9 C
İstanbul
Cuma, Eylül 25, 2020
Ana Sayfa Eleştiri ASIM BEZİRCİ'YE GÖRE NURULLAH ATAÇ

ASIM BEZİRCİ’YE GÖRE NURULLAH ATAÇ

ASIM BEZİRCİ’YE GÖRE NURULLAH ATAÇ *

Mehmet ASLAN

Ataç’ın denemeye, eleştiriye yönelişi

“Ataç’ın (…) asıl dileği bir sanatçı, bir şair olmaktı.” der Bezirci. Buna karşın Ataç, çok geçmeden şair olmadığını, olamıyacağını anlamıştır, “gene de gözüm sanattaydı, bir sanat adamı sayılmaktaydı.” Der.
“Niçin Ataç dilediği gibi bir sanatçı olmadı da denemeye, eleştiriye yöneldi? Bunun nedenini şöyle açıklıyor: ‘Bir öykücü olmak, uzun, kısa öyküler yazmak isterdim. Yıllarca düşündüm bunu, yıllarca kurdum bu düşü. Gene de içimde uyandığı olur. Biliyorum ki yazamıyacağım…

Neden öyküler yazamadım? Neden yazamıyorum? Büğün Monsieur Marsel Arland’ın bir betiğini okurken anladım bunun epini (sebebini); kişilerle gerçekten ilgilenemiyorum, beni ancak düşünüler, kuramlar çekiyor. Bir sağtöre (ahlak) kaygısı var içimde, kişileri yargılıyorum. Öykücü olmak ise düşünülerden, kuramlardan çok, yaşayışa önem vermeyi, kişileri yargılamaktan kaçınıp yaptıklarına-iyi, kötü bütün yaptıklarına- ilgilenmeyi ister.”

Ataç, öykü, roman yazmanın temel koşulunun, kişileri yargılamadan onları tanımak, anlamaya çalışmak olduğunu kavrar.

“Bunu anladıktan sonra Ataç, sanatçı olmaya çalışmıyor artık, ama umut ve özlemini de hiçbir zaman yitirmiyor. ‘En büyük acım’ dediği bu duygu yıllarca eleştiriyi de bir sanat saymaya, bir sanat kılmaya götürüyor onu.

Bunun bir başka nedeni de -Ataç’a göre- eleştirmenlerin zamanla unutulması, sanatçılarınsa yaşamasıdır: ‘Şiir yazan: ‘Büğün okumasınlar beni, yarın değerimi anlar okurlar.’ diyebilir. Eleştirmeci ise büğün okunmuyorsa yarın hiç okunmaz: söyledikleri, yargıları ya doğrudur, yarın herkesin bildiği bir şey olur, onun için okunmaz; ya yanlıştır, söylediklerinin, yargılarının yanlış olduğu iyice anlaşılır da onun için okunmaz.”
Bu nedenle Ataç; “eleştiriyi sanata yaklaştırmaya, hikâye, şiir, deneme gibi tadla okunan, unutulmayıp aranan yazılar kaleme almaya” çalışır.

Eleştiriyi sanatla bir tutmak doğru mu?

Bezirci’ye göre; “eleştiriyi sanatla (yani edebiyatla) bir tutmak doğru bir görüş değildir. Çünkü ikisi arasında konu, yöntem, yapı bakımından önemli ayrılıklar vardır.”

“Edebiyat (…) gerçekliği (…) sanatın mantığına göre (…) değiştirir; uygun bir uslup ve öznel bir yorum içinde yeniden kurar: (…) onu güzel (sanatsal) bir biçimde yaratıcı imgelemle canlandırır.”

Oysa “eleştirinin görevi güzellik yaratmak değil, yaratılmış güzelliği yargılamak, okura tanıtmaktır.”

Ayrıca, “edebiyatla eleştiri arasında amaç ve nitelik ayrılığı vardır. Bu ayrılık, eleştiriyi sanattan çok, felsefeye ve bilime yaklaştırır. Eleştiri, (…) işini imgelerden çok kavramlarla yürütür; onların yerine imgeleri geçirmez. Yoksa kendini sanatla karıştırmış olur. (…) onun amacı güzel imgeler düşürmek değil, imgeye yaslanan sanat eserini çözümleyip değerlendirmektir. Bundan ötürü eleştirmenin imgesel-sanatsal anlatım kurmaya özenmesi gereksizdir.

Sanat eseri ‘çok-anlamlı’ ya da ‘örtük-anlamlı’ olabilir, zamanla yeni anlamlar kazanabilir. Eleştiri bu anlamları ortaya çıkarıp yorumlamaya, yargılamaya çalışır, fakat kendisi çok-anlamlı, örtük-anlamlı olmaktan kaçınır. Eserde arayıp bulduğu anlamları, özellikle edebiyata özgü o dolaylı, eğretilemeli, simgeli ya da örtülü anlatımla iletmeye kalkışmaz. Bilimde olduğu gibi açık seçik, tek ve belirtik anlamlı, dolaysız, süssüz bir anlatımla belirtir; daha doğrusu, belirtmelidir. Çünkü çağdaş nesnel/bilimsel eleştiri için önemli olan, söylediklerinin ‘güzel’ olması değil, ‘doğru’ olmasıdır. Esere uygun, hiç değilse, yakın olmasıdır.

Evet, sanat bir yaratmadır, ama eleştiri için aynı şey söylenemez.(…) Eleştirmende yaratma değil; duyma, anlama, çözümleme, yorumlama, yargılama gücü vardır (ya da olmalıdır).”

Eleştirmende, eleştiride yaratıcılık

Bezirci’ye göre, eleştirmen için yaratıcılıktan iki yönde söz edilebilir. Birincisi:“Sanatçılıkta yaratıcı olmak: Sanatçının eserini bahane ederek bir başka sanat eseri yaratmak. Ele alıp yargılayacağı eseri bunun için bir basamak yapmak. Onun itkisi ve etkisiyle ikinci bir eser yazmak. Bu eserde kendi özel yaşantısını, duyuş ve düşünüşünü dile getirmek. Okurlara sanatçının gücünü değil, kendi gücünü göstermek. (…) Sözün kısası, asıl konudan, eserlerden uzaklaşmak. Eleştiriciliği unutup yaratıcılığa özenmek.”

İkincisi: “Eleştiricilikte yaratıcı olmak: Eseri çözümlemeye en elverişli yöntemleri bulmak, değer biçmeye en elverişli ölçütleri seçmek. Giderek, yeni yöntemler, ölçütler, belgeler, yorumlar, düşünceler getirmek ya da olanları geliştirmek, aşmak. Kişisel ve yeni görüşlerle, buluşlarla, araştırmalarla eleştirinin ortak bahçesini zenginleştirmek. Eseri değişik bir açıdan ele almak, bilinmedik, tadılmadık bir yanını aydınlatmak. Bireysel ve sanatsal olduğu kadar toplumsal ve kültürel kaynaklarını ve bunların sınıfsal çatışmalarla ilişkilerini de bulup göstererek eserin daha iyi anlaşılmasını ve değerlendirilmesini sağlamak. Şimdiye değin tanıtılmamış ya da kötü (yahut iyi) tanıtılmış bir eserin gerçek durumunu ortaya çıkarmak, öncü değerleri keşfetmek vb.”

Bezirci’ye göre, Ataç, çağdaş eleştirmenin asıl yaratıcılığı olan ikinci yolu izleyeceğine, birinci yolu izlemiştir. Çünkü Ataç, “Eleştiriyi bir sanat saydığı için, eleştirmeni de bir sanatçı sayıyor. Ona bakılırsa, en iyi eleştirmenler belki de sanatçılardır.”

Ataç izlenimciydi

“Eleştiride izlenimciliğin XIX. Yüzyılda İngiliz denemecisi William Hazlitt’le başladığı öne sürülür. Hazlitt 1819’da şunları yazar: ‘Ne düşünüyorsam onu söylüyorum: ne duyuyorsam onu düşünüyorum. Elimde değil, nesnelerden bir takım izlenimler algılıyorum. Bunların ne olduklarını, biraz çapraşık bir tarzda da olsa, ortaya koyacak kadar cesaretim var.’

Buradaki ‘izlenim’ sözlüğü dolayısıyla, söz konusu görüşe sonradan ‘izlenimci eleştiri’ adı verilir. (…) izlenimcilik esere, yani nesnel gerçekliğe değil, onun karşısında eleştirmende uyanan öznel izlenimlere, kişisel duygulara yaslanmaktadır.

Felsefe de izlenimcilik Hume ile Berkeley idealizminden kaynaklanır. Duyumları, duyu izlenimlerini temel alır. Son çözümle öznel idealizmle birleşir, tekbenciliğe kadar uzanır.
Öznel idealizm varlığı, nesnel gerçekliği duyumlara indirger.”

“(…) izlenimcilik eleştiride (…) nesnel, bilimsel görüşe bir ‘tepki’ olarak kendini gösterir.”

“İzlenimcilik temelde öznelciliğe dayanır. Daha doğrusu, onun bir sonucudur. (…) öznelcilik nesneyi genellikle öznenin ürünü sayar, özneyi nesnenin üstüne çıkarır. Dış dünyanın var oluşunu öznenin var oluşuna bağlar. Nesnel olaylarla gerçeklikleri son çözümde öznele indirger. Ona bakılırsa, her şeyin ölçüsü ve temeli öznedir. Bütün değer ve gerçek yargıları ondan kaynaklanır, onunla yani bilimsel bilincin durum ya da edimleriyle belirlenir. (…) Eleştiride izlenimcilik -daha doğrusu öznelcilik- oldukça sakıncalı bir tutumdur. (…) İzlenimcilik çoğunlukla uzaklaştırır eleştirmeni eserden, kendi iç evrenine sığınmasına yol açar. (…) eserin gereğince tanıtılmasını ve değerlendirilmesini önler ya da eksik tanıtılmasını ve yanlış değerlendirilmesini sağlar.”

Bezirci’ye göre Ataç’ın eleştiri anlayışında bu olumsuz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Çünkü Ataç da bir izlenimciydi. O da; “eleştirmenin eseri tanıtmasını, yani çözümleyip değerlendirmesini gereksiz buluyor. (…) Bu yol onu (…) ‘izlenimci eleştiri’ye götürür. Nitekim, Ataç birkaç yerde ‘izlenimci’ olduğunu açığa vurur: ‘Eserlerin bende bıraktıkları izlenimleri belirtmek isterim. Bu yolda yazan tenkitçilere, yanılmıyorsam, impressionniste (izlenimci) derler.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-eserin çözümlenmesine karşı çıkıyor.” Bu nedenle “ele aldığı eseri gereğince çözümlemekten, incelemekten kaçıyor.”

Bezirci’ye göre Ataç’ın uzun araştırmalardan, yorucu incelemelerden, metin çözümlemelerinden kaçışının bir nedeni de onun, sabırsızlığı, üşengeçliğidir. “Bu yüzden bir yere, bir konuya bağlanıp orada derinleşemiyor, genişleyemiyor.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-(…) eleştiri yapacak yerde yaratıcılığa özeniyor (…). Sanatçı olmak istiyor. Bu isteği onu eleştiricilikten denemeciliğe kaydırıyor. Sanat eseri gibi tatla okunan yazılar kaleme almaya, edebi bir anlatış yaratmaya, güzel bir dil kurmaya götürüyor. Bunun için çok çalışıyor. (…) Ataç giderek bir sanatçı oluyor sonunda, hem de iyi bir sanatçı: Bir denemeci. (…) İçtenliği, öfkeliliği, yürekliliği, aşırılığı, yalınlığı, bağımsızlığı, kuşkuculuğu, usçuluğu, ödünsüzlüğü, doğruluğu ile ilgiyi çeken bir denemeci. Eskiye, alışılmışa, çirkine, sahteye, Doğululuğa, doğmacılığa, bağnazlığa karşı kazan kaldıran bir denemeci. ‘Edebiyatta, dil işinde yalandan kaçınıp, düşündüğünü bezeksiz, donaksız, olduğu gibi ve açık seçik’ söyleyen (…) ‘eleştirel denemeci’. Böylece, Ataç’ın, içinde ‘derin bir yara’ gibi sakladığı ‘şair olmak’, ‘sanatçı olmak’ tutkusu denemecilik alanında gerçekleşiyor.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-eleştiriyi gereğince önemsemiyor, eleştirmeni okurlarla bir tutuyor.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-(…) duygu eleştiriciliğinden araştırıcılığa, izlenimcilikten çözümleyiciliğe pek geçemiyor. Üstelik, kendi ‘ben’inden de pek kurtulamıyor.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-eleştiriye edebiyatın dışında bir varlık tanımıyor. Eleştiri onun gözünde, edebiyatın belirlediği bir uydudur. (…) Oysa gerçek her zaman böyle değildir. Elbette, edebiyatla eleştiri arasında bir ilişki vardır. Ama bu, tek yanlı bir gereklilikten (…) çok, diyalektik bir ilişkidir.”

“Ataç da-izlenimcilerin çoğu gibi-bireyciliği benimsiyor. (…) Ataç bir öğretiye, ideolojiye bağlanmaya şiddetle karşı çıkıyor, ama kapitalist toplumda bunun önlenemiyeceğini de göremiyor. Herkes bilerek ya da bilmeyerek, doğrudan ya da dolaylı olarak belli bir sınıfın öğretisine, ideolojisine bağlanır. (Nitekim, Ataç’ın bağlanıp övdüğü bireycilik de burjuva ideolojisinin bir eğilimidir.) Bunu da doğal karşılamak gerekir. Doğal olmayan, daha doğrusu, kötü olan şudur: bağlanmada yobazlığa, körükörüne inanmaya gitmek, demokratik hoşgörüden, özgürce tartışmadan uzaklaşmak, zorbacılığa başvurmak.”

“Ataç toplumsal sorunların bile bireysel çabalarla çözüleceğini öne sürer: Prospero ile Caliban’da toplumun ancak ‘seçkin’ aydınların düşünsel eylemiyle değişeceğini savunur.”

“Ataç da-izlenimciler gibi-eleştiride toplumsal-tarihsel boyutlara genellikle önem vermiyor. (…) Bu da, onda, toplumbilimsel ve tarihsel bir yöntem ve bakış açısının bulunmadığını (…) gösteriyor.

Oysa, bir eser estetik değerlerin yanı sıra kültürel (toplumsal, ahlaksal, eğitsel, siyasal, düşünsel, insansal vb.) değerleri de kapsar. (…) Çünkü bir eserin yeri, kaynağı, özgünlüğü, yeniliği, etkisi, katkısı söz konusu yöntem ve bakış açısından yararlanarak yapılacak karşılaştırmalı çözümlemelerle daha iyi belirlenebilir.

Ayrıca, bir eserin içinde doğduğu toplumsal/sanatsal koşulları tanımak da onu daha iyi anlamaya ve dolayısıyla, daha iyi çözümleyip değerlendirmeye yardım edebilir. Unutmayalım ki, edebiyat toplumun aynası olduğu kadar meyvesidir de.”

Bezirci’ye göre; Ataç’ın eleştiri anlayışı iki ana kümede toplanabilir.
– Öznelcilik dönemi (1921-1951)
– Nesnelcilik dönemi (1952-1957)

Ataç, öznelcilik döneminde, nesnel eleştiriyi olumsuzlar. Ona göre: “Herhangi bir sanat eserini değerce yargılamaya kalkan, onun güzel yahut çirkin olduğunu söyleyen eleştirme, öznel olmak, öznel kalmak zorundadır.’ Çünkü; ‘(…) güzel, iyi, çirkin birer gerçek algısı değil, değer yargısıdır, her değer yargısı da özneldir. (…) Kişi bir yapıtın güzel olup olmadığını ancak kendi beğenisine göre yargılar.”

1950’den sonra ise az buçuk nesnel bir anlayışa yönelir Ataç, Bezirci’ye göre. Bu tarihten sonra; “öznel eleştiriye olan inancı yavaş yavaş sarsılıyor, bağları çözülüyor. Gün geçtikçe onun eksik, sakıncalı yanlarını görmeye başlıyor. Buna karşılık nesnel eleştiriye önceleri gösterdiği sert tepki gittikçe yumuşuyor, eski düşünceleri gittikçe değişiyor. (…) bu değişmeyi Ataç dürüstçe ortaya koyuyor. Yıllarca savunduğu, alıştığı düşüncelerden bazılarının yanlışlığını belirtmekten çekinmiyor.
Artık:
-“Gözlerini yalnız ‘kendine’ değil, ‘çevresine’ de çevirmek gereğini duyuyor.”
-“(…) eskisi gibi eleştiriyi sanat saymıyor.”
-“Eleştirmene de artık bir sanatçı, yaratıcı gözüyle bakmıyor.”
-“Nesnel eleştirinin gerekliliğini savunuyor.”
-“Eleştirinin duyguculuktan uzaklaşmasını istiyor.”
-“Eleştirmenin görevi önündeki eseri incelemek, anlayıp anlatmaya çalışmaktır.”
-“Eleştirmen bir eseri yargılamak için tümüyle okumak zorundadır, atlamadan, sabırla, dikkatle okumak.”
-“Bir esere değer biçmek için, her şeyden önce incelemek, çözümlemek gerekir onu.”
-“Eleştirmen, sırasında, bir tarihçi gibi davranmalıdır.”
-“Yurdumuzda henüz nesnel eleştiri kurulmamıştır.”

“(…) Ataç, çok geç de olsa, nesnel eleştirinin gerekliliğini duyuyor. (…) bu yöneliş istenen derinliğe, zenginliğe varmıyor. Geniş ve tutarlı bir kimlik kazanmıyor. (…) Felsefesini, ölçütlerini getirmiyor. Uygulama alanına geçmiyor. Ancak, birkaç kısa yazının konusu olarak kalıyor.

Ataç, eleştiriciliğimiz için tutulması gereken yolu göstermeyi yeter sayıyor: O yolda yürümüyor, o yolun somut örneklerini vermiyor. (…) Ataç, bütün nesnellik dilek ve çabalara karşın, bir türlü kendinden, alışkanlıklarından kurtulamıyor, yaradılışını, duygularını tüm yenemiyor. (…) Düşüncelerini ne denli değiştirirse değiştirsin, huyunu değiştirmiyor. (…) Dil surunu karşısında nasıl ki ‘bilimsel’ olmaktan çok ‘dilseverce’ davranıyorsa, eleştiri sorunu karşısında da bilimsel olmaktan çok edebiyatseverce davranıyor.”

“Emeğe saygı”

“Bütün bunlara karşın, Ataç’ı gene de saygıyla anmalıyız. Eleştiriciliğimizin gelişmesi için, Ataç’ın eksiklerini göstermek ne denli yararlıysa, hizmetlerini belirtmek de o denli gereklidir. (…) Eksikleri de olsa, Ataç’ın eleştiriciliğimizin kurulmasında çok emeği geçtiğini belirtmeliyiz. Onu, yapamadıkları kadar, yapabildikleriyle de değerlendirmeliyiz.(…)gerçek denemeci -bence denemecilerimizin en iyisi- olan Ataç, belki gerçek eleştirmecilik edemedi, ama okurları, yazarları ona hazırladı. (…) Belki, nesnel eleştiri örneklerini veremedi, ama ona yol açtı. Bu yüzden, ona olan borcumuz, saygımız büyüktür. Borcumuzla saygımızı ise ancak onun en son gösterdiği yolda
–nesnel eleştiri yolunda- yürüyerek ödeyebiliriz: Onun eksik bıraktığı işi tamamlayarak ve durmadan geliştirerek…”

Asım Bezirci’nin “Nurullah Ataç” adlı kitabını okuyun. Kitapta, nesnel eleştirinin tipik bir örneğini göreceksiniz. Anlaşılmayanı anlaşılır kılan çalışmalarıyla, nesnel eleştirinin ülkemizde geliştirilmesini sağladı Bezirci. “Bu yüzden, ona olan borcumuz, saygımız büyüktür. Borcumuzla saygımızı ise ancak (…) nesnel eleştiri yolunda yürüyerek ödeyebiliriz.”

* Asım Bezirci, Nurullah Ataç, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1998

-Bu yazı, İnsancıl dergisi 291. (Aralık 2017) sayısında yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ÇOK OKUNANLAR

YANNİS RİTSOS’UN ŞİİRİNDE DÜŞSEL VE MELANKOLİK ÖĞELER

Günümüz şiiri diyebilirim ki, Yannis Ritsos’un şiirinin zirveye çıkmasıyla, birlikte bir gerilemenin içine girmiştir. 18. Yüzyılın ve 19. Yüzyılın önemli sanat eylemliliği...

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALLERİ

A. Halûk Ünal 15. İşçi Filmleri Festivali (İFF) bitti ve geldiği nokta itibariyle, arkasındaki yaratıcılar...

DÜNYA COVİD19’A TESLİM OLDU

Cahit BÜÇKÜN DÜNYA, COVID-19’A TESLİM OLDU, “SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI” ANLAŞMASI YAPTI!Başta eşitlikçi ve insanı yaklaşımla Covid-19’ı sıfırlayan ve akıllı...

TAMLASANA

TAMLASANA   Uyandım yine eksik yanımla tamlasana elimi yüzümü yıkasana sevginle ayı alıp güneşini koy gökyüzüme hadi durma gülüşünü giyindir işe giderken ellerini koy çantama aman ha unutma yanağımda kalsın dudakların merak etme yüreğin...

SON YORUMLAR

Özgür BAŞKAYA on #YargıtayTahliyeEt
Prof. Dr. İbrahim Bozkuş on HAŞHAŞ GAZETESİ VE KAYMAKAM ABDÜLKADİR AKSU
Ikbal kaynar on ŞİİRİM ISITIR SENİ
gulhan genc on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on Evin Anahtarı
Rafet Canpolat on Evin Anahtarı
Atilla IŞIK on Evin Anahtarı
Deniz on Evin Anahtarı
Arif Sürücü on ASKIDA EKMEK
Perihan sever dirican on ASKIDA EKMEK
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultan on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Neslihan Sultam on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gökhan GURBETOĞLU on ÖZLEDİĞİM ÇINAR ALTI
Gürel SÜRÜCÜ on HAYIR BABA TÜRBESİ
İlter koçak on HAYIR BABA TÜRBESİ
Fikret Ökmen on GUNDİ
Perihan sever dirican on GUNDİ
Hatem on GUNDİ
Selim DURMUŞ on GUNDİ
Hüseyin Ceylan on BERBER  
Tacettin Mert on İŞÇİ
Tacettin Mert on AGORA MEYHANESİ
Gökhan GURBETOĞLU on ANNE ÖP DENİZİ
Songül on ŞİDDET
İsmet Çallıbay on ANNE ÖP DENİZİ
Erdem KAYA on İKİ ARADA BİR DEREDE
Gürel Sürücü on ŞİİRE DAİR ÖNERİLER (2)
Hulusi keleş on AYRIK OTU
Gürel on AYRIK OTU
Mehmet İşbitiren on AYRIK OTU
Bir amatör futbolcu on AMATÖR TİYATROCULARIN DRAMI
Hasan GÜL on KUTSAL EKMEK