9 C
İstanbul
Perşembe, Ekim 1, 2020
Ana Sayfa Kritik ATTİLA İLHAN AJAN MIYDI?

ATTİLA İLHAN AJAN MIYDI?

Çarpıcı başlık atıp meramı yazı sonunda açıklayan gazetecilik yöntemini sevmediğim için, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Attila İlhan’ın özellikle sosyalist hareket ile ilişkilerinde ortada epeyce iddia ve dedikodu dolaşıyor ise de, ben ciddi bir kanıta rastlamış değilim. Uğur Mumcu, 1980’lerde onun Esat Adil’in kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi’nin ikinci kez kapatılışına konu olan davada parti aleyhinde verdiği ifadeden ötürü vicdan azabı çektiğini, bunun şiirlerine yansıdığını yazmıştı. Aziz Nesin de, “Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim” adlı kitabında benzer iddialarda bulunmuştu. Esat Adil’in yeğeni Orhan Müstecabi ise, “Unutulmuş Sosyalist Esat Adil” kitabı yazarı Emin Karaca’ya sözlü olarak daha öteye geçen ve İlhan’ın “Milli Emniyet Ajanı” olduğunu öne süren iddialar aktarmıştı.
Yasakmeyve dergisinin 87. sayısında (Temmuz-Ağustos 2017) çıkan “Şairler Kahvehanesi”nin 18. bölümünde konuyu ele almıştım. Bazı bölümlerini aktarıyorum.

***

Başlığı kısa tutma sorunu olmasaydı, “Birdenbire, Attilâ İlhan!”dan önce “günler her gün biraz daha kısa, karanlık bir bulut baskını sanki, aceleci bir akşam, ustura mavisi bir gök, camlarda jilet gibi bir yağmur” türünden “hava raporu” da eklerdik, bilindiği üzere üstad şiirlerinde kullandığı çağrışım tekniğini yazılarında da kullanırdı ve yazılarına o anki hava durumundan gizemli çağrışımlar üreterek başlardı. Sanki karşınıza geçmiş konuşuyordu, haliyle ünlem işaretini, hayret nidalarını da pek bir seviyordu. Yaşanan an ile anılar arasında mekik hızıyla gidip gelerek, anı’dan an’a hikmet ya da sonuç devşirmek, yöntemi olmuştu. Kestirme dilini Umut romanını çevirdiği Andre Malraux’dan mı esinlenmişti, yoksa romanı çevirirken ona mı yamamıştı, kestirmek zor.

(….)

Attilâ İlhan’ın değişik yazılarında dile getirdiği anılarda ve O Karanlıkta Biz romanında Hilmi Ziya Ülken’in asistanı olan Hasan Tanrıkut geniş yer tutar. “O Hasan Tanrıkut ki, eğer sade suya tirit şairlerden biri olmadıysam, iktisat, tarih ve felsefe okuduysam, toplumsal ve bireysel bileşimlerin önemi üzerinde duruyorsam, hepsini ondan aldığım hızla yapmışımdır” diye yazıyor, “Hasan’la Bir Zamanlar” başlıklı yazısında (Hangi Edebiyat, Bilgi Y. 1993). Geride bıraktığı yazılardan ve çeşitli tanıklıklardan Hasan Tanrıkut’un gerçekten parlak bir yazar olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin, Gerçek gazetesinde çıkan yazılarında, Doğu toplumlarının özgüllüğüne, mülkiyetin belli şartlar nedeniyle ortaya çıkamamasına, Batı ile ilişkilerin bu nedenle dengesiz geliştiğine dair tespitleri hemen dikkati çekiyor. Ki bu konular ancak 1960’dan sonra yaygın biçimde tartışılacaktır.

Hasan Tanrıkut, Türkiye Sosyalist Partisi içinde de, başından itibaren yer almıştır. Bir süre sonra, sol eğilimleri nedeniyle asistanlıktan atılır ve Esat Adil’in çıkardığı Gerçek gazetesinde çalışır, yazılar yayımlar. Hasan Tanrıkut’un sonu iyi gelmez, hakkında ihbarda bulunan eşinden ayrıldıktan sonra kendisini toparlayamaz, yaşadığı baskıların da etkisiyle akıl sağlığı iyice bozulur, Kıbrıs ve Avrupa’da perişan bir halde dolaşır, çeşitli kurumlardan paranoyası doğrultusunda taleplerde bulunur, Türkiye’ye döner, ama bir daha düzelemez, 1970’lerin ortasında ölür. Onun hayat eğrisini Aziz Nesin Benim Delilerim adlı kitabında açıklıkla özetlemiştir. Nesin, onun Avrupa döneminde sağa sola yazdığı “paranoid” içerikli mektuplarını da bulmuş ve kitabında bir kaçına yer vermiş.

Bir ara haftalık, sonra tekrar günlük olan Gerçek gazetesinin son evresinde, bazı yazılarını “Doğan Ruşenay” imzasıyla yayımlayan Hasan Tanrıkut’un ve Asım Bezirci’nin yanı sıra Attilâ İlhan da etkin olarak çalışacaktır. Hatta, Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun bir sayıda başyazısını yazamadığını, oturup kendisinin yazdığını, ancak Müstecaplıoğlu’nun bunu başyazı köşesinde değil, ayrı bir sütunda yayımladığını, yayımlanan ilk siyasal yazısının bu yazı olduğunu anlatır. Bazı geceler Asım Bezirci ile birlikte kağıt paketlerinin üstünde yattıklarını da ekler.

(….)

Attilâ İlhan, o sıralar, yöneticileri beraat edince tekrar açılan ve iki yıla kalmadan tekrar kapatılarak yöneticileri tekrar mahkemeye verilecek olan Türkiye Sosyalist Partisi’nde de de çalışmaktadır. Örneğin, Gerçek gazetesinde, 13 Ekim 1950’de TSP’nin genel merkezinde yapılmış geniş katılımlı bir toplantı, “Sosyalistlerin dün geceki heyecanlı toplantısı” başlığı altında birinci sayfadan verilirken, genel başkan Müstecaplıoğlu’dan sonra Attilâ İlhan’ın söz aldığı belirtilerek şöyle deniyor: “Bundan sonra şair Attilâ İlhan söz almış, partinin teşkilatlanması hususundaki düşüncelerini hazırladığı etraflı bir rapor halinde çok heyecanlı, temiz bir dille okumuş ve çok alkışlanmıştır. Attilâ İlhan’ın teklifleri merkez icra komitesince incelenecektir.”15 Ekim 1950 tarihli bir sonraki sayıda ise, ikinci sayfada “toplantının akisleri” bir kez daha haberleştirilirken, “Teşkilat Bürosu Sekreteri” Mustafa Börklüce’nin şu sözlerine de yer verilir: “13 Ekim gecesi partimizin fevkalade toplantısında görüşülen meseleler, bilhassa teşkilat sistemi üzerinde toplanmıştır. Konuşmalar sırasında Attilâ İlhan’ın hazırladığı ‘teşkilatın yayılma ve genişleme projesi’ çok esaslı bir intiba bırakmış; ateşli hatip fikirlerini söylerken salonda müthiş bir heyecan dalgalanmıştır. Partimiz bu ateşli hatibi kazanmakla büyük gurur duymakta haklıdır. Merkez İcra Komitesinde ileri sürülen bu fikirlerin tatbik sahasına geçirilmesi üzerinde duracağız.” (Günlük Gerçek gazetesinin yayımlanabilmiş 83 sayısı elimde var. Bir “eski tüfek”in, babam Hayrettin Abacı’nın arşivinden çıktı.)

Buraya kadar, Attilâ İlhan’ın TSP içindeki konumu “parlak” görünüyor. Oysa başka bir boyut daha var. Attilâ İlhan’ın TSP içinde, Esat Adil’in yeğeni (ve sonradan Hikmet Kıvılcımlı çevresinde yer alan) Orhan Müstecaplıoğlu ile hiç anlaşamadıkları anlaşılıyor. Emin Karaca, Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil adlı kitabında, onunla yaptığı bir görüşmeye de yer vermiş. Orhan Müstecaplıoğlu, gazetede teknik eleman olarak çalışan bir ajanın attığı provokatif bir başlığa değindikten sonra şöyle sürdürüyor: “O sıralarda Attilâ İlhan adında bir kişi daha peyda oldu.(…) Bu adam karışıktı, nitekim sonradan da kesinlikle MİT’e hizmet eden (önceleri de Millî Emniyet’e hizmet veren) bir ajan olduğu mahkeme zabıtlarına göre doğrulandı. Bu adam Gerçek gazetesine Hasan Tanrıkut tarafından getirildi. Geldiği gün benim aleyhimde faaliyete geçti. Esat Adil ile benim hakkımda dedikodular yapmaya başladı. Esat Adil buna yazı yazma imkanları tanıdı, bazı şeylerine göz yumdu, müsamaha gösterdi. Hatta Mustafa Börklüce ‘bunun taktik icabı olduğunu, olayları bu kadar büyütmememi, Esat Adil’in o kadar aptal bir adam olmadığını, şimdilik böyle kişilerle idare-i maslahat etmenin zorunlu bir durum olduğunu, bunların daha ilerde açıklığa kavuşacağını, hiç olmazsa bir müddet için sabırlı olmam gerektiğini’ söylüyordu. Ben bunları gereksiz taktikler olarak kabul ettim. Attilâ İlhan’ın bir gün Parti’de bir konuşması oldu. Abuk sabuk bir konuşmaydı bu.” Orhan Müstecaplıoğlu’na göre, Hasan Tanrıkut’un sosyoloji ağırlıklı bir konuşmasını “işçilerin anlamayacağı” gerekçesiyle eleştirdiğinde Attilâ İlhan tarafından “kırıcı olmakla” eleştirilmiş, o da yaptığı konuşmada Attilâ İlhan’ı “kantocu hanımlar gibi bir o yana, bir bu yana kıvırtmakla, soytarılıkla” suçlamış. (Attilâ İlhan da “artistlik yapmakla” suçlandığını söyleyerek anar bu tartışmayı.) Orhan Müstecaplıoğlu, sürdürüyor: “Sonradan 1952’de Esat Adil ve grubu ikinci defa TSP yüzünden mahkemeye düştüklerinde bu Attilâ İlhan’ın gerçek kimliği ortaya çıktı. (…) Attilâ İlhan’ın tamamen Milli Emniyet’te görevli, onların verdiği görevi yerine getiren bir adam olduğu mahkemeye verdiği ifadeleriyle kesin şekilde belgelendi.” Orhan Müstecaplıoğlu’na göre, Attilâ İlhan mahkemede Esat Adil’i Sovyetler ile ilişkiye kendisinin zorladığı yönünde beyanda bulunmuş, Esat Adil ve Asım Bezirci ise buna tepki göstermişler. Hasan Tanrıkut da, Esat Adil’i suçlar biçimde ifade vermiş, sonra da buna çok pişman olmuş, Esat Adil’e yazdığı mektupta “Beni bu işe Attilâ İlhan zorladı, MİT’le ilişki kurdurdu, o aleyhteki ifadeleri vermem için onlar bana telkinde bulundular, oyuna getirildim, bunun müsebbibi Attilâ İlhan’dır. Çok üzgünüm, beni affedin.” diyormuş. Müstecaplıoğlu, Tanrıkut’un Kıbrıs’tan dönerken “poliste baskıya uğramış ve bunun sonucunda akli dengesini yitirmiş” olduğunu belirttikten sonra ekliyor: “Yani Attilâ İlhan bu arkadaşın da delirmesine sebep olan adamdır.” (Hasan Tanrıkut’un delirmesine, sol düşünceye meylettiğini görünce üzerinde baskı kuran Hilmi Ziya Ülken’in neden olduğunu öne sürenler de var!)

Oysa, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, ilk beraat kararı Yargıtay’ca bozulduktan sonra ikinci kez beraat (ısrar) kararı, Attilâ İlhan hakkında ortaya farklı bir tablo koyuyor. Emin Karaca’nın anılan kitabında da yer alan bu karara göre, Hasan Tanrıkut mahkemede tanıklık ederken, Attilâ İlhan’ın kendisine Mustafa Börklüce’nin “biz sosyalist değiliz, böyle görünüyoruz, Komünist Partisinin bir parçasıyız” dediğini, bunun üzerine de kendisinin partiden ayrılmaya karar verdiğini anlatmış. Ancak Attilâ İlhan, yine tanık sıfatıyla, Mustafa Börklüce’den böyle bir söz duymadığını ve Hasan Tanrıkut’a da böyle bir söz aktarmadığını söylemiş. Mahkeme, beraat kararında ısrar ederken, Attilâ İlhan’ın bu yalanlamasını, yani Tanrıkut’a böyle bir söz söylemediği biçimindeki beyanını ve Hasan Tanrıkut’un aklî durumunun sağlık raporlarıyla belgelenmiş olmasını esas alıyor. Attilâ İlhan da, hastalığı ilerlemiş Tanrıkut’un son duruşmada kendisinin Hasan Tanrıkut değil, bir Rus olduğunu öne sürmesini yüreği burkularak anlatır, anılan yazısında. Aziz Nesin’e göre, Tanrıkut “Stalin’in damadı” olduğuna da inanmaktadır Yansız bir gözle bakıldığında, bu durumda Attilâ İlhan’ı “ajanlık” ile suçlayacak bir durum görülmediği gibi, Hasan Tanrıkut’un rahatsızlığında da bir payının olmadığı ortaya çıkıyor. Kuşkusuz işin bir de “kanaat” boyutu var. Bana sorarsanız, Mustafa Börklüce Attilâ İlhan’a o sözleri muhtemelen söylemiştir, çünkü kendisi TKP’nin eski militanlarından biridir ve temennisinin de o yönde olması doğaldır. Ancak Esat Adil, izlediği siyasal çizgi itibariyle daha çok “bağımsız sosyalist” niteliği taşımaktadır. Bilindiği üzere, ilk sosyalist devrimi gerçekleştiren Sovyetler Birliği, özellikle Stalin yönetiminde Troçki’nin “dünya devrimi” tezini dışlamış, sosyalizmin tek tek ülkelerde kurulacağı tezini benimsemiş, hatta – özellikle ikinci Dünya savaşı yıllarında – “ulusalcı” söylemler sergilemiş, ama öte yandan “Komünist Enternasyonal” (Komintern) ve sonraları Kominform yoluyla diğer ülkelerin komünist partilerine “abilik” etmeyi sürdürmüştür. TKP’de de Komintern’in “nezaret”i meşruiyet yolu sayılmış, TKP’nin gizli kongrelerine mutlaka Komintern temsilcileri katılmış, bu desteği sağlayamayan parti girişimleri – ki sayıları fazladır – meşru kabul edilmemiştir. Oysa daha Mustafa Suphi’den başlayarak, Nâzım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı’yı da kısmen etkileyerek, Esat Adil ve sonraları Mehmet Ali Aybar ile sürecek bağımsızlıkçı, yani ulusal sınırlar içinde ve Komintern meşruiyetini şart görmeyen bir sosyalizm anlayışı da varlığını hep korumuştur. Nitekim, Gerçek gazetesinde, gazetenin ABD parasıyla yayımlandığını öne süren Moskova radyosuna karşı Esat Adil’in sert cevabı, Mustafa Börklüce ve Asım Bezirci’nin – belli ki o tarihte illagalitede olan TKP’yi ya da bir kesimini hedef alan ve “goşistler”e çatan yazıları çıkmış. Unutulmaması gereken, “bağımsız sosyalizm” çizgisi ile “ulusalcı sosyalizm”in – sıklıkla iç içe geçmelerine rağmen – farklı olduklarıdır. Esat Adil, TSP’nin bu ikinci evresinde, Amerikan yardımının Türkiye’deki feodal üretim ilişkilerini çözeceği tezini bile savunacak kadar “aykırı” tezler öne sürebilmekteydi. Dolayısıyla, söylenmiş olsa bile, Mustafa Börklüce’nin TSP hakkındaki sözleri kendi algısı ile sınırlıdır. Attilâ İlhan ise, bu sözler muhtemelen kendisine söylenmiş olduğu halde, söylenmediğini belirterek, parti yöneticilerinin beraatini sağlamak yolunu seçmiştir ki bu bir “ajan” tavrı değildir. Mahkeme sürecinde Attilâ İlhan’ın kimi yalpalamaları, dışa vurulmuş korkuları, bocalamaları olmuş olabilir. Ancak daha ötesini öne sürebilmek için somut “kanıt” gereklidir. Mimlenmiş kişilere pasaport verilmediği halde, onun “normal yol” ile Paris’e gidebilmiş olmasının altında başka şeyler olduğu, Bedii Faik tarafından sonraki yıllarda ortaya atılan “komünistlerin listesi”ni Emniyet’e ve gazetelere satmak istediği gibi (ve günümüzde bazı sağcı yazarların üstüne atladığı) söylentiler de “kanıtsız” durumdadır, mantıkla da pek bağdaşır değildir. Bir hemşehrisinin, Samim Kocagöz’ün Tartışma adlı romanı da, onun “polis”liğini ima ederek başlar. Bu tür söylentiler, Nâzım Hikmet’ten Şefik Hüsnü’ye, Aziz Nesin’den Mihri Belli’ye, gerçekten sıkıntılar yaşamış, özgürlüğünden edilmiş, işkence görmüş kişiler için bile çıkarıldığına göre, kanıtsız doğru kabul etmek gibi bir lüksümüz yok, ahlaki de değildir. Hatta belki hiç değinmemek belki de daha doğrudur ama değinmemek, ortalıkta dolaşmasına engel olmuyor ne yazık ki…

Attilâ İlhan, hakkındaki bu tür suçlamalara zaman zaman cevap verdi, “tanınmış kişi” olmasından yararlanılarak dikkat çekmek için kendisine bu tür yakıştırmalar yapıldığını söyledi. İlginçtir, özellikle “ulusalcı” aslına rücu ettiği son döneminde, kendisi de aynı kolaylıkla ajanlık ve hainlik suçlamaları yaptı. Örneğin “KGB arşivleri açıldığında Türkiyeli sosyalist yazarların çoğunun maaşa bağlanmış olduğunun açığa çıktığını” “son dönemde bir çok yazara Avrupa ülkelerinin gizli servislerince maddi imkânlar sağlandığını” “aydınların hain olduğunu” (sonradan “bir kısmı” diye düzeltti) salt söylentilere dayanarak öne sürmekten geri durmadı. Ne de olsa, kendisi en azından “millî devlet”in ajanı olmakla suçlanmıştı, oysa berikiler…

(….)

Attilâ İlhan, edebiyatta “sosyal realizm”den ve “ulusal bileşim”den yanadır, adlandırmalarla farklılık yaratmaya çalışarak, bu konularda “resmî” ya da “ortodoks” yorumların ötesinde bir anlayışı benimsediğini vurgulamaya çalışır. Sadece edebiyatta değil, sinemada, hatta müzikte bile öncülük ettiğini sık sık yineler. Ona göre, İkinci Yeni onun şiirde yapmak istediklerinin kapıp çarpıtmış, aykırı uçlara taşımıştır. Romana yeni bir soluk getirdiğine inanır. Yine ona göre Türkiye sineması, onun senaryolarını ve düşüncelerini kavramakta yetersiz kalmıştır. Türkiye’de “pop müzik” fikrini bile, Rüçhan Çamay’ı yönlendirerek, kendisinin vermiş olduğunu yazar. Bertolt Brecht, 1940’larda, faşizme karşı bir kültür cephesi örgütleyebilmek için, kitlelere ulaşmak adına “popüler kültür”ün dilini kullanmak gerektiğini savunmuştu. Attilâ İlhan, edebiyat ve sinema alanında adeta onun bu tezini uygulamak ister gibidir, ancak araya sokuşturduğu ve yaşantı deneyinden çok tahmine dayalı “avantür” öğeleri, onu pek çok kez indirgemeci bir konumda bırakmıştır. Düşünceleri ile ürünleri arasındaki makas açıklığı, onu ömrü boyunca izlemiş, bazen tepki göstermesine, bazen dertlenmesine yol açmıştır. Bir yazısında, Behçet Necatigil’e bile, sözlüğünde, ürünleriyle düşüncelerinin örtüşmediğini ima ettiği gerekçesiyle sitem eder. Solun moda ve etkin olduğu yıllarda onun resmi yorumlarının ötesine geçmek, sosyalist ya da ulusalcı ortodoks dar görüşlülükleri eleştirmek, “ilerici” suçlamaları göze alıp gelenek ile sıcak bağlar kurmak, 1960’larda moda iken edebiyatta köycü akımı cesaretle eleştirmek, cinsellik konusunda farklı boyutlara dikkat çekmek gibi “akıntıya karşı” çıkışları, kuşkusuz onu özgül kılmaktadır. Kendi döneminin en kültürlü edebiyatçısı olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Attilâ İlhan, edebiyatta “kimseyi dinlemeyerek” bildiği yoldan yürüdüğünü yazıyor. Akıntılara direnebilmek, tek kalmasını bilebilmek bir erdem elbette, ancak teorik olarak bakarsak, bu erdem herkeste aynı sonucu vermiyor, zaten doğası gereği, herkesi farklı yerlere götürüyor. Dolayısıyla, onun gibi söylersek, çoğu kez “sensation” boyutu olan çıkışları, bir “synthèse” mi, yoksa yer yer bir “vulgarisation”a ve “èclectisme”e mi denk düşmüştür, tartışılır…

Tahir Abacı’nın ŞAİRLER KAHVENESİ kitabından alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK