut kaldırımlı, çamurlu , karanlık, dar sokakları, çoğu tahta yıkık, bir bölümü gaz lambasıyla aydınlanan evleri, at arabaları, eşekle dolaşan
saka ve gezgin satıcıları ile birer köy görünümündeydi. Hala biraz öyledir. Bu görünüm, bugünkü gecekondu semtlerinde de yaşıyor.
Yaşanılan bu farklı alanlar, insanları yaşam biçimi olarak etkilemiş, insanlar arasındaki varsıl yoksul ayrışmasını yaratmıştır. Kenar mahalle, kentin
benim yaşadığım kesimi, bence lstanbul’un bir köyüydü.
Öyküler, tıpkı Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ündeki notlar gibi oluştu: Geri kalmışlıklar, katı geleneklerin, göreneklerin çağdaş yaşamayla çelişkileri bir de yoksulluk. Bunlar da “Bizim Mahalle”nin notlarıydı. Bu öykülere Sait Faik duygusallığıyla Orhan Kemal gerçekciliği egemendi.

Öykülerin yayınlanmasında büyük bir güçlüğe uğramadım. Aynı mahallede, Karagümrük’te oturan
Tanju Cılızoğlu’nun çıkardığı Onüç dergisinde arka
arkaya yayınlandı. Ataç, güncesinde, Kenar Mahalle öykülerinden övgüyle söz etti. Tanju’yla aynı mahallede oturuyorduk. Ama o, tramvay caddesinin
hemen arkasındaki caddede, varsıl kesime yakın
bir yerde oturuyordu. Evleri de iki katlı beton bir yapıydı. Bizim evimizse arka sokakların birinde, konaktan bozma, oda oda kiraya verilen, köhnemiş
tahta bir yapıydı .Tahta kurusuyla pire bol olurdu.
Bu konağın tek odasında oturuyorduk. Annem, babam, kızkardeşim, hepimiz. Yüznumara sofadaydı .
Bir tekti. Bütün kiracılar, ortaklaşa kullanıyordu.
Onun için odada annemin çamaşır yıkadığı leğenin
içinde yıkanıyorduk. Elektrik de yoktu. En üst kattaki odamız, geceleri lamba söndürülünce, ay ışığı ile aydınlanırdı. Bereket odanın pencereleri çok büyüktü. Gökyüzü görülüyordu.
Benim insanlarım, yoksulluklarına karşılık umutluydu. Umutlu ve mutlu. Yaşamı seviyorlardı. Bu
yüzden de mutluydular. Çoğu, fabrika işçisiydi.
Yorganları , yatak çarşafları yamalıydı. Pis değildi.
Onun için içsel yaşamları, psikolojileri, düşünceleri
de çok önemliydi bana göre. O günlerin gerçekçilik
anlayışı içinde yeni bir boyuttu bu. Gerçeklikte yalnız dışsal görünümün, yalnız davranış psikolojisinin yanında içsel yaşamın da yerini alması gerekiyordu. Bu gerçekçilik anlayışı, benim kuşağımdaki
başka yazarlarla birlikte beni de, gerçeküstücü anlatım ögelerini kullanmaya götürdü. Böylece öykülerimde yeni bir anlatım biçimi oluşmaya başladı. O günlerde biz, bu tür anlatıma yeni gerçekçilik diyorduk. Fotoğraf gerçekçiliğine karşı olduğumuzu söylüyorduk. Bu edebiyat savaşımında harçlıklarımızla
ortaklaşa çıkardığımız bir dergi kurduk. Derginin
adı a’ydı. Alfabenin ilk harfi olan küçük a. Yeni anlatımcılar için başlangıç anlamını taşıyordu belki
de. Bir karşıkoma dergisiydi. Hem edebiyat alanında, hem siyasal alandaki karşıkomayı simgeliyordu
a. 1972’de Yeni a adıyla siyasal alandaki karşı komacılığı daha baskın olarak yeniden yayınladı. Edebiyatsa! ve siyasal savaşımcılığı bu dergilerle
içiçe sürdürdüm arkadaşlarımla.
Benim için önemli olan, gerçeği, bütün boyutlarıyla yansıtmaktı. Gerçeklik, ancak böyle bir yöntemle doğru bir biçimde ortaya konabilirdi.Öykülerimde, yaşadığımız günleri betimledim. Bunlar, yaşadığımız günlerin yaşamsal ve toplumsal çelişkilerinden oluştu. Baş çelişki, kabaca yöneten, yönetilen, varsıl, yoksul çelişkisiydi. Öykülerde bu iki ana çelişkinin ortasında, uygarlığın dağılımındaki eşitsizlikten kenti sorumlu tutarak onunla hesaplaştım. Hesaplaşma bugün de sürüyor.
Öykülerdeki üst başlık, Kenar Mahalle’den Benim Söylencelerim’e geçerken düşünce ve anlatımda, içerik ve biçimde, temel bir değişiklik olmadı.
Dil ve anlatımda, özellikle anlatımda, daha yalın
bir anlatıma ulaştım. Bir de yasamsal ve toplumsal
çelişkilerin gereği, öykülerimde eskiden beri var
olan humor açığa çıktı . Duygusal gerçekçiliğim –
artık böyle diyeceğim- ise hep sürüyor.

Cambazlar Savaşı Yitirdi adlı öykünüz birinci
tekil kişinin, bir çocuğun bakışından anlatılmış.
Ama anlatım hiç de birinci tekil kişiye göre değil.
Birinci tekil kişi herşeyi bilir, görür gibi bir anlatım var. Bu konuda neler söyleceksiniz.
– Çocuk yazarın kendisi. Kendi başından geçenleri anlatıyor yazar, yaşadıklarını yazıyor. Öyküde de çocuğun kendisi olduğunu saklamamış.
Çocukluk günlerinde yaşadığı bir olayı ya da olayları birleştirerek (eskiden telif ederek denirdi) sonradan kurgulayarak anlatmış. Hepsi bu. O anda
olanları değil, geçmişte yaşanmış olayları bir tema
çerçevesinde birleştirerek, elbette değiştirerek de,
anlatıyor. Onun için sizin takıldığınız birinci tekil kişinin göremeyeceği olaylar da onun görüş açısından verilebilir. Gerçekliğe aykırı bir durum yok. Yazarın bilgisi ile çocuğun gördükleri birleşiyor. Öyle olmasa basit bir anının aktarı lmasından öteye gidilemez. Bir yazının yaratı katına çıkabilmesi, öykü olabilmesi için benim uyguladığım yazar-öykü kahramanı kaynaştırmasının yapılması gerekir. Bu da sıradan bir edebiyat kuralıdır.
– Edebiyatta, kurallar nasıl oluşur, kim oluşturur
kuralları … Bu konuda düşüncenizi söyler misiniz.
– Sıradan bir edebiyat kuralı derken, katı anlamda bir kuraldan sözetmedim. Bilinen bir şeydir
anlamında söyledim. Sözünü ettiğim yazar-öykü
kahramanı kaynaşması, kaynaştırması, alışılmış,
yapılagelen bir yöntemdir demek istedim. Kurala
gelince, dilbilgisi kurallarıyla yazım kurallarından
sözedilebilir. Bunları da dilbilimciler koyar. Yazarlar, bu kurallara genel olarak uymak zorundadırlar.

Uymayanlar olabilir. Onlar da kendi kurallarını koyarlar. Sonuçta edebiyatta kuralları yazarlar belirler. Yapıtlar, bu kuralların uygulama alanlarıdır. Bir
yazar, kural dışını da kural haline getirebilir. Zaten
yazarın görevi, önce kurallara karşı çıkmak olmalıdır. Böylece dünyayı ve insanları da değiştirebilir.
Bu değiştirme iyiden, güzelden, doğrudan yanadır.
Ama bu da kendi içinde bir kuraldır. Benim kuralım
budur. Edebiyatta daha başka kurallar da oluşturulabilir. Oluşturulmuştur. Edebiyatı, salt edebiyat olarak Jören, insanı toplumsal varlığından soyutlayan edebiyat görüşleri de vardır. Bu da yazarların oluşturduğu bir edebiyat kuralıdır. Ama ben, o kuraldan yana değilim diye böyle bir kural geçersiz
olmaz. Bu kurala uyanlar da benim kurallarımı geçersiz saymamalıdır.Kısacası edebiyat kendi kurallarını kendi yaratır.
-Siz, Oluşumu Engellenen Kamuoyu adlı yazınızda (Yeni A. Sayı 9. Aralık 1972) sanatı, düşünceyi bağlayıcı baskılardan söz ediyorsunuz. Yasal
baskıların yanında, ilanlar yoluyla yayın organlarının egemen sınıfların eline geçtiğini söyledikten
sonra, “Şimdi asıl savaş sanatçınındır, düşünce
adamınındır. Az satışlı da olsa sanat-edebiyat toplum dergilerinde sürdürmek ‘zorundadır çalışmalarını” diyorsunuz. Yıllar önce saptadığınız bu durum, bugün çok yoğun bir şekilde sürüyor. Ama bazı sanatçılarımız, az telif ya da hiç telif vermiyor diye az satışlı dergilerin demokratik kamuoyu oluşturma çabalarına omuz vermiyor. Ürün rica edildiğinde “Kaç para vereceksin” ya da bir holding dergisinin adını vererek “O şu kadar veriyor, sen de
bu kadar ver” diyor.Bazı sanatçıların bu tutumu karşısında siz ne düşünüyorsunuz?
– Bu düşüncemden caymış değilim. insanı savunma savaşımı sürüyor. Bu konuda saflarını bırakmayan yazarlardan sözediyorum elbet. Burada şunu belirtmekte de yarar görüyorum: Holdinglere
karşı belli bir düşüncenin savaşımını veren yayınlar da hesaplarını yaparken telif için de az ya da
çok, bütçelerinin dengesine göre, bir fon ayırmalıdır. Genel gidere telif de girmelidir. Böylece yazara
emeğinin karşılığını sağlamış oluruz. Bu telifte azlık çokluk, holdinglerin teliflerini örnek göstermek
söz konusu olamaz. Yazarlar, belli bir düşüncenin
omuzdaşı olarak kimi yayınlara yardımcı olmalıdırlar. Bu savunmaya katkıda bulunmaktır. Görevdir.
Yazar, bunu en çok bir, bilemedin iki dergi ya da
yayın için yapabilir. Gelirinin bir bölümünü yazılanla, ürünleriyle sağlayan bir yazardan da aç kalma
pahasına özveride bulunmasını istemek ne kadar
doğru olur bilemiyorum. Kendimden bir örnek vereyim bu konuda. Holdinglerin bir öyküye 500.000 lira ödemelerine karşılık, ben Varlık’ta her ay,·
50.000 lira karşılığında öykü yayınlıyorum. 50.000
lirayı da birkaç aydır alıyoruz. Daha önce 30.000 liraydı. Bu bir omuzdaşlık, bir özveri değil mi? Bunu
yapmam, Holdingler istediğinde 500.000 liraya ya da daha çoğuna onlara öykü satmam düşüncelerimi saptırır mı? Ben, omuzdaşım dergilere de Holdinglere de savunduğum düşünceyi satıyorum.
Holding’e sattığım öyküde düşüncemden ödün vermiyorum ki. ..
Teşekkür ederiz.

*Bu söyleşi Adnan Özyalcıner’le İnsancıl Sayı 012 Ekim 1991’de yapılmıştır. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI

EDEBİYATIMIZDA RUŞEN HAKKI “Ruşen Hakkı deyince, yaşadığı şehirde sokaklara adı verilen Kocaelili bir şair gelir akla. Gazeteciydi o, şairdi, yazardı... Onun kaleminde insanların bin bir...

BİR TÜRLÜ TUTUNAMAYANLAR VEYA ORTAÇAĞ TİPİ CEMAAT NOSTALJİSİ*

  Her zaman adil olmanın kolay olmadığını biliyorum. İdeolojik savaşım çoğu zaman karışık olmasını, kampların içiçe geçmesini ve argümanların mücadele verenlerin başı üzerinde keşismesini çok...

LEİBNİZ İÇİN NOTLAR*

Paris o zamanlar dünyanın kültür merkezidir. O zamanlar şimdi olduğu gibi yüzlerce kültür merkezi yoktur. Bir kültür merkezi daha vardır: Londra. Onda da daha çok Shakespeare'in ağırlığı...

BEN KENAR MAHALLE YAZARIYIM*

  - Önce şunu öğrenmek istiyoruz. Öykü nasıl oluşuyor sizde. - Öyküler, her şeyden önce yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Yaşadıklarımı, düşlerimi hayallerim, düşüncelerim biçimlendiriyor. Bana bu birikimin içinden bir çelişkiyi, yaşamanın, toplumun,...

SON YORUMLAR

Mehmet Konyali on GICIR GICIR
Bilgehan Oğuz on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Rasim Aşın on “ÖDÜL SİSTEMİ”
Ikbal kaynar on 46’LI
Yuksel on HIDIR DAYI
Gülbahar Yılmaz on ABU
Mustafa Düzgün on İZLER
B.Nur Erkoç on İZLER
Nur Erkoç on ASKIDA EKMEK
Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on BOŞ EV
Rafet Canpolat on BOŞ EV
Atilla IŞIK on BOŞ EV
Deniz on BOŞ EV
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK